Kriter > Siyaset |

Halkın Hakemliğinden Milletin Hakimliğine


Yerel yönetimler artık demokrasinin beşiği değil bizzat kendisi olmuştur. Yerelde kazanan siyasette kazanmakta, yerelde kaybeden ise siyasette kaybetmektedir.

Halkın Hakemliğinden Milletin Hakimliğine
Cumhurbaşkanı ve 27. Dönem Milletvekili Seçimi için oy kullanma süresinin tamamlanmasının ardından İstanbul'da sandıklarda oy sayım işlemi başladı, 24 Haziran 2018

Demokrasi sosyal olanın politik bir dile kavuşabilme kapasitesini işaret ediyorsa bunun en kestirme yolu seçimlerdir. Nihayetinde demokrasi tercih yapabilme özgürlüğüdür. Türk siyasi hayatında sosyal kürenin siyasal küre üzerindeki etkisinin artması seçimlerin tarihinden daha da eskidir. Fakat sosyal olan siyasal olanı belirleme yeteneğini tarihsel süreç içinde sürekli artarak değil iniş çıkışlarla kazanmıştır. Tanzimat ile birlikte modernleşen Osmanlı zihni iktidar alanını sınırlama çabasına girişmiştir.

Doğrusu anayasacılık hareketleri dediğimiz demokrasinin olmazsa olmaz şartları yani iktidar alanının halkın lehine kısıtlanmasının pek de başarılı olduğu söylenemez. Kanun-i Esasi dahil olmak üzere günümüze kadar yapılan anayasalar aşağıdan değil yukarıdan motive edilmiştir. Bu nedenle anayasalar iktidarı sınırlayarak halkın hakkını koruyan değil “cahil” halkı çerçeveleyerek iktidar alanını korumaya çalışan metinler olmuştur. Anayasaların uzun metinler içermesi bu tür çerçeveleme çabasının göstergesidir. Zira halkın ortak değerleri yüz maddeyi bulmaz. Türk siyasi hayatında halkı kontrol altında tutmak isteyenler anayasalarını detaylı hazırlamışlardır. Nihayetinde tanrısız modern dünyada rastlantıya yer bırakılmaz, ahlaka güven olmaz ve dahası din sizi dizginleyemez.

Türk Demokrasisi Açısından Seçimler

Halkı ciddiye alışımızın bir sonucu olmasa da Birinci Meşrutiyet’i ilan edenlerin bir derdi vardı. Bu dert 19. yüzyılda her siyasi fraksiyonun da ortak derdidir; ittihad-ı anasır. Yani dağılan Osmanlı toplumsallığının toparlanması. Meşrutiyetçiler bağımsızlık çabası içindeki gayrimüslimlere siyasi karar mekanizmalarında yer verildiğinde onların devlete sadakatinin de güçleneceğini umut ediyordu. Tanzimatçılar bile modern anlamda devlet memurları eliyle vergi toplamayı daha meşrulaştırabilmek için Muhassıllık Meclisleri kurmuştu. Çoğu gayrimüslim eşraftan oluşan bu meclisler yoluyla kamusal destek aranmaktaydı. Bu tür kamusal desteklerin ülke dışından gelen müdahalelere karşı toplumsal siperler oluşturması Osmanlı yöneticilerinin en büyük beklentisiydi. Fakat ilk Parlamento tecrübemiz Osmanlı-Rus savaşı sınavından kaldı. Parlamenterlerin çoğu da dahil olmak üzere gayrimüslimlerin Osmanlı devletini daim kılmak gibi bir dertleri olmadığı ortaya çıktı.

Her ne kadar bu dönemde yerel yönetimler kurulmaya başlansa da yerel hizmetler siyasi karara dahil görülmediği için seçim gerekli bir şart olarak algılanmamıştır. Seçimli sistem yerelde işlemeye başladığında ise yerel meclis seçiminden öteye gidilememiştir. Yerel yönetimlerin siyasal anlam kazanması için sanayileşme ve kentleşmenin yoğunluğunun artması beklenmiştir. Fakat seçimle parlamenterlerin belirlenmesi İkinci Meşrutiyet ile birlikte yeniden özgürlüğümüzün gereği olarak kodlanmıştır. Oysa demokrasinin kökeninde özgürlük değil eşitlik vardır. Halkın iktidarı yönetenler ile yönetilenlerin özdeşliğiyle sağlanabilir, hakların garantiye alındığı bir ayrıcalıkla değil. Fakat 19. yüzyıl demokrasinin de yeniden anlam kazandığı bir dönemdir.

Demokrasiler bu dönemde iki anlam kazandılar: İlki temsili niteliğin vazgeçilmezliğidir. Halkın iktidarının modern toplumlarda mümkün olmayan ölçeği temsili zorunlu kılmıştır. İkincisi de liberalizmin özgürlük dünyası ile demokrasinin eşitlik dünyasının dengelenmesidir. Türk siyasi hayatında temsili demokrasinin işlerlik kazanması için 1950’leri beklemek gerekecektir. Zira Demokrat Parti’nin (DP) kazandığı 1950 seçimlerine kadar sandık güvenliğinden bahsetmenin anlamı yoktur. Sandık güvenli değilse demokrasi de eksik ve sakattır. Sandık sonuçlarının haklar sistemini garanti altına alması ve özgürlük alanlarının güçlenmesi için daha da uzun sure beklenmiştir.

İkinci Meşrutiyet’in demokrasi tecrübesi “temsilde adalet” ile “yönetimde istikrar” ilkelerinin dengelenme sorununu ortaya çıkarmıştır. Türk demokrasi tarihinde hem İttihat ve Terakki hem de Cumhuriyet’in tek partili dönemleri siyasi istikrarın temsilde adalet aleyhine bozulduğu vakitler olmuştur. Bu dönemlerde muhalefette olmak ihanetle eş değer görülmüştür. Partiler kapatılmış, muhalifler hapsedilmiş ya da öldürülmüştür. İttihatçılar ikinci seçmenlerin sırtlarında sopalar kırarak Parlamentoda üstünlük sağlayabilmiştir. Cumhuriyet’in kurucuları için ise kendileri halkı yeterince temsil ettiklerinden sandıktan serbest seçimlerle çıkan siyasi iradeye zaten ihtiyaç yoktur. Sadece CHP’den seçilecek olanları değil bağımsızlar listesinden kimlerin seçileceği bile halka hesap vermeyi düşünmeden belirlenmiştir. Bir anlamda halka rağmen halkçılık yapılmıştır. Yine demokrasinin kurumsal altyapısının –işlemese de– Birinci Meşrutiyet’ten 1950’lere kadar oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu süreç içinde yapılan yanlışlar Türk demokrasi tarihi için öğretici olmuştur.

Halkın Hakemliğinden Milletin Hakimliğine-Bünyamin BezciAdnan Menderes 1957 seçimlerinde oy kullanıyor.

Birçok siyaset bilimcinin demokrasi tarihini 1950 ile başlatması boşuna değildir. Halkın iradesinin sandık yoluyla meclise yansımasından ancak 1950 sonrasında bahsedebiliriz. Askeri darbeler özgürlük alanlarını ve haklar sistemini her defasında sekteye uğratsa da sandık göreli olarak güvenli kalmıştır. Ahali ise önüne her sandık konulduğunda demokrasiden yana tavır almıştır. Hatta en sonunda 15 Temmuz’da kendisine doğrultulan namluyu bile işlevsiz kılabilmiştir. DP’nin tartışılmaz başarısını aceleci bir şekilde halkın iktidarı olarak okumak ise doğru değildir. Zira 1950’ler halen elit içi siyasal mücadelede halkın sadece hakemliğine başvurulduğu bir dönemdir. Oysa demokrasi halkın sadece hakem olduğu değil hakim olduğu bir sistemdir. Halkın siyasi iradeye hakim olması ise demokrasilerde bir olgunlaşma sürecidir.

Toplumsal olanın siyasi iradeyi belirleme gücü ideolojiler çağı olan 1960’larda daha da belirginleşmiştir. Zira toplumsal olanın siyasi iradeyi belirleme arzusunun oluşması halkın politik motivasyonunun artmasıyla alakalıdır. Siyaset bilimcilerin politik toplumsallaşma adıyla andıkları bu süreç kendiliğinden oluşmaz. Halkı geleneksel anlamda fedakarlığa iten sebepler daha çok dini nedenlerdir. Fakat modern dünyada dini motivasyonun yerini ideolojiler almıştır. Türk siyasetinde ideolojiler çağının ilk zirvesini hem de sonunu yaşadığı ve bu anlamda “Minerva’nın baykuşu”nun görüldüğü zamanlar İkinci Meşrutiyet sonrasıdır. İttihatçı ve Cumhuriyetçi zihinler ideolojik tartışmaları siyasetin dinamizması değil de engeli olarak gördüğünden 60’lara kadar muhalefet ideolojisi üzerinden siyaset yapamamıştır.

Dünya siyaseti giderek ekonomikleşirken toplumsal sınıfların şehre göçler ve sanayileşmeyle belirginleştiği 60’lar Türkiye’de ideoloji üzerinden siyasetin geri geldiği dönemdir. Siyasetin toplumsallaşması anlamında ikinci büyük ivme bu nedenle 60 sonrasında gerçekleşmiştir. Aslında darbecilere rağmen gerçekleşen ahalinin politikleşmesini özgürlük alanlarının genişlemesi olarak okuyanlar uzun süre 1960 Darbesi’ne ve onunla birlikte gelen Anayasa’ya rahmet okumuştur. Bu nedenle darbeyi “Hürriyet Bayramı” gibi okuma gafleti ve utancı yaşamışlardır. Darbe hiç olmasaydı da zaten sanayileşme ve şehre göçle birlikte başlayan yeni toplumsal süreçlerin daha demokratik bir siyaset yaratması olağan bir gelişme olacaktır. Darbeci neslin hem 1971’de hem de 1980’de hatta 1997’deki darbe süreçlerindeki rolleri düşünüldüğünde demokrasinin konsolidasyonu tezlerinin ne kadar anlamsız olduğu ortaya çıkar. Nitekim 60’ta darbeyi destekleyen entelektüellerin bile 71 ve 80’de karşı olmaları 61 Anayasası’ndan demokrasi çıkarmak isteyenleri yeterince utandırmalıdır.

Darbecilerin kendilerini uzaklaştırmakta zorlansa da gölgelerinden uzak duran ahali 60’ların hareketli dünyasında siyasi iradeyi eline almaya çalışmıştır. Sosyalizm gibi yasaklı ideolojiler elitist kesimlerde yeniden meşruiyet kazansa da toplumsal alanı asıl belirleyen Milliyetçilik ve İslamcılık olmuştur. Kemalizm’in modernist milliyetçiliği ancak daha İslami bir dili kullanarak toplumsallaşabilmiştir. Her ne kadar ülkücülerle birlikte milliyetçilik toplumsallaşsa da Alparslan Türkeş ve parti kurmayları asıl olarak devletten geldiklerini ve devlete hizmet ettiklerini hiç unutmamıştır. Bu nedenle 90’larda ülkücülerden kopan MHP aslında sokaktan gelenleri yeniden sokağa salmış ve partiyi milliyetçi/toplumsal bir parti olarak kodlamaktan vazgeçmiştir. Muhsin Yazıcıoğlu’nun doldurduğu toplumsal kulvara karşı Devlet Bahçeli devletçi/ milliyetçi bir parti dizayn etmiştir. İslamcılar ise süreç içinde özellikle tercüme faaliyetleriyle beslenerek düşünsel bir İslamcı çizgi oluşturmalarına rağmen bu çizgiyi toplumsallaştırmakta zorlanmamışlardır. Dernek ve vakıflarda koşturan hayır adamlarından rant olmamasına rağmen siyasi parti propagandasını zül addetmeyen siyasetçilerine kadar İslamcılar genel olarak 28 Şubat sürecine kadar birlikte hareket etmiştir. Sosyalistler ise ilk kez 70’lerde şehre göçler arttığında sıradan toplumsallığa doğru açılabilmiştir. Yani bir entelektüel ve öğrenci hareketi olarak başlayan yeni sosyalist mücadele 70’lerde popüler bir dil kazanarak ana akım CHP’yi ele geçirmiştir.

Yerel Yönetimlerin Önem Kazanması

Sınıfsal yarılmaların başladığı bu dönemler aynı zamanda yerel siyasetin de güçlendiği dönemlerdir. Zira halkın sorunlarının ilk muhatabı olan belediyelere artık daha fazla iş düşmektedir. Yol, su, elektrik, imar, atıklar ve hatta pahalılık en yakın politik birim olarak “beledi sorunlar” haline gelmiştir. İlk kez 1963 seçimleriyle başlayan belediye başkanlarının direkt seçilmesi de belediye teşkilatını demokratik meşruiyet açısından güçlendirmiştir. 70’lerin literatürüne baktığımızda yerel yönetimlerin “demokrasinin beşiği” olduğu tezi aslında bu direkt seçimle ortaya çıkmıştır. Oysa yasal olarak baktığımızda yerel meclislerin en önemli yasaklarından biri “siyasi karar almak”tır. Demokrasilerde sorun alanlarını çözüme kavuşturanlar güçlenir. Yerel yönetimlerin “büyükşehir belediyeleri” ile devam eden siyaseten güçlenme süreci halen devam etmektedir.

Bugün Türk siyaseti açısından da bakıldığında “icracı ve sorun çözücü” bir kurumsallık olarak belediyelerin yerel hizmetler bakımından “ricacı” bir kurumsallık konumundaki milletvekilliğinden bile güçlü olduğu görülmektedir. Milletvekilliği profesyonel bir yasa yapma mesleğine doğru dönüşmektedir. Yasa da siyasal karar demektir ve halen siyasi iradenin en sıkı oluştuğu yer parlamentodur. Fakat parlamentolar ahalinin yakın ve yakıcı sorunlarını hemen söndüremezler. Bu nedenle yerel yönetimler artık demokrasinin beşiği değil bizzat kendisi olmuştur. Yerelde kazanan siyasette kazanmakta, yerelde kaybeden ise siyasette kaybetmektedir. Hatta başkanlık sistemiyle birlikte icraat ve sorun çözme anlamındaki “beledi hizmetler” politik ve genel bir anlam kazanmış ve iktidar partisi bu anlamı iyi yakaladığından siyasi konseptini “Millete Hizmet Yolunda” olarak sloganlaştırmıştır.

Seçimler demokrasinin tercih hakkına tekabül etmektedir. Güvenli sandık bu tercih hakkının meşruiyeti açısından hayati önemdedir. 1950 seçimlerinden beri kaybedenlerin bazıları inanmakta zorlansa da Türk siyaseti güvenli bir sandığa sahiptir. Yani seçim sonuçlarını kökten değiştirecek kadar bir manipülasyon mümkün değildir. Taşraya özgü asabiyetlerden kaynaklanan usulsüzlükler ise tespit edildiğinde cezalandırılmaktadır. Kamusal alanda söz sahibi olmakta zorlanan ayrılıkçı siyaset bile sandık önüne konulduğunda konuşmaktadır. Bu bağlamdaki demokratik olmayı bile abartan Türk siyaseti daha yeni yeni bu tür ayrılıkçı sandık sonuçlarını kabul etmeyeceğini cesaretle söyleyebilmektedir. Dünyanın hiçbir siyasal yapısında bizatihi ayrılık referandumu yapılması haricinde her defasında ayrılıkçı söylemin sandık yoluyla da olsa bu kadar söz sahibi olmasına izin verilmemektedir. Bu nedenle Kürt siyasetinin terör örgütlerine lojistik destek için yerel yönetimleri kullanmasına muhtemelen bu dönemde izin verilmeyecektir.

Türk siyasetinin basireti sandıktan çıkan sonuçları herkesin halen kabullenmesindedir. Darbeci siyasallığının enerjisinin tükendiği 2007 sanal bildirisi sonrasında hiç beklenmeyen bir toplumsallık olarak FETÖ’den gelen darbe girişimi aslında sandığın halen kıskançlıkla korunması gerektiğini göstermiştir. Diğer taraftan sandık dışı yolların tükenmesi Türk siyaseti açısından daha da büyük bir riski içinde barındırmaktadır. Bu risk ahalinin algı ve arzularını gıdıklayarak bizatihi sandık yoluyla iktidar değişimini sağlamaktır. Ekonomi bu açıdan en kestirme yoldur. Bu sorunun tek çaresi de yine sandığa “yerli ve milli” bir zihniyetle sahip çıkmaktır.


Etiketler »