Geçtiğimiz günlerde Kudüs Rum Ortodoks Patriği Theofilos Giannopoulos, Dolmabahçe Sarayı’nda Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı ziyaretinde Gazze, Batı Şeria başta olmak üzere tüm Filistin topraklarında süren şiddetin Kudüs’ü de kapsayacak şekilde büyüyeceği ve tüm kutsal mekânları içine alacağı endişesini dile getirdi. Giannopoulos, Kudüs’teki Hristiyan mirasının korunması için Türkiye’den destek talep ederken, Erdoğan’a, bir tablo da hediye etti; Hazreti Ömer’in 638’de Kudüs’ü fethettiğinde dönemin patriği Sophronios’a verdiği Hristiyanlara can ve ibadet özgürlüğü tanıyan amannamesini...
Amannamenin Gereğince…
Kuşkusuz ki, hem ziyaretin hem ziyaretçinin hem de ziyarette Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a hediye edilen tablonun anlamı fevkalade büyük ve önemlidir. Tam da katil ve soykırımcı Netenyahu’nun Gazze’yi işgal girişimlerini zirveye çıkardığı, Batı Şeria’yı ilhak amaçlarını açık ettiği ve “Kudüs bizimdir” hezeyanlarını serdettiği günlerde; kendilerinden başkasına hiçbir şekilde hayat hakkı tanımayacaklarını pervasız bir şekilde tüm Filistin’de uyguladıkları bir anda, tehdidi algılayanın, varlığını sürdürmek isteyenin bakacağı ilk yön daha önce yüzyıllarca o amannamenin gereğini hakkıyla yerine getirenlere yönelmesi son derece doğaldır…
Çünkü, Hz. Ömer’in amannamesinin izinde, şuurunda olan, dünyaya yüzyıllar süren Osmanlı barışını yaşatan bir düşünce ve siyaset anlayışı, Recep Tayyip Erdoğan’ın inancında, siyasetinde, yaklaşımlarında, pratiğinde cisim bulmuş, somutlaşmıştır…
Çünkü, Erdoğan ve onun siyaset anlayışı içindekiler bilmektedir ki, Kudüs, insanlık tarihinin en eski ve en derin anlam yüklü şehirlerinden biridir… Lut Gölü çukurunun batısında yer alan bu şehir, sadece coğrafi bir nokta değil, aynı zamanda inançların, kültürlerin ve medeniyetlerin kesişim noktasıdır. Bu coğrafi konum, Kudüs’ün tarih boyunca hem stratejik hem de manevi bir merkez olarak şekillenmesine katkıda bulunmuştur.
Baktığımızda, “Kimler varmış, biz buralarda yoğ iken” dediğimizde, görürüz ki, Kudüs’ün tarihi herkesten eskidir ve milattan önce 4 bin yılına ait buluntular, burada sürekli bir insan varlığının izlerini gösterir. Erken Bronz Çağı’ndan itibaren Amâlikâlar ve diğer Ken’an toplulukları şehri şekillendirmiştir. M.Ö. XIV. yüzyılda Hurriler ve Mısır etkisi altında, Tell Amarna mektuplarında adı geçen Kudüs, daha sonra İsrailoğulları’nın Filistin’e girişini yaşamıştır. Hz. Dâvud, şehri fethetmesi ile Kudüs’ü krallık ve ibadet merkezi olarak şekillendirmiştir. Hz. Süleyman’ın inşa ettiği mabet, tüm semavi dinlerin gözünde Kudüs’ü vazgeçilmez kılmıştır.
Medeniyet ve İlim Merkezi
Kudüs’ün tarihi, yalnızca dini bir merkez olarak değil, aynı zamanda sürekli çatışma ve değişim sahası olarak da okunmalıdır. Mısır, Asur, Babil, Pers, Helenistik krallıklar, Roma, Bizans ve İslam dönemleri boyunca şehir ya kuşatılmış ya yıkılmış ya da yeniden inşa edilmiştir.
Orta Çağ boyunca Kudüs, Emevîler, Abbasîler, Selçuklular, Haçlılar ve Eyyubiler arasında el değiştirmiş, her biri şehrin mimarisine ve kültürel yapısına katkı sunmuştur. Selahaddin Eyyubi’nin 1187’de şehri Haçlılardan geri alması, Kudüs’ü Müslümanların manevi coğrafyasında merkezi bir yere yeniden oturtmuştur. Osmanlı döneminde ise Kudüs, imar faaliyetleri ve dini kurumların yeniden organize edilmesiyle uzun süre barışçıl bir merkeziyet kazanmıştır.
Müslümanların Ecnâdeyn (634) ve Yermük (636) zaferlerinin ardından Kudüs (638), Halife Hz. Ömer’in Patrik Sophronios’a verdiği amanname ile İslam topraklarına dahil olmuştur. Bu amanname, Kudüs halkının can ve mal güvenliğini, din ve ibadet hürriyetini garanti altına alan, tarihin en önemli hoşgörü vesikalarından biridir. Hz. Ömer’in şehre girerken gösterdiği tevazu, farklı inançlara saygının sembolü olarak hafızalara kazınmıştır.
Emevîler ve Abbasîler döneminde Kudüs, bir ilim, kültür ve ticaret merkezi olarak gelişmiş, Kubbetü’s-Sahra ve Mescid-i Aksa gibi İslam mimarisinin başyapıtları, bu dönemde inşa edilmiştir. Halifeler Kudüs’ü ziyaret etmiş, camiler ve medreseler açılmış, şehre bilim insanları akın etmiştir. Bu dönemler, Kudüs’ün sadece bir dini merkez değil, aynı zamanda bir medeniyet ve ilim merkezi olduğunun göstergesidir.
Selçuklular döneminde Kudüs’te medreseler kurulmuş, İbnü’l-Arabi gibi alimler burada dersler vermiş, Müslüman, Hristiyan ve Yahudi toplulukları bir arada yaşamaya devam etmiştir. Ancak 1099’daki Haçlı istilasıyla şehir büyük bir yıkıma uğramış, on binlerce sivil katledilmiştir. Bu trajik dönem dahi, Kudüs’ün barışa ne kadar muhtaç olduğunu hatırlamak bakımından önemlidir.
Kudüs, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam açısından merkezdir. Hristiyanlara göre Kudüs, Hz. İsa’nın hayatının en kritik dönemeçlerinin geçtiği şehirdir. İncil metinlerine göre Hz. İsa, Kudüs’te çarmıha gerilmiş, mucizeler göstermiş ve havarilerini yetiştirmiştir. Şehrin farklı noktalarında gerçekleşen bu olaylar, Hristiyan kutsal coğrafyasının temel taşlarını oluşturur. Getsemani Bahçesi’nde dua ettiği, Kutsal Kabir Kilisesi’nde çarmıha gerildiği ve dirilişinin sembolü olarak kutsal kabul edilen alanların Hristiyanların inanç pratiğinde özel bir anlamı vardır. Kudüs’ün bu yönü, Hristiyan hac ve ibadet geleneğinin şekillenmesinde de belirleyici olmuştur; Roma İmparatorluğu döneminden itibaren binlerce Hristiyan, bu şehirdeki kutsal alanları ziyaret etmek için uzun yolculuklar yapmıştır…
İslam’da Kudüs, özellikle Mescid-i Aksa ile sembolleşmiştir. Kur’an’da “el-Mescidü’l-Aksâ” (el-İsrâ 17/1) ifadesiyle anılan bu mekân, Hz. Peygamber’in İsra mucizesinde göğe yükseldiği Mi’rac yolculuğunun başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilir. Bu nedenle Kudüs, sadece fiziksel bir şehir olarak değil, manevi bir eksen olarak da öne çıkar. Hicretten önce bir süreliğine Müslümanların kıblesi olmuştur. İslam kaynaklarında Kudüs’ün kutsallığı, sadece Mekke ve Medine ile sınırlı olmayan bir evrenselliğe işaret eder; burada Müslümanların ibadet ve ziyaret pratiği, dini liderlerin ve alimlerin Kudüs’ü koruma ve önemini vurgulama çabalarıyla desteklenmiştir. İslam edebiyatında Kudüs, Beytülmakdis ve Zeytindağı üzerinden şairlere, mutasavvıflara ve tarihçilere ilham kaynağı olmuştur; şehrin manevi atmosferi, metinlerde adaletin, barışın ve Allah’a yakınlığın sembolü olarak yansıtılmıştır.
Yani, her üç semavi din açısından da Kudüs, sadece bir şehir değil, aynı zamanda manevi bir merkezdir.
Osmanlı Dönemlerinde Kudüs
Kudüs, tarihinin en güzel, huzurlu günlerini geçirdiği Osmanlı döneminde sadece tarihi ve dini önemiyle değil, aynı zamanda farklı dini ve etnik toplulukların bir arada barış ve hoşgörü içinde yaşadığı bir merkez olarak da öne çıkmıştır. 1517’de Osmanlı topraklarına katılan Kudüs, uzun süreli bir istikrar ve güven ortamı yaşamış; bu dönemde şehrin hem manevi hem de sosyal dokusu güçlendirilmiştir. Osmanlı idaresi, şehrin İslam, Hristiyan ve Yahudi topluluklarının dini ve kültürel haklarını koruma politikası izlemiş, ibadet özgürlüğünü garanti altına almıştır. Bu bağlamda, Beytülmakdis’in ve Mescid-i Aksa’nın korunması, Hristiyan kiliselerinin ve Yahudi sinagoglarının dokusunun gözetilmesi, Osmanlı’nın şehre yaklaşımının en somut göstergelerinden biridir.
Osmanlı idaresi, Kudüs’ü sadece bir ibadet merkezi olarak değil, aynı zamanda kültürel ve sosyal bir hayat alanı olarak da düzenlemiştir. Şehirdeki mahalle yapısı, dini toplulukların kendi ibadet ve sosyal alanlarını oluşturmasına imkan tanıyacak şekilde planlanmış, bu da farklı inanç gruplarının günlük yaşamda bir arada yaşamasını kolaylaştırmıştır. Yahudi, Hristiyan ve Müslüman mahalleleri, şehir içinde belirli bir düzen ve işlevsel hiyerarşi oluşturacak biçimde konumlandırılmış; ancak mahalleler arasında sosyal ve ekonomik etkileşimler de canlı bir biçimde sürdürülmüştür. Pazar yerleri, ticaret yolları ve zanaatkâr loncaları, farklı toplulukların birbiriyle etkileşim kurmasına ve ekonomik olarak şehri ortak bir yaşam alanı haline getirmesine hizmet etmiştir.
Osmanlı döneminde Kudüs’ün manevi önemi de yeniden vurgulanmıştır. Hac ve ziyaret geleneği Osmanlı himayesinde korunmuş, dünyanın dört bir yanından gelen Müslüman, Hristiyan ve Yahudi ziyaretçilere güvenli bir ortam sağlanmıştır. Bu durum, Kudüs’ün hem bölgesel hem de uluslararası ölçekte dini bir cazibe merkezi olmasına katkıda bulunmuştur. Osmanlı sultanlarının Kudüs’e olan özel ilgisi, şehrin ibadet ve kutsal mekanlarının bakımına yansımış; cami, medrese, kilise ve sinagogların onarımı için kaynak ayrılmıştır. Zeytindağı’nda ve diğer kutsal alanlarda yapılan restorasyonlar hem dini hem de kültürel mirasın korunmasını sağlamıştır.
Bu dönemde Kudüs, yalnızca dini bir merkez olarak değil, aynı zamanda kültürel bir buluşma noktası olarak da işlev görmüştür. Şehir, farklı toplulukların bir araya geldiği bir merkez olarak, edebiyat, ilim ve sanatın gelişmesine katkı sağlamıştır. Osmanlı şairleri ve âlimleri Kudüs’ü ziyaret etmiş, şehirle ilgili eserler kaleme almış; şehrin manevi ve tarihi dokusu edebiyat ve şiir yoluyla sonraki kuşaklara aktarılmıştır. Bu durum, Kudüs’ü sadece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda kültürel bir miras ve ilham kaynağı haline getirmiştir.
Kısacası, Osmanlı dönemi Kudüs’ü, farklı dini ve etnik toplulukların bir arada barış ve hoşgörü içinde yaşadığı bir şehir olmuştur. Osmanlı yönetiminin şehir üzerindeki düzeni, ibadet özgürlüğünü güvence altına alması, kültürel çeşitliliği desteklemesi ve kutsal mekanların bakımına özel önem vermesi, Kudüs’ün hem tarihi hem de manevi açıdan önemini pekiştirmiştir. Bu dönem, Kudüs’ün evrensel anlamda bir huzur, barış ve hoşgörü merkezi olarak tanımlanabileceği tarihsel bir örnek olarak günümüze ulaşmıştır.
Edebiyat Yansımaları
Kudüs, dini ve tarihi bir merkez olmakla kalmamış, aynı zamanda edebiyat ve kültür açısından da insanlık tarihine derin etkiler bırakmış bir şehirdir.
Yahudi edebiyatında Kudüs ve Sion Tepesi, sürekli olarak umut, özlem ve Mesihi beklenti temalarının işlendiği bir ilham kaynağı olmuştur.
Hristiyan edebiyatında Kudüs, Hz. İsa’nın hayatı, çarmıha gerilişi ve dirilişi üzerinden sürekli bir anlatı malzemesi olmuştur. Orta Çağ Avrupası’nda hac ve kutsal yolculuklar üzerine yazılan metinlerde Kudüs hem fiziksel bir hedef hem de manevi bir varış noktası olarak betimlenir. Dante’nin İlahi Komedya’sında ve Chaucer’in Canterbury Hikayeleri’nde Kudüs’e yapılan kutsal yolculuklar, şehrin evrensel bir simge olarak edebiyat içinde yer aldığını gösterir. 19. yüzyıl Avrupalı gezginler ve yazarlar, Kudüs’ü ziyaret edip hatıralarını kaleme almıştır. Mark Twain’in The Innocents Abroad adlı eserinde, Kudüs hem tarihi hem de kültürel bir panorama olarak okuyucuya sunulmuştur.
İslam ve Türk edebiyatında Kudüs; Beytülmakdis, Mescid-i Aksa ve Zeytindağı etrafında yoğunlaşan bir ilham kaynağı olmuştur. Divan edebiyatında şairler, Kudüs’ü hem maddi hem manevi bir özlem nesnesi olarak işlemişlerdir. Örneğin, 17. yüzyıl Osmanlı şairlerinden Nabi ve Şeyhülislam Yahya Efendi, Kudüs’ü övgüyle ve manevi bir özlem duygusuyla şiirlerine taşımışlardır. Zeytindağı, özellikle Sufi literatüründe ilahi aşkın simgesi olarak kullanılmış, Kudüs’ün manevi merkeziyetini sembolize etmiştir. Ayrıca Ahmed-i Şirazi ve Mevlana’nın eserlerinde, Kudüs hem metaforik hem de tarihsel bir bağlamda geçer; şehir, ilahi aşkın, sabrın ve direnişin simgesi haline gelir. Şehrin dini ve tarihi önemi, klasik Divan şiirinde birer metafor olarak kullanılmış; şairler Kudüs’ü adaletin, barışın ve ilahi rahmetin sembolü haline getirmişlerdir. Osmanlı divan edebiyatında Kudüs, cennet ve ahiret tasavvurlarının bir yansıması olarak betimlenmiştir. Bu dönemde Kudüs, aynı zamanda Osmanlı hakimiyetinin İslam dünyasındaki merkezi rolünü vurgulamak için de edebiyat aracılığıyla öne çıkarılmıştır.
Modern Türk edebiyatında ise Kudüs, farklı bir boyut kazanmıştır. Tanzimat ve Servet-i Fünun dönemi yazarları ile Cumhuriyet dönemi şairleri, Kudüs’ü tarihsel ve siyasi bir gerçeklik olarak ele almış, aynı zamanda manevi ve kültürel mirasını vurgulamışlardır. Yahudi, Hristiyan ve Müslüman toplulukların bir arada yaşadığı bir şehir olarak Kudüs, edebiyat eserlerinde hem hoşgörü hem de çatışma temalarıyla işlenmiştir. Halide Edib Adıvar, Yahya Kemal Beyatlı ve Mehmet Akif Ersoy gibi isimler, Kudüs’ün manevi atmosferini ve insanlık tarihindeki yerini eserlerinde dile getirmişlerdir. Özellikle Mehmet Akif, Kudüs’ü İslam dünyasının mukaddes merkezlerinden biri olarak vurgulamış ve şehrin tarihi önemini milli ve manevi bilinçle birleştirmiştir. Kudüs, Türk edebiyatında şiir ve nesirde sadece bir yer değil, aynı zamanda bir ilham ve özlem kaynağı olmuştur. Romanlarda, hatıralarda ve seyahatnamelerde Kudüs’ün betimlenmesi, okuyucuyu şehrin hem tarihi dokusuna hem de manevi atmosferine götürür. Bu edebi eserler, Kudüs’ü sadece geçmişin bir şehri olarak değil, çağlar boyunca insanların kalplerinde ve zihninde yaşayan evrensel bir kültürel ve manevi merkez olarak konumlandırır.
Kudüs sevgisinin, aşkının Türk edebiyatına yansıması, Nuri Pakdil (1934-2019) olmadan yazılabilir mi? Yazılamaz elbette… Pakdil’in eserlerinde Kudüs, yalnızca bir şehir olarak değil, medeniyetler tarihinin, semavi dinlerin ve manevi mücadelelerin sembolü olarak yer alır. Ona göre Kudüs, geçmişle günümüz arasında köprü kuran hem tarihi hem metafizik bir öneme sahip bir merkezdir. Pakdil’in şiirlerinde ve denemelerinde Kudüs, özellikle maneviyat, adalet ve hakikat temalarıyla bağdaştırılır. Eserlerinde şehir bir sembol olarak hem Müslümanların hem de insanlığın evrensel değerlerinin ifadesi olarak ele alınır. Nuri Pakdil, Kudüs’ü edebi ve düşünsel bir alan olarak işler; şehrin tarihi katmanları, kutsallığı ve medeniyetler arası köprü rolünü sıkça vurgular. Rahmetli Nuri Pakdil’in “Kudüs Şairi” olarak anılmasının nedeni, eserlerinde bir tema, bir ilham kaynağı ve metafor olarak sürekli var olmasıdır. Şiirlerinde Kudüs’ü işlemek, onun için sadece bir mekan tarif etmek değil, aynı zamanda insanlık, hakikat ve adalet üzerine düşünmeyi sağlayan bir edebi ve ruhi araçtır.
Modern edebiyatta Kudüs, sadece dini değil, toplumsal ve kültürel çatışmaların da bir yansıması olmuştur. Arap edebiyatında ise Mahmud Derviş ve Gassan Kanafani gibi yazarlar, Kudüs’ü özlem, kayıp ve kimlik meseleleri üzerinden ele almıştır. Bu eserlerde Kudüs, yalnızca coğrafi bir yer değil, aynı zamanda toplumsal belleğin, sürgün ve göç temalarının merkezi olarak ortaya çıkar.
Kudüs Bir Şehirden Fazlası
Dememiz o ki, şiirden romana, hatıralardan seyahatnameye kadar Kudüs’ün edebiyat ve kültürdeki varlığı, şehrin evrensel değerini gösterir. Kudüs, tarih boyunca hem yerel hem de küresel edebiyat birikimine katkıda bulunmuş, farklı kültürlerden sanatçılara ilham vermiş ve insanlık hafızasında ölümsüz bir simge haline gelmiştir. Şehrin mimarisi, kutsal mekanları, sokakları ve tepeleri, yüzyıllar boyunca edebi eserlerde hem betimleme hem de metafor kaynağı olmuştur. Böylece Kudüs, sadece fiziksel bir şehir değil, insanlık kültürünün, maneviyatının ve estetiğinin evrensel bir sembolü olarak varlığını sürdürmektedir.
Günümüzde Kudüs’le ilgili siyasi tartışmalar yoğunlaşsa da tarihsel perspektif, şehrin sadece bir etnik veya ulusal sınırlarla sınırlanamayacağını göstermektedir. Kudüs, tarih boyunca farklı medeniyetlerin, inançların ve kültürlerin bir araya geldiği bir merkez olmuştur. Dolayısıyla katil, soykırımcı, aşağılık Netehyahu’nun mülevves ağzından sadır olan “Kudüs bizimdir” gibi fanatizm, faşizm fışkıran, cahilane cümleler, şehrin tarihsel, kültürel ve evrensel boyutunu, Yahudilik de dahil tüm inançları göz ardı etmektedir. Kudüs, her zaman birden çok inanç ve kültür için kutsal ve merkezi olmuştur.
Kudüs, sadece bir şehir değil, insanlık tarihinin ve kültürel birikiminin merkezi olarak eşsizdir. Tarih boyunca Yahudi, Hristiyan ve Müslüman topluluklar için kutsaldır. Osmanlı döneminde barış ve hoşgörü iklimi ile evrensel bir değer kazanmıştır. Kudüs’ü insanlık hafızasında ölümsüzleştiren çok büyük edebiyat eserleri vardır.
Kudüs’ün tarih boyunca defalarca el değiştirmesi, onun evrensel değerini azaltmamış, aksine artırmıştır. Müslümanlar için ilk kıble, Peygamberimizin Miraç hadisesine tanıklık eden mekan; Hristiyanlar için Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği ve dirildiğine inanılan şehir; Yahudiler için ise Süleyman Mabedinin ve Ağlama Duvarının bulunduğu merkezdir. Bu çok katmanlı kutsallık, Kudüs’ü yaşatılması gereken bir emanete dönüştürmektedir.
Bugün işgalcilerin Kudüs’ü tek taraflı sahiplenme girişimleri hem tarihe hem de bu kutsal şehrin ruhuna aykırıdır. Kudüs elbette Filistin devletinin başkenti ve bütün insanlığın ortak mirasıdır. Bu şehir, ancak adalet, hoşgörü ve diyalogla geleceğe taşınabilir. Ortadoğu’da kalıcı barışın sağlanması, Kudüs’ün çok dinli, çok kültürlü yapısının korunmasına bağlıdır. Şehrin geleceği, tek bir ulusun veya dinin değil, bütün insanlığın meselesidir.
Dolayısıyla Kudüs’ü anlamak, geçmişi doğru okumaktan geçer. Hz. Ömer’in adaletini, Selahaddin Eyyubi’nin merhametini, asırlar süren Osmanlı barışı dönemini ve farklı inançlara tanınan özgürlükleri yeniden hatırlamak, herkes için yol gösterici olmalıdır. Kudüs’ün tarihi, bize ayrıştırıcı değil birleştirici olmayı, sahiplenmek yerine korumayı, çatışma yerine barışı seçmeyi öğütlemektedir. Bu yüzden Kudüs, bir milletin değil, insanlığın ortak vicdanıdır.
Bugün katil ve muhteris, soykırımcı ve aşağılık bir kişinin o toprakların tarih boyu var olan kadim halkını, o coğrafyada yeşeren ve yaşayan tüm inançları inkar ile açtığı politik tartışmalar ne kadar yoğun olursa olsun, Kudüs’ün evrensel ve tarihsel önemi, onun sadece bir ulusal veya dini mülkiyet meselesi olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Kudüs, Filistin Devleti’nin başkenti, tüm insanlığın ortak mirası ve manevi hazinesi olarak varlığını sürdürmelidir, kıyamete kadar da böyle devam etmelidir…
