ABD/İsrail-İran Savaşı’nda bir ayı geride bıraktığımız zaman diliminde, bölgenin siyasal ve toplumsal yapısını kökten etkileyecek gelişmelerden biri de Lübnan’da yaşanmaktadır. Dünya üzerinde tüm gözlerin Körfez’e odaklandığı bu süreçte, Tel Aviv, fırsat boşluklarını değerlendirip Lübnan’ın egemenlik haklarını hiçe sayarak sahadaki statükoyu dönüşü olmayacak şekilde değiştirmek için büyük bir çaba göstermektedir. Uluslararası alanda yükselen enerji fiyatları, savaşın uzamasının üretim ve tedarik zinciri üzerinde oluşturacağı baskı, “güvenli liman” vasfını yitirmeye başlayan Körfez monarşilerindeki yabancı yatırımcıların bulundukları ülkeleri terk etme eğilimi gibi hususlar, savaşa dair tüm tartışma ve beklentilerin Basra Körfezi etrafında/ekseninde sürdürülmesine yol açtı. Yıkıcı etkileri küresel çapta hissedilecek muhtemel riskler nedeniyle odakların sınırlı bir alana teksif edildiği bu süreçte, siyonist yönetim son yıllarda hızlandırdığı agresif yayılmacı stratejisiyle uyumlu şekilde Güney Lübnan’ın ilhakına yönelik bir hamle başlattı.
Ali Hamaney’in öldürülmesinin ardından Hizbullah’ın işgal altındaki topraklara saldırı başlatmasıyla savaşa fiilen müdahil oluşu, siyonist yönetimin uzun süredir ateşkese rağmen Lübnan’a gerçekleştirdiği saldırıları hızlandırmasını beraberinde getirdi. 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı’nın ardından işgal ordusu, Lübnan topraklarına yönelik mütecaviz ve provakatif saldırılarla Gazze’deki soykırımı devam ettirmek için hedef saptırma ve Lübnan’da önemli kazanımlar elde etme stratejisini hayata geçirdi. Özellikle Hasan Nasrallah’ın 2024 Eylül’ünde öldürülmesinin ardından büyük bir psikolojik üstünlük elde eden Tel Aviv, Hizbullah’a ciddi zarar verse de Gazze’deki direnişin kısıtlı imkâna rağmen ortaya koyduğu güçlü mukavemet nedeniyle Lübnan’a odaklanma stratejisini erteledi. Gazze’deki saha gerçekleri nedeniyle psikolojik açıdan ciddi şekilde yıpranmış bir ordunun Lübnan’da geniş çaplı bir kara harekâtına kalkışması, siyonist yönetimin beklentilerinin çok ötesinde bir sonuçla yüzleşmesi anlamına gelebilirdi. Bu nedenle Lübnan’ı her daim gözetleyeceği ve ihtiyaç halinde saldırı yapabileceği bir duruma sokmak, aslında Tel Aviv için en makul seçenekti. Diğer taraftan ise Hizbullah’ın külli bir savaşa girme konusundaki gönülsüzlüğü Güney Lübnan’daki kırılganlığı artıran ve riskleri çoğaltan bir gerçekliği meydana getirdi.
2024 Kasım’ında taraflar arasında imzalanan ateşkesin ardından işgal ordusunun yüzlerce kez Güney Lübnan’a saldırı düzenlemesine ve Hizbullah mensuplarını hedef almasına rağmen İsrail’e herhangi bir misilleme yapılmadı. “Stratejik Sabır” yaklaşımı kapsamında sahadaki gerilimi tırmandıran aktör olmak istemeyen Hizbullah, 2006’daki savaştan sonra benimsenen angajman kurallarına mümkün mertebe riayet ederek İsrail güçleriyle temasını olabildiğince sınırlı tutmaya çalıştı. Lübnan’ın siyasi ve ekonomik koşulları nedeniyle ülkede yaşanan derin kriz de aslında Hizbullah’ın benimsediği stratejinin ana sebeplerinden biriydi. Ülke içindeki sarsılan meşruiyetini toptan kaybetmemek adına siyonist yönetimin saldırgan tutumunu alttan almaya çalışan yapı, 28 Şubat’ta İran’a yönelik saldırıların başlamasının ardından ise savunma merkezli pasif stratejiden saldırıyı öne çıkaran askeri aktivizm stratejisini hayata geçirdi.
İran’a Savaş Sonrası Hizbullah İçin Ne Değişti?
Aksa Tufanı Operasyonu’nun ardından Hizbullah’ın işgal devletine savaş açıp açmayacağı, 7 Ekim’den itibaren ilk haftalarda cevabı en çok merak edilen soruydu. 6 Kasım 2023’te Hasan Nasrallah’ın hitap edeceğinin duyurulmasının ardından bütün ajanslar dikkatini bir anda Lübnan’a ve Nasrallah’ın konuşmasına çevirmişti. Savaş ilanı beklentilerini bitiren şey ise Nasrallah’ın hemen konuşmasının başında “şehitleri anmak için toplandıkları” gerekçesini duyurmasıydı. İşgal ordusunun Hizbullah’a vurduğu ağır darbeye rağmen hareketin sadece caydırıcılıkla yetinmesi, yukarıda ifade edilen Lübnan’ın hassas koşullarıyla alakalı olduğu kadar öte yandan sürecin HAMAS’ın ya da başka deyişle Kassam Tugayları’nın inisiyatifiyle başlamasından kaynaklanmaktaydı. Başkasının savaşının parçası olmak istemeyen Hizbullah, iki genel sekreterini ve lider kadrosunun kurucu isimlerini kaybetmesine rağmen uyguladığı stratejiden geri adım atmamaya gayret etti. ABD ve İsrail koalisyonunun İran’a açtığı savaşta Devrim Rehberi’ni doğrudan hedef alması ise Hizbullah’ın sürece aktif şekilde eklemlenmesini zorunlu kıldı.
İran yönetiminin en üst kademesinin savaşın ilk saatlerinde ortadan kaldırması, bölgedeki vekil unsurların hiç olmadığı kadar büyük varoluşsal sorunla yüzleşmesine yol açtı. Tahran’da meydana gelecek bir değişim, özellikle Hizbullah’ın tam manasıyla tükenişi anlamına gelecekti. Lübnan’ın siyasal ve toplumsal yapısında kaybettiği mevziiyi geri alamadan ortaya çıkan bu yeni durum, Hizbullah yöneticilerini iki seçenek arasında bir değerlendirme yaparak hızlı aksiyon almaya itti. Hareket ya İran’daki sürecin sona ermesini bekleyerek siyonist yönetimin hamlelerine göze pozisyon alacaktı ya da işgal ordusunu zayıflatarak İran’ın süreçten kazanımlarla çıkmasına ve kendi varlığını Lübnan’da güçlendirmesine imkân tanıyacak saldırı yolunu seçecekti. Birinci senaryonun yapı için oluşturacağı riskler dikkate alındığında, Lübnan topraklarında işgalin genişleme ihtimaline rağmen Hizbullah doğrudan savaşa girme yolunu tercih etti. Özellikle işgal ordusunun düzenleyeceği kara harekâtında verdirmeyi umdukları ağır kayıpla Tel Aviv yönetimini geri çekilmeye zorlamak, Hizbullah’ın savaşa girerken ana beklentisiydi. Siyonist yöneticilerin Güney Lübnan üzerinde egemenlik iddiasında bulunmaya kadar işi büyüttüğü mevcut durumda, Hizbullah elindeki tüm imkânlarla işgalcilere karşı direnç göstermektedir. Öte yandan İsrail ordusu ise havadan gerçekleştirdiği saldırıları kara kuvvetleriyle destekleyerek, Lübnan’ın sınırlarını değiştirip kendi topraklarına katmaya çalışmaktadır.
Siyonist Yönetimin Lübnan Stratejisi
Dini referanslarla inşa ettiği siyasal düzen tasavvurunu hayata geçirmek için her türlü saldırganlığı ve hukuk dışı eylemi yapmaktan imtina etmeyen Tel Aviv, Filistin topraklarındaki izlediği siyasetin bir benzerini Lübnan’da da uygulamayı amaçlamaktadır. Bölgenin önemli bir kesiminin Tanrı tarafından kendilerine verildiğine inanan ve bu bağlamda sınırlandırılması zor bir genişlemeci strateji yürüten siyonist yönetim, Güney Lübnan’ı ilhak ederek topraklarını büyütme amacına bir adım daha yaklaşmayı ummaktadır. ABD ve önde gelen Avrupalı devletlerin sağladığı siyasi krediden aldığı destekle her türlü hukuk dışı adımı atmayı mübah gören işgal devletinin karar alıcıları, uluslararası alanda Körfez’de cereyan eden durum nedeniyle oluşan endişeyi fırsata çevirerek Güney Lübnan’da büyük bir statüko değişikliğine çalışmaktadır. Ülkenin gerek bölgesel gerekse küresel sistemde önemli bir yere tekabül etmemesi ve güçlü bir hamisinin bulunmaması, bu süreçte Lübnan’daki gelişmelere birçok kesimin kayıtsız kalmasının ana sebebidir. Böyle bir ortamı değerlendirerek süreci istediği şekilde kurgulamaya çalışan Tel Aviv, Lübnan üzerinde İran’a açılan savaştan bağımsız bir statüko kurma niyetindedir.
1982’de ülkedeki iç savaşı bahane ederek Lübnan’ın güneyini işgal eden siyonist yönetim, Batı Şeria’da Yahudi istilacılar için inşa ettiği yerleşim alanlarının benzerini bölgesel ve küresel dinamiklerden ötürü Güney Lübnan’da yapma işine girişmemişti. 2000’e kadar bölgede kalan işgal ordusu, İsrail’in güvenliği eksenli bir koruma stratejisi yürütmüş ve akabinde orada bulunmanın siyasi maliyetinin artması nedeniyle de Lübnan’dan geri çekilme süreci tamamlanmıştı. O dönemde, şartlar henüz olgunlaşmadığından Lübnan’ın güneyinde Yahudileştirme stratejisini hayata geçirmeyen Tel Aviv, bugün oluşan boşluğu iyi kullanarak İsrail’in sabit olmayan sınırlarını Litani Nehri’ne kadar genişletme girişiminde bulunmaktadır. Son günlerde sahadaki mukavemete rağmen ilerlemesini sürdüren işgal ordusu, güneydeki bazı stratejik noktaları ele geçirerek bu bölgedeki varlığını tahkim etmektedir. Litani Nehri üzerindeki köprüleri vurarak kuzey-güney bağlantısını kesmeyi önceleyen işgal ordusu, bir taraftan kıyı şeridi istikametinde Sur şehrine doğru tedrici bir ilerlemeyle Hizbullah’ın 7 Ekim 2023 sonrası ciddi şekilde sınırlandırılan deniz bağlantısını tamamen koparmaya çalışmaktadır. Ayrıca işgal altındaki Golan Hattı'nı takip ederek de ikinci bir karadan ilerleme stratejisi yürüten siyonist yönetim, böylece Hizbullah’ı ve irili ufaklı diğer direniş gruplarını sıkıştıracağı bir alan oluşturmak için hamle yapmaktadır. Özellikle işgal sonrası kontrol altında tuttuğu Suriye topraklarındaki Şeyh Dağı üzerinden Lübnan topraklarına kaydırdığı topçu bataryalarıyla Hizbullah ya da diğer grupların mevzilerini karadan da etkili şekilde vurmayı hedefleyen işgal ordusu, bu suretle Lübnan’ın güneyinde varlıklarına tehdit oluşturacak her türlü direnişi tamamen yok etmeyi planlamaktadır.
İşgal devletinin, güneyi ilhak stratejisinin yanında, Lübnan’ın siyasal ve toplumsal yapısını daha da kırılganlaştıracak ve olası bir iç savaş halinde tüm ülke üzerinde hâkimiyet kurmaya olanak tanıyacak adımı ise hâlihazırda gerçekleştirdiği demografik mühendisliktir. Yerinden edilen yaklaşık bir buçuk milyon Lübnanlının ilerleyen dönemlerde ülke içinde ciddi bir soruna dönüşme riski söz konusudur. Özellikle evlerinden, köylerinden işgal ordusunun zoruyla çıkarılan bir milyon Şii Lübnanlının; Sünni, Hristiyan ya da Dürzi bölgelerine yerleştirildiğinde bu durumun ülkenin iç dinamiklerini kökten etkileyeceği aşikârdır. Ekonomik açıdan iflas eden Lübnan’da toplumsal krizin derinleşmesi, tüm Ortadoğu’da yeni bir istikrarsızlık sürecinin kapısını aralayacaktır. Böyle bir hadisenin yaşanması ise Tel Aviv’in agresif yayılmacı stratejisine hizmet edecek ve böylece İsrail’in Litani Nehri’nin kuzeyinden başlayarak Lübnan üzerinde çok büyük bir vesayet kurduğu yeni bir gerçeklik oluşacaktır. Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve petrokimya ürünlerinin üretim ve transferinin aksamasının sebep olduğu derin tedirginlik, İran’a yönelik yürütülen savaşın sonlandırılması ve bir ateşkes formülünün bulunması için çok boyutlu ve çok katmanlı girişimleri önümüzdeki günlerde daha da hızlandıracaktır. Lakin, daha büyük risk oluşturması nedeniyle herkesin Körfez’e yönelik çözüm önerisi için uğraştığı bir dönemde Lübnan’da işgal devleti eliyle değiştirilecek statüko ise Ortadoğu’da özellikle de Levant Bölgesi’nde belki de Körfez’den çok daha yıkıcı etkiler bırakacak bir sürecin kapısını aralayacaktır. Bundan ötürü bölgesel ve küresel aktörlerin Körfez kadar Lübnan sahasındaki gelişmelere de odaklanması ve sadece ateşkes için değil, aynı zamanda siyonist yönetimin sınırlandırılması için de ciddi aksiyon alması elzemdir. Aksi takdirde, Lübnan’dan sonra Filistin ve Suriye’de işgal devletinin saldırganlığının oldukça sert biçimde hissedildiği bir aşama büyük ihtimalle görülecektir.
