Kriter > Dosya > Dosya / İran-İsrail Çatışması |

İran-İsrail Savaşına Doğru mu?


Tarihsel süreklilik göz önüne alındığında iki ülke arasındaki gerilim, doğrudan karşılaşma haline dönüşmüş bulunuyor. Eğer ABD-İsrail ikilisi kendi uzun vadeli stratejileri açısından İran’ın bölgede oynadığı rolün zararlarının faydalarından fazla hale geldiğini düşünüyorlarsa gittikçe kızışan küresel ve bölgesel gerilim atmosferinde meseleyi kökünden çözmeyi düşünebilirler.

İran-İsrail Savaşına Doğru mu
(Fatemeh Bahrami / AA, 19 Nisan 2024)

İsrail’in 1948’de, dünya savaşlarından galip çıkan küresel güçlerin desteğini arkasına alarak kurulması ve ardından ülkenin varlığını ya da sınırlarını kabul etmek istemeyen Arap ülkeleriyle girdiği savaşlardan sınırlarını genişleterek çıkması, modern dönemde genişçe bir coğrafyayı en az petrolün keşfi kadar derinden etkiledi. Otuz yıl sonra, 1978 Eylülündeki Camp David Anlaşması ile birlikte Mısır’ın başını çektiği Arap ülkelerinin İsrail karşısında askeri bir çözüm tesis edemeyeceklerinin resmen ilan edilmesi, bir yönüyle İsrail meselesinin Filistin meselesine dönüştüğü anlamına da geliyordu.

Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte SSCB tarafından desteklenen ve Filistin meselesini önceleyen Baas rejimlerinin farklı nedenlerden ötürü bölgesel güç denkleminden çıkması da İsrail için yeni fırsatlar doğurdu. Başta Golan tepeleri olmak üzere toprakları işgal altındaki Suriye, en büyük dış destekçisini kaybettiği için mali ve askeri açıdan zayıflarken SSCB’nin çöküş sürecini iyi okuyamayan Irak ise dünya tarihinin gördüğü en büyük askeri koalisyonlardan birisi ile karşı karşıya geldi ve on yıl içinde işgale giden yolun taşları döşenmeye başladı.

Mısır’dan Irak’a kadar olan Arap coğrafyası için Filistin sorununun önceliğini kaybetmesiyle eş zamanlı olarak, 1979’dan itibaren Arap olmayan İran, bölgesel dış politikasının eksenine Filistin meselesini yerleştirdi. Devrimin getirdiği ideolojik dış politika bir yanıyla sekiz yıllık İran-Irak savaşına ve yeni İran’ın İslamcı heyecanının büyük ölçüde törpülenmesine neden olurken diğer taraftan ülkede devrimci askeri yapıların kökleşmesine ve güçlenmesine yol açtı. Doksanlardan itibaren İran, Humeyni sonrası iç ve dış politikalarda yeniden ayarlamalara gitti, Lübnan’daki Hizbullah örgütü ile olan ilişkisini nitelik ve nicelik olarak derinleştirdi, bu noktada kendisini yalnız hisseden Suriye’deki Hafız Esed rejiminin önemli bir katkısı oldu. Bu dönemde seküler ve Arap milliyetçisi Filistin Kurtuluş Örgütü’ne alternatif olarak ortaya çıkan HAMAS da İran’ın Filistin içindeki etkisinin artmasına yol açtı.

ABD’nin 11 Eylül’den sonra Afganistan ve Irak işgalleri, beklendiği gibi “şer ekseninde” yer alan İran’a askeri bir saldırıya neden olmadı aksine İran’ın özellikle Irak’taki nüfuzunun ciddi biçimde artmasına yardımcı oldu. Arap Baharı da Tahran’ın Lübnan’ın güneyinden Irak’a kadar faydalandığı diğer bir kaos ortamına yol açtı. Suriye’de Hizbullah ve İran askeri varlığı arttı, Tahran liderliğindeki milis güçler, silah ve askeri stratejiler anlamında yeni kapasiteler tecrübe etti. 7 Ekim’e gelindiğinde bazı İranlı yetkililerin “4 Arap başkenti bizim kontrolümüzde” ifadesiyle karikatürleştirdikleri bir durum oluşmuştu. İran’ın bölgesel nüfuzunun artmasında ABD ve son elli yıldır Beyaz Saray’ın bölge politikalarını belirlemede önemli rol oynayan İsrail’in sessiz kalması etkili oldu ve İran kabul edilebilir bir risk olarak tanımlandı. Suriye devriminde görüldüğü üzere Tel Aviv, Beşşar Esed’i “bilinen şeytan” kabul ederek rejimin devrilmesine yeşil ışık yakmadı. İç ve dış meşruiyetini kaybetmiş, ekonomik bölgelerinin kontrolünü yitirmiş bir diktatörlük rejimi, demokratik ve üniter bir Suriye’ye tercih edildi.

 

İran’ın Konumu ve Tercihleri

Aktarılan resim ışığında 7 Ekim tarihinde HAMAS ve Filistinli diğer direniş grupları tarafından gerçekleştirilen Aksa Tufanı operasyonu, birçok yönüyle bir milat olarak nitelendirildi ve olay farklı boyutlarıyla değerlendirildi. Sonraki altı ay boyunca İsrail’in Filistinlilere yönelik soykırım seviyesindeki aşırı güç kullanımına ve kuzey cephesinde üç yüze yakın Hizbullah militanını öldürmesine rağmen çatışmalar doğrudan savaşa dönüşmedi. Bununla birlikte İsrail’in 1 Nisan’da İran’ın Şam’daki Elçilik kampüsünde yer alan Konsolosluk binasına düzenlediği hava saldırısında 7’si İranlı 13 askeri yetkiliyi öldürmesi ve savaş esnasında bile genellikle hedef alınmayan diplomatik dokunulmazlığı açıkça ihlal etmesi, yalnızca İsrail’in savaş suçlarına bir yenisini eklemekle kalmadı, İran ve İsrail arasındaki her türlü angajman kuralının ve caydırıcılık dengesinin anlamını yitirdiğini net bir şekilde gösterdi. Yine de İran’ın son 20 yıldır bölgesel nüfuzunun artmasına paralel olarak İsrail karşısında alttan alan ve “stratejik sabır” olarak nitelendirdiği politikaları, ülkenin ABD ile doğrudan ve aracılar üzerinden gerçekleştirdiği on günü aşkın yoğun diplomatik pazarlıklarla birleştirildiğinde Tahran’ın uzun vadeli yaklaşımında değişiklik yapmayacağı, “İsrail ve ABD’ye koz vermemek için” bir misillemede bulunsa bile en iyimser tahminle eş değer bir saldırı düzenleyeceği, bu çerçevede İsrail’in bölge ülkelerindeki bir temsilciliğini hedef alacağı konusunda uluslararası uzmanlarda hatta istihbarat topluluklarında genel bir kanı oluşmuştu. İsrail’in bölgedeki temsilciliklerinin önemli bir kısmını tahliye etmesi de bu çıkarımı doğruluyordu.

İran Şam’da
İran'ın Şam’daki diplomatik misyonuna düzenlenen saldırı sonrası, başkent Tahran caddelerinde İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi, İsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı David Saar Salama, Genelkurmay Başkan Yardımcısı Amir Baram ve İsrail Hava Kuvvetleri Komutanı Tomer Bar'ı hedef menzili içinde gösteren İngilizce ve İbranice 'İntikam alacağız' yazılan posterler asıldı. (Fatemeh Bahrami / AA, 2 Nisan 2024)

 

Dolayısıyla İran’ın 13 Nisan’ı 14’üne bağlayan gece yüzlerce kamikaze dron ve onlarca balistik ve seyir füzesinden oluşan geniş kapsamlı bir saldırıyı doğrudan İsrail topraklarına yöneltmesi birçokları için sürpriz oldu. ABD, İngiltere, Fransa ve Ürdün’ün de içinde yer aldığı ülkeler İsrail’in savunmasına yardımcı oldular ve yavaş hızla hareket eden seyir füzelerinin ve kamikaze dronların hepsinin daha İsrail’e varmadan Irak ve Ürdün üzerinde ittifak hava kuvvetlerince düşürüldüğü açıklandı. Yine İran tarafından gönderilen balistik füzelerin de yalnızca on kadarının İsrail hava savunma sistemlerini aşabildiği ve bunlardan bazılarının askeri üslere ve havalimanlarına cüzi hasar verdiği açıklandı. İsrail’in söyleminde “Dürzi bir kız çocuğunun” yaralandığı vurgulandı. ABD yönetimi olayın hemen ardından saldırı araçlarının yüzde 99 oranında engellendiğini bildirirken bizzat ABD Başkanı Joe Biden, İsrail Başbakanı Netanyahu’yu arayarak “kazandığı zaferden ötürü” tebrik etti.

Şüphesiz İran’ın 13 Nisan saldırısının sembolik önemi yol açtığı hasardan çok daha önemli. 45 yıllık husumet döneminde Körfez’deki “it dalaşlarına”, üçüncü ülkelerdeki bombalı saldırılara, Irak’taki bilek güreşine, İran içindeki sabotaj ve suikastlara ya da vekil/müttefik güçler aracılığıyla İsrail’e saldırılara rağmen ne İran’ın ne de ABD/İsrail cephesinin doğrudan birbirlerinin topraklarını hedef aldıklarına dair açık kaynaklarda bir bilgi bulunmuyor. Anlaşılan o ki İran İsrail’in düzenlediğine benzer eş değer bir saldırının İsrail ve sorgusuz destekçisi ABD karşısında caydırıcı olmayacağını düşündü ve sabrının gerçekten taştığını, bir adım sonrasının kapsamlı bir savaş olduğunu kesin bir biçimde vurgulamak istedi. Nitekim İranlı yetkililer hedeflerinin İsrail’e büyük bir darbe vurmaktan ziyade siyasi mesaj vermek olduğunun ancak İsrail’in İran içinde ya da dışında kendilerini hedef alması durumunda çok daha geniş ölçekli ve sert bir saldırıda bulunacağının altını çizdiler.

 

Yıllanmış İlişkiler

İsrail’in muhtemelen ABD’nin baskıları nedeniyle İran’a gürültülü bir misillemede bulunmaması, bunun yerine önceki saldırılarına benzer bir operasyon ile yetinmesi, yine İran’ın bu saldırıları küçümseyerek “konuşmaya değmez” bulması, şimdilik topyekun bir savaş ihtimalini azaltmış durumda. Yine de tarihsel süreklilik göz önüne alındığında iki ülke arasındaki gerilim, doğrudan karşılaşma haline dönüşmüş bulunuyor. Eğer ABD-İsrail ikilisi kendi uzun vadeli stratejileri açısından İran’ın bölgede oynadığı rolün zararlarının faydalarından fazla hale geldiğini düşünüyorlarsa gittikçe kızışan küresel ve bölgesel gerilim atmosferinde meseleyi kökünden çözmeyi düşünebilirler. 13 Nisan saldırısının gösterdiği temel bir husus, İran’ın tahriklere karşı soğukkanlılığının bittiği noktanın görülmüş olmasıdır. Dolayısıyla istenmesi durumunda geniş çaplı bir çatışma çıkarmak zor olmayacaktır. 13 Nisan’dan itibaren artış gösteren İsrail-Hizbullah çatışması ve 23 Nisan tarihinde Hizbullah’ın sınırdan 30 kilometre içeride Hayfa’daki yerleşim alanlarını vurması, buna mukabil İsrail’in Güney Lübnan üzerindeki hava saldırılarını çok daha kapsamlı hale getirmesi, tarafların tam ölçekli bir çatışmadan giderek daha az çekindiklerini gösteriyor. Bu durum, muhtemel Refah saldırısı ile eş zamanlı ya da hemen sonra Hizbullah ve İsrail arasında 2006’daki savaştan daha şiddetli bir çatışma çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Tarafların geçen 18 yıl içinde silah kapasitelerini ciddi ölçüde artırdıkları düşünüldüğünde bu seferki saldırının çok daha kanlı ve yıkıcı olacağını öngörmek mümkündür.

Lübnan’da başlayacak bir İran-İsrail dolaylı savaşının kısa sürede Suriye’ye sıçraması, şaşırtıcı olmaz. Suriye, İran açısından Lübnan cephesi için önemli bir stratejik derinlik ve insan gücü kaynağı anlamına geliyor. Suriye-İsrail-Lübnan üçgenindeki yoğun bir çatışma, ülkenin diğer bölgelerindeki askeri dengeleri de etkileyebilir. Irak-Suriye sınırı bu bağlamda özel önem kazanacak, bunun yanı sıra Şii milislerin İsrail’e yakın bölgelere kaydırılması durumunda terör örgütü YPG’nin ABD baskısıyla kara gücü olarak çatışmalara müdahil olması muhtemel hale gelecektir. Yine İdlip merkezli Esed rejimi muhaliflerinin fırsatı değerlendirme çabaları, Türkiye sınırındaki milyonlarca Suriyelinin de ateş hattında kalmasına neden olabilir. Türkiye açısından en uygun senaryo, muhtemel çatışmada taraflara eşit mesafede kalarak sınırlarında oluşturmayı planladığı 30 kilometre derinliğindeki güvenlik kuşağını tamamlamak olacaktır. Türkiye’nin karşı tarafta yer almaması adına taraflar böyle bir tavize sıcak bakabilir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası