Önceki yazımızın devamı olarak yapılandırdığımız bu çalışma; ABD’nin neo-egemenlikçi dış politikasının küresel sistemin farklı alt bölgelerinde nasıl özgün bölgeselleşme dinamiklerini tetiklediğini incelemektedir. Önceki çalışmamızda, 2025 sonrası ABD dış politikasında “kurucu hegemon” rolünden “seçici hegemon” modeline geçişin; ittifakların finansallaşması, seçici kopuş, koşullu veya koşulsuz vekâlet ilişkileri ve küresel kamu mallarındaki liderlik boşluğuyla karakterize olduğu tespit edilmişti.
Bu geçiş süreci, uluslararası sistemi “düzen içi düzensizlik” formuna dönüştürürken, bölgeselleşme eğilimlerini hem hızlandırmış hem de çeşitlendirmiştir. Ancak bu eğilimler yalnızca güç dengesi mantığıyla açıklanamaz; tarihsel hafıza, kültürel kimlik ve normatif değerler, bölgesel güçlerin stratejik tercihlerini şekillendiren belirleyici faktörlerdir. Dolayısıyla neo-egemenlikçilik sonrası dönemde bölgeselleşme, ekonomik ve güvenlik çıkarlarının yanı sıra ideolojik ve kültürel etkenlerin iç içe geçtiği çok katmanlı bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. ABD artık devlet dışı ve/veya devletleşme eğilimi gösteren alt gruplarla iş tutmaktan ziyade bölgesinde güçlü devletlerle politik süreçleri yürütme eğilimde görünmektedir. Ancak bu politik gidişatın güvenirliği ve buna bağlı olarak sürdürülebilirliği elbette tartışmaya açıktır.
Bu bağlamda çalışmada; Avrupa, Kafkasya, Ortadoğu, Orta Asya (Türkistan) bölgeleri ayrı ayrı ele alınmakta; neo-egemenlikçilik bağlamı, normatif (kültürel–tarihsel) unsurlar, güncel bölgesel güç davranışları ve muhtemel kısa–orta–uzun vadeli gelişmeler analiz edilmektedir. Amaç, hem karşılaştırmalı hem de bölgeye özgü bir perspektifle, “düzen içi düzensizlik” döneminin bölgesel yansımalarını bütüncül olarak ortaya koymaktır. Bir sonraki çalışmamız, doğrudan Türkiye’yi ele alacağı için mevcut yazıdaki münferit yerlerde kısa geçişlerle bağlamlar belirlenmiş, genişletilmiş stratejik bağlam sonraya bırakılmıştır.
Avrupa: Stratejik Özerklik, İki Hatlı Güvenlik ve Normatif Liderlik
Neo-egemenlikçi ABD yaklaşımı Avrupa’da bölgeselleşme adına üç sonuç doğurmuştur, bunlardan birincisi, ittifakların finansallaşmasıdır. NATO’nun yük paylaşımının mali hedeflere bağlanması, ABD güvenlik şemsiyesini “security rent” (kullan-öde) mantığına yaklaştırdı. İkincisi, ekonomi–güvenlik bağının kurumsallaşmasıdır. Transatlantik ilişkilerinde ticari/ teknolojik konular ile savunmanın iç içe geçmesi, “güvenlik karşılığı pazar erişimi/tercihli tarifeler” denklemine kapı aralamıştır. Üçüncüsü ise seçici kopuşun Avrupa’daki izdüşümüdür. Kritik teknolojilerde (yarı iletken, EDA yazılımı, nadir topraklar) tedarik güvenliği ve dijital egemenlik söylemi, AB’nin iç pazar düzenlemeleri ve sanayi politikalarını güvenlik hattına doğrudan bağlanmıştır.
Bölge devletleri, normatif unsurların da etkisiyle ayrı ayrı politikalar üretmeye devam etmişlerdir. Fransa, de Gaulle çizgisinden hareketle ABD’ye karşı stratejik özerklik ve bağımsız nükleer caydırıcılık üzerinden politikalar oluştururken Almanya ise İkinci Dünya Savaşı sonrası pasifleşme ve kısıtlı güç mantığıyla hareket etmiş ancak (özellikle 2022 sonrası) Zeitenwende ile kademeli dönüşüm gerçekleştirmiştir. Aynı zamanda Fransa ve Almanya’nın; PESCO, EDF ve ortak platformlarda (kara sistemleri, hava/füze savunması) Avrupa savunma sanayii konsolidasyonu çerçevesinde girişimleri devam ederken, Afrika ve Akdeniz çevresinde ise belirli seviyelerde kriz yönetimi yapmaktadır. Polonya ve Baltık devletleri ise egemenlik hassasiyeti ve kanıksanmış Rusya tehdidi nedeniyle ABD’ye olan güvenlik bağımlılıklarını devam ettirmek istemektedirler. Bu çerçevede, ABD ile ikili savunma anlaşmaları derinleşmiş; yüksek hazırlık seviyeli kara-hava unsurlarına yatırımlar yapılmıştır. AB ise kurumsal olarak günden güne siyasi ortak söylemini kaybetmekte ve bu yeni bölgeselleşme dalgasından negatif etkilenmektedir. Özellikle Brexit süreciyle başlayan parçalanma, Rusya-Ukrayna Savaşı boyunca ortaya konan yanlış ve etkisiz politikalar nedeniyle devam edecek gibi görünmektedir.
Avrupa için devam eden bu bölgeselleşme dalgasının yansımaları, kısa vadede Batı Avrupa’nın özerk kapasitesini (endüstriyel/operasyonel) geliştirmesi, Doğu Avrupa’nın ise ABD ile bağlarını güçlendirmesi beklenebilir. Orta vadede ikili güvenlik kulüpleri (ör. hava-füze savunması, İHA/karşı-İHA, deniz güvenliği) daha kalıcı şekilde ilerleyebilir, uzun vadede ise eğer AB’nin kurumsal devamlılığı sürdürülürse kriz ve bölgelere göre işlevsel kurumsallaşmaya (ör. AB’nin Ortadoğu politikaları için bir üye ülkenin sorumlu/ilgili olması) dönüşebilir.
Kafkasya: Jeopolitik Kavşak, Enerji Koridoru ve Güvenlik Karmaşıklığı
ABD’nin yeni seçici ve maliyet aktarımına dayalı güvenlik yaklaşımı, Kafkasya’daki güvenlik dinamiklerini üç yönden etkiledi; bunlardan birincisi koşullu destektir. Gürcistan’ın NATO üyeliği hedefinin gerçekleşemeyeceği ve çatışmaların devam edeceği anlaşıldığı için ABD, güvenlik yardımını bölgesel istikrara bağlamıştır. Yakın zamanda Zengezur Koridoruna dair Azerbaycan-Ermenistan ve ABD arasında imzalanan anlaşma bu minvaldeki en güncel örnektir. İkinci husus, enerji–güvenlik bağıdır. Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığını azaltma politikası, Azerbaycan’ın enerji koridoru rolünü güçlendirirken bu süreçte ABD’nin ekonomik teşvikleri doğrudan güvenlik anlaşmalarına bağlanmaya başladı. Üçüncüsü ise bölgesel güç dengesindeki dönüşümdür. 44 Gün Savaşı’nda Azerbaycan’ın zaferi ile sonuçlanan süreçte Türkiye’nin koşulsuz desteği, Rusya’nın bölgedeki garantör etkisini sorgulatmıştır.
Bölge devletleri, bu yeni düzende politikalar üretirken, geçmişten getirdikleri normları dönüştürme ve yeni ilişki biçimleri geliştirme yoluna gitmişlerdir. Azerbaycan bağımsızlık sonrası dönemde “Türk dünyası” kimliği ile enerji diplomasisini bütünleştiren normatif çerçeveyle Karabağ’da “toprak bütünlüğü” vurgusunu temel devlet politikası haline getirmiştir. Türkiye ile savunma sanayii entegrasyonu, enerji ticareti ve birçok alanda devam eden ortak projelerle Güney Kafkasya’da tartışmasız konumunu sağlamlaştırmıştır. Zengezur Koridoru sayesinde hem Çin’in Kuşak Yol Projesi’ndeki orta hattın merkezinde yer alırken Hazar çevresinde de ticaret rotalarını geliştirmiştir. Ermenistan ise Rusya ile zayıflayan güvenlik bağı nedeniyle Batı’ya dönme arayışlarını hızlandırmış aynı zamanda başta Türkiye olmak üzere ABD ve AB ile ilişkilerini güçlendirme yoluna gitmiştir. Gürcistan, NATO üyeliği hedefini rafa kaldırmış gibi görünmekle birlikte AB ile ticari ilişkilerini geliştirirken Karadeniz’in güvenliği eksenli arayışlara girişmiştir. Rusya geleneksel olarak yakın çevresi içinde addettiği Kafkasya’daki nüfuzunu kaybediyor gibi görünse de yereldeki iş birlikleri ve maden şirketlerinin sahipliği bakımından belli alanlarda hâlâ etki alanını korumaktadır.
Kafkasya’da muhtemel olarak kısa vadede, Azerbaycan’ın enerji arz güvenliği rolünün güçlenmesi beklenirken ABD ile enerji anlaşmalarına savunma sanayii ortaklıkları gelişebilir. Aynı zamanda orta vadede Türkiye ile Zengezur Koridoru çerçevesinde kara bağlantısını güçlendirerek Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) lojistik zincirini ve Çin’in orta koridoru için etkin bir geçiş rotası olarak jeopolitik önemini artırabilir. Uzun vadede ise bölgesel örgütler (TDT, GUAM) üzerinden işlevsel bölgeselleşme gerçekleşebilir, askeri iş birliği kadar ticaret ve teknoloji alanında da çok katmanlı yapılar ortaya çıkabilir.
Ortadoğu: Rejim Güvenliği, Çoklu Garantörlük ve Kimlik-Temelli Bölgeselleşme
ABD’nin İsrail’e verdiği koşulsuz destek ve bölgeye yönelik koşullu/bedelli güvenlik yaklaşımı, üç sonuç üretti, bunlardan birincisi Körfez’de çoklu garantör arayışıdır. Körfez ülkeleri, ABD’nin yanı sıra İngiltere/Fransa ile savunma, Çin’le ekonomi-teknoloji; Rusya ile nükleer/enerji alanlarında çok vektörlü ilişki biçimleri geliştirmişlerdir. İkincisi, küçük kulüpler halinde güvenlik düzeneklerinin oluşturulmasıdır. Bunlar; hava savunma ağları, deniz hatlarının korunması (Kızıldeniz-Hürmüz), İHA/karşı-İHA iş birliğidir. Üçüncüsü konu bazlı ilişki modellemesidir. Bu durum; Türkiye, Mısır ve Körfez ülkelerinin enerji, Doğu Akdeniz, Gazze hususunda insani yardım ve Suriye konularında ortak politikalara yakınlaşması şeklinde örneklendirilebilir.
Bölge, genel olarak normatif unsurların devletlerin politikalarına yansıdığını gösterirken “bu normlar dışında” hareket edildiğinde ciddi beka sorunlarının yaşandığı gözlemlenmektedir. Rejim güvenliği; kraliyet/hanedan/kabile/aşiret gibi aile bağlarının meşruiyetiyle sağlanırken, dış politika hamleleri bu meşruiyetle ilerlemektedir. Sünni-Şii rekabet alanı, Filistin meselesi ise yine İslam dünyasının en önemli hatları haline gelmiş kısaca mezhepsel ve kimliksel hatlar derinleşmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihsel sorumluluğu ise bölgenin geçmişteki huzur mirasını günümüzde Türkiye’nin kriz yönetimi ve arabuluculuk yöntemleri dahilinde sırtlandığı izlenmektedir.
Suudi Arabistan ve BAE, çoklu ittifak politikasına yönelerek ABD/İngiltere/Fransa ile savunma alanında, Çin ile teknoloji ve enerji finans alanında ilişkilerini geliştirirken, OPEC+ üzerinden fiyat istikrarı sağlamaya çalışmaktadır. Aynı zamanda savunma sanayii fonları üzerinden ortak İHA, hava savunma sistemi üretimi gerçekleştirilmektedir. İran ise caydırıcılık sağlamak için füze/İHA üretimine hız verirken Şiilik üzerinden nüfuz alanları sağlamaya ve Asya üzerinden ekonomik getiriler sağlamaya çalışmaktadır. İsrail de ABD’nin siyasi, ekonomik ve askeri desteğiyle bölgeyi kana bulamış, sözde ulusal güvenliğini niteliksel olarak askeri üstünlük ve önleyici müdahale üzerinden gerçekleştirme çabasına girişmiştir. Mısır-Katar ise deniz güvenliği, arabuluculuk ve finansal bağlamda politikalar üretmektedir. Türkiye hem tarihsel huzur mirası hem de NATO üyesi kimliğiyle bölgede denge unsuru olarak etkisini güçlendirmiştir. Aynı zamanda Türkiye; Suriye, Irak çevresinde sınır güvenliği, Körfez ve Afrika ile savunma sanayii boyutunda ihracat, arabuluculuk rolüyle ise insani yardım, Gazze’de esir takası, tahıl koridoru gibi gelişmeleri gerçekleştirmektedir.
Bölgenin yüzyılı aşkın huzursuz ve çatışmalı ortamı göz önünde bulundurulduğunda kısa vadede Türkiye’nin özellikle Körfez ülkeleri ile iş birliğinin ticari ve güvenlik alanlarında ivmeleneceğini orta vadede çoklu garantörlük yapısının ABD-Çin ve Türkiye çerçevesinde kurumsallaşacağını, uzun vadede ise belli devletlerin rejim güvenliklerinin daha bölgesel çapta güçlenebileceğini söyleyebiliriz.
Orta Asya (Türkistan): Lojistik Köprü ve Çoklu Denge
Türkistan, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana bağımsızlığını kazanan devletlerin egemenlik inşası ile büyük güç rekabeti arasında hassas bir denge kurmak zorunda kaldığı bir jeopolitik geçit konumundadır. 1990’ların başında Moskova’ya bağımlılık temelinde şekillenen güvenlik mimarisi, 2000’lerin ortalarından itibaren Çin’in ekonomik ve altyapı projeleri ile çok kutuplu bir görünüme kavuşmuştur. Bugün ABD’nin küresel düzeyde yürüttüğü neo-egemenlikçi yaklaşım, Türkistan’a dolaylı yoldan yansıyarak bölgeyi hem ekonomik hem de güvenlik temelli yeni pazarlık alanlarının merkezine taşımaktadır.
Neo-egemenlikçilik bağlamında ABD’nin doğrudan askeri varlığı sınırlı olsa da, Afganistan’dan çekilme sonrası bölgedeki etkisi özellikle güvenlik iş birlikleri ve enerji denklemleri üzerinden hissedilmektedir. ABD’nin önceliği, Rusya ve Çin’in bölge üzerindeki mutlak hakimiyetini kırmak ve Orta Asya’yı “stratejik dengeleme kuşağı” haline getirmektir. Ancak bölge devletleri bu üçlü rekabet alanına sıkışmış halde değillerdir; ittifak tercihlerinde ortak dil, din ve tarihsel bağları da dikkate almışlar böylece Türk Devletleri Teşkilatı ve elbette Türkiye ön plana çıkmıştır. Bu normatif bağın bağlamında elbette bölge ülkelerinin ulusal kazancı da göz ardı edilemez çünkü Türkistan’dan geçip Avrupa’ya giden her projenin orta yolu üzerinde ve tabii olarak merkezinde Türkiye vardır.
Bölge devletleri geçmişte dışa bağımlılığa temkinli olmakla birlikte yeterli düzeyde direnç gösteremezken, dil, din ve tarihsel birliktelik üzerinden oluşan ilişki ağları kurumsallaşarak TDT’ye dönüşmüş, böylece bu direnç gelişmiştir. Kazakistan, çok yönlü dış politika stratejisini sürdürmekte, Rusya ile ekonomik ve güvenlik bağlarını korurken Çin ile Kuşak Yol Projesi üzerinden büyük altyapı projelerine imza atmaktadır. Batı ile enerji alanında yapılan iş birliği özellikle Hazar Denizi üzerinden petrol ve gaz taşımacılığı, Kazakistan’ı Avrasya enerji ağında önemli bir oyuncu hâline getirmektedir. TDT içinde kültürel kimlik vurgusunu destekleyerek kurumsal bütünleşmeye katkı sağlamış aynı zamanda ortak ekonomik projeleri de bölge nezdinde gerçekleştirmiştir. Şevket Mirziyoyev döneminde daha açık ve bölgesel iş birliğine dayalı bir dış politika izleyen Özbekistan ise ilişkilerini ŞİÖ ve TDT ile eş zamanlı olarak geliştirmiştir. Türkistan içi entegrasyonu teşvik eden Taşkent yönetimi, Afganistan üzerinden Güney Asya’ya uzanan ticaret koridorlarını stratejik fırsat olarak görmektedir.
Türkmenistan ise daimi tarafsızlık politikasına rağmen enerji diplomasisini aktif biçimde kullanmakta, özellikle Çin’e doğal gaz ihracatı ve TAPI (Türkmenistan-Afganistan-Pakistan-Hindistan) boru hattı üzerinden Güney Asya ile entegrasyon arayışını sürdürmektedir. Rusya’ya karşı mesafeli politikalar yürütülürken, Çin’le ekonomik bir yapı söz konusudur. Kırgızistan ise Rusya ile güvenlik bağları en güçlü ülkelerden biridir; KGAÖ üyeliği ve askeri üs barındırması bu konumu pekiştirmektedir. Ancak ekonomik olarak Çin yatırımlarına açık, Batı’nın kalkınma yardımlarına yönelik politikaları ise devam etmektedir.
Bölge üzerindeki büyük güçlerin rekabet alanının artmasıyla birlikte kısa vadede Rusya-Çin rekabeti güvenlik ve altyapı alanlarında daha görünür hâle gelebilirken, ABD’nin Zengezur Koridorundaki son konumu, onun bölgeye tekrar dönüşünü tetikleyebilir. TDT’nin ekonomik ve siyasi bağları, bu zaman diliminde güçlenebilir. Orta vadede ise orta koridorun lojistik kapasitesi artabilir ve böylece Avrupa-Asya ticaretinde Rusya dışı güzergahlar güçlenir. TDT’nin ekonomik entegrasyon fonksiyonları genişler, ortak yatırım fonları ve gümrük iş birliği mekanizmaları kurumsallaşabilir. Uzun vadede ise TDT, Avrasya’da kültürel-ekonomik bir blok hâline gelebilir; enerji diplomasisi ve ulaştırma ağlarında küresel ölçekte pazarlık gücü artar. Rusya’nın bölgedeki nüfuzu, demografik ve ekonomik zorluklar nedeniyle kademeli olarak azalabilir. Çin’in etkisi ise ekonomik ağlara hakimiyet yoluyla kurumsallaşırken, yerel kültürel direniş unsurları normatif alanda karşı ağırlık oluşturabilir.
Değerlendirme
Sonuç olarak, ABD’nin neo-egemenlikçi yönelimiyle birlikte uluslararası sistemde ortaya çıkan normatif ve kurumsal kırılmalar, bölgesel güçlerin özerk strateji geliştirme kapasitesini belirgin biçimde artırmıştır. Bu eğilim, sadece güç dengesi arayışına dayanmamakta; tarihsel bağlar, ortak kimlikler ve kültürel normlar gibi yumuşak güç unsurlarının da yeniden tanımlanmasına zemin hazırlamaktadır. Orta Asya’daki Türk Devletleri Teşkilatı örneğinde olduğu gibi, normatif temelli bölgesel birlikler hem kendi içlerinde entegrasyonu güçlendirmekte hem de küresel aktörler karşısında stratejik esneklik kazandırmaktadır.
Önümüzdeki dönemde bölgeselleşmenin güvenlik-ekonomi-norm ekseninde çok katmanlı bir nitelik kazanması beklenmektedir. Kısa vadede, bölgesel güçler mevcut güvenlik tehditlerini yönetmeye ve ekonomik koridorlarını çeşitlendirmeye odaklanacaktır. Orta vadede, altyapı entegrasyonu, ticari ağların kurumsallaşması ve kültürel bağların diplomasiye entegre edilmesi öne çıkacaktır. Uzun vadede ise küresel sistemin parçalı yapısı içinde bölgesel düzenlerin kendi normatif standartlarını üretmesi ve bunları uluslararası arenada meşruiyet kaynağı hâline getirmesi muhtemeldir. Böylece “düzen içi düzensizlik” formu, yerini farklı bölgesel merkezlerin çoklu etkileşim alanına dayalı, esnek ama aynı zamanda daha karmaşık bir dünya düzenine bırakabilir.
