Kriter > Dış Politika |

Lahey Zirvesi: Yeni NATO; Yeni “Soğuk Savaş”


Trump ve ABD'nin “Soğuk Savaş 2.0” stratejisinin sahaya sürüldüğü bu zirvede, ABD ile Avrupa arasındaki transatlantik bağlar yeniden şekillenirken, ittifak içinde ciddi kırılmalar da gözlemlendi. Zirve boyunca Genel Sekreter Rutte'nin söylemleri, Trump’ın 2020’lerde şekillendirdiği “Önce Amerika” çizgisinin bir nevi NATO'nun kolektif ruhunun önüne geçtiği intibası uyandırdı. Anlaşılan o ki, NATO’nun geleneksel dengeleri, kişisel sadakat ve liderler arası pragmatik ilişkiler ekseninde yeniden inşa ediliyor, gözüküyor.

Lahey Zirvesi Yeni NATO Yeni Soğuk Savaş
Hollanda'nın Lahey kentinde düzenlenen NATO Zirve'sinde aile fotoğrafı çekildi. (TCCB / AA, 25 Haziran 2025)

24-25 Haziran arasında Lahey'de düzenlenen son NATO Zirvesi, yalnızca askeri stratejiler boyutuyla değil, aynı zamanda yeniden yapılanma sancıları çeken küresel sistem açısından adeta yeni Soğuk Savaş kodlarının yazıldığı bir sahneye de dönüştü. Zirvenin en dikkat çekici noktalarından birisi NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin zirveden çıkması beklenen sonuçlara yönelik olarak diplomatik esneklik odaklı bir süreç yönetmekten çok, adeta Trump’ın direktiflerine sadakatle uyulması üzerine şekillenen bir tutum sergilemesiydi. Trump ve Beyaz Saray’daki ekibinin temsil ettiği ABD'nin “Soğuk Savaş 2.0” stratejisinin sahaya sürüldüğü bu zirvede, ABD ile Avrupa arasındaki transatlantik bağlar yeniden şekillenirken, ittifak içinde ciddi kırılmalar da gözlemlendi.

 

Büyük Sınav: İttifakın Kurumsal Yapısının Geleceği

Mark Rutte’nin Genel Sekreterlik görevine gelmesiyle birlikte NATO'nun kurumsal reflekslerinden çok, Washington merkezli beklentilere uyumlu bir söylem geliştirdiği gözlemlenmekteydi. Rutte'nin Trump’a hitaben kullandığı “babacık” benzeri ifadeler, uluslararası çevrelerde nezaket sınırlarını zorlayıcı yönünün yanı sıra, NATO içinde güç ilişkilerinin değiştiğinin de belirtisi olarak yorumlandı. Zirve boyunca Rutte'nin söylemleri, Trump’ın 2020’lerde şekillendirdiği “Önce Amerika” çizgisinin bir nevi NATO'nun kolektif ruhunun önüne geçtiği intibası uyandırdı. Anlaşılan o ki, NATO’nun geleneksel dengeleri, kişisel sadakat ve liderler arası pragmatik ilişkiler ekseninde yeniden inşa ediliyor gözüküyor. Genel Sekreterin Trump’a Lahey’e geliş yolunda attığı hayli samimi, diğer üye ülkeleri belirli ölçüde rencide edebilecek mesajın içeriği de bir ölçüde bu yorumları doğrular nitelikteydi.

Uluslararası siyaset ve güvenlik alanının öne çıkan düşünce kuruluşları ve uzmanları, son Lahey Zirvesi ile birlikte NATO’nun, kurulduğundan bu yana en önemli yeniden kurumsallaşma ve reform sürecinden geçmesi nedeniyle, iki temel gerçekle acilen yüzleşmesi gerektiğini vurguluyorlar. Bu başlıklardan ilki, Avrupa’nın sorumluluk yüklenmesi. ABD’nin Asya’ya yönelmesiyle birlikte NATO’nun kültürel ve operasyonel olarak daha fazla Avrupa temelli olması gerektiği belirtiliyor. Avrupa’nın savunma yükünü üstlenmesi, savunma sanayi entegrasyonu ve komuta yapılarının güçlendirilmesi artık bir tercih değil “zorunluluk” olarak dikkat çekiyor. Bu temel gerçekler, Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinin tasarımı ve inşasında Türkiyesiz sonuç alınmasının mümkün olmadığı gerçeğini altı kalın bir çizgiyle çizilecek şekilde öne çıkarıyor.

NATO’nun pek çok ülkesi açısından, yüksek savunma harcaması hedeflerinin hâlâ yüzeysel kaldığı; asıl önemli olanın harcamaları stratejik kapasiteye dönüştürmek olduğu tartışılamaz bir tespit. NATO’da son dönemde derinleşen kurumsal entegrasyon eksikliği, yalnızca para harcamakla değil bunun da ötesinde; yetkinlik, ortak eğitim, lojistik, ortak savunma sanayii politikaları oluşturmak üzerine odaklanmayı gerektiriyor. Yine uzmanlar, savunma harcamalarının anlamlı olabilmesi adına savunma sanayii entegrasyonu ve inovasyonunun NATO gündeminin merkezine taşınması gerektiğini hatırlatıyorlar. NATO üyesi ülkeler arasında ortak AR-GE, tedarik zincirleri ve üretim altyapısını güçlendirmek, yeni hedeflere ulaşmanın kilit ayağını oluşturuyor. Bunun için de müttefiklik ilişkilerinde ön yargıların, çifte standartların, samimiyetsizliğin bir kenara bırakılması ve söz konusu hedeflere inançla odaklanılması gerekiyor.

2029’da gözden geçirilecek ve 2035’e kadar ulaşılması planlanan “yüzde taahhüdü”, NATO’nun kurumsal hafızasında, yeni tarzda bir “Uzun Soluklu Kurumsal Yol Haritası” (UKOH/ULR) gerektiren, tekrarlanabilir, hesap verebilir bir planlama sistemine de kapının aralanmasını icap ettiriyor. Yine, uzman kuruluşlar, Trump’ın inişli çıkışlı tutumu nedeniyle ABD’nin liderliğinin belirsizliğinin, ABD’nin Avrupa’da görev gücünü azaltma eğiliminin NATO’nun Avrupa merkezli savunma kabiliyetlerini kurumsallaştırmasının ne kadar elzem olduğunu teyit etmekte. Bu konu asla sadece savunma harcamalarını artırmak olarak okunmamalı.

Bunun da ötesinde, NATO üyesi Avrupa ülkeleri, kendi aralarında hızlı karar mekanizmalarını geliştirmeye, stratejik otonomi ve operasyonel dayanıklılık altyapısını güçlendirmeye şiddetle ihtiyaç duymaktalar. Son bir nokta olarak, ABD askeri varlıklarının Çin’le uzun soluklu bir mücadele adına Asya-Pasifik’e kayması halinde, Türkiye ve Birleşik Krallık gibi ülkelerin Avrupa bazlı olarak NATO içi komuta-kontrol, istihbarat ve gözetleme (C4ISR) yeteneklerini güçlendirmesi, hayati önem taşıyacak. Zirveyle aynı dönemde Birleşik Krallık’ın yayınlanan raporunda Türkiye ile stratejik iş birliğinin hızla derinleştirilmesi ifadesinin ne anlama geldiği bu sayede daha net anlaşılmış oluyor. Bu adımlar, ittifakın iletişim ve erken uyarı sistemlerinin teknik bir temele oturtulması anlamına geliyor.

 

Askeri Harcamalarda “1949 Ruhu”na Dönüş

Trump’ın zirve öncesinde, NATO ülkelerinin milli gelirlerinin yüzde 2’sini değil, yüzde 5’ini savunmaya ayırmasını talep etmekte olduğu herkesin malumuydu. Trump, esasen NATO’nun 1949-1980 dönemindeki harcama paradigmasını, bir anlamda geri çağırıyor. O dönemde bir önceki Soğuk Savaş’ın şiddeti, üye devletleri yüksek askeri harcamalara mecbur bırakmıştı. Bugünse Trump, ekonomik dar boğazlar ve sosyal devlet harcamalarına dair taleplerle yüz yüze olan Avrupa ülkelerine, yeniden önceki Soğuk Savaş harcama modelini kabul ettirmek istiyor. Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkeler bu talepler karşısında iç siyasetlerinde zorluklar yaşarken, Ukrayna Savaşı’ndan dolayı yeterince huylanmış olan Baltık ülkeleri ve Polonya gibi doğu kanadı üyeleri, ABD çizgisine doğal olarak daha yakın duruyorlar.

İspanya, Belçika ve Hollanda ise başlangıçtan itibaren bu yüzde 5 oranına açıkça itiraz etmişlerdi. Bilhassa, ülkesinin yoğun itirazları nedeniyle İspanya Başbakanı Sanchez’in zirve süresince bir ölçüde yalnız bırakılması, bu süreçte Erdoğan’ın kendisine diplomatik yakınlık göstermesi dikkat çekti. Zirvenin son gününde ise üç ülke de kademeli artış ve savunma içeriği koşuluyla uzlaşıya ikna edildiler. Avrupa'nın bu hedeflere ulaşmasının önünde elbette ciddi ekonomik ve yapısal engeller bulunuyor. Uluslararası düşünce kuruluşlarının analizleri; Avrupa ülkelerinin halihazırda yaşlanan nüfus nedeniyle artan sosyal güvenlik ve sağlık harcamalarıyla bütçe baskısı altındayken, savunma harcamalarını GSYH'nin yüzde 5'ine çıkarmalarının, çoğu ülke için şimdilik gerçekçi gözükmediği yönünde. Uluslararası düşünce kuruluşları, bu ölçekteki harcamaların ancak savunmanın “Avrupa kamu malı” olarak ortaklaşa finanse edilmesiyle mümkün olabileceğini vurguluyorlar. AB ülkelerinin ortalama askeri harcama oranı, şu an için yüzde 1,8 düzeyinde ve yüzde 5 hedefi, yıllık 900 milyar avroluk savunma bütçesi anlamına geliyor.

Bu düzeye ulaşmak, bilhassa yüksek kamu borcu olan Avrupa ülkeleri için yeni vergiler, sosyal harcamalarda kesintiler ya da daha fazla borçlanma ile mümkün olabilir gözüküyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ile Avrupa’da askeri harcamalar yüzde 17 artarak 693 milyar dolara ulaşsa da, bu kaynak artışının savunma kapasitesine dönüşebilmesi için üretim altyapısı ve nitelikli insan kaynağında büyük bir genişleme gerekiyor. Uzmanlar, bu hedefin siyasi meşruiyet kazanabilmesi için Avrupalı liderlerin kamuoyunu ikna etmesi gerektiğini vurguluyorlar. NATO zirvesinde tartışılan yüzde 5 hedefi, hem ekonomik hem de toplumsal olarak Avrupa’nın sınırlarını zorlayan, iddialı ve çok boyutlu bir meydan okuma niteliğinde.

Bilhassa Batı Avrupa ülkeleri, savunma harcamalarının GSYH’ye oranının yüzde 2’den yüzde 5’e çıkarılması hususunda itirazlarını dile getirmiş olsa da, Trump’ın kararlılığı karşısında, savunma harcamalarını ciddi oranda artırmayı taahhüt etmek durumunda kaldılar. Trump açıkça, Avrupa’ya “kendiniz için büyük tehdit olarak gördüğünüz Rusya’ya karşı sizleri korumaya devam etmemi istiyorsanız pamuk eller cebe, ya da artık yalnızsınız” dedi. NATO Genel Sekreterliği’nin Rusya tehdidinin önümüzdeki 5 yılda Ukrayna’yı da aşarak Avrupa’nın bütünü için bir tehdit potansiyeli taşıdığı yönündeki raporu da etkili olmuştur hiç kuşkusuz. Unutmayalım, 1950 ile 1990 arasında, azalarak da olsa Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’nın savunma harcamalarının GSYH’ye oranı yüzde 12 ile yüzde 3,5 arasındaydı. Sonra hızla yüzde 2’lere gerilemişti.

NATO ülkelerinin savunma harcamaları, AA İNFO
NATO zirve bildirisine göre, müttefikler temel savunma harcamalarına ayırdıkları payı 2035'e kadar gayri safi yurt içi hasılalarının yüzde 5’ine çıkarmayı kabul etti. (Elif Acar / AA, 25 Haziran 2025)

 

Yeni Soğuk Savaş’ta Bu Defa Hedef Rusya ve Çin mi?

Bir süredir yazılarımızda Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayıp, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla tamamlandığı ifade edilen Soğuk Savaş döneminin Washington’daki bir grup elitist siyasetçi ve bürokrat tarafından bilhassa sonlandırılmadığını ifade etmekteydik. Bir tarafta neocon, diğer tarafta neoliberal “uç” demokrat elitistler eliyle Soğuk Savaş döneminin kara propaganda ve operasyon kurumları, aparatları bilinçli bir şekilde ayakta tutulup, 2000’lerde birçok ülkeye karşı dezenformasyon ve iç karışıklık oluşturma amaçlı olarak kullanıldı. Trump ilk başkanlık döneminde bu sürece son vermeye, Pentagon’u hizaya getirmeye çalışsa da politik gücü yetmedi. Ancak ne zaman ki ikinci kez daha güçlü bir şekilde başkan seçildi, bir önceki Soğuk Savaş döneminin yozlaşmış kurum ve aparatlarını başarabildiği ölçüde devre dışı bıraktı veya çanlarına ot tıkadı.

Lahey’de gerçekleşen son NATO Zirvesi, bu yönüyle ikinci “Soğuk Savaş” döneminin, bir başka ifadeyle “yeni” Soğuk Savaş döneminin de ilanıdır. Çünkü, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, Atlantik İttifakı’nın Avrupa cephesinde gözlenen gevşeme ve kaypaklık, askeri caydırıcılık zafiyeti; 1990’larda Ruanda Katliamı, dağılmış eski Yugoslavya’da Srebrenitsa Katliamı gibi hatırlamak dahi istemediğimiz insanlığın yüz karası trajedilerde, Avrupa’nın askeri varlığının acziyet içindeki hali utanç vericiydi. Dünyanın pek çok noktasındaki iç kargaşa ve insanlık dramlarında NATO’nun en güçlü iki ordusu ABD ve Türkiye’nin müdahaleleri ile pek çok insanlık dramına son verildi. Bu nedenle, ikinci kez ve daha güçlü bir şekilde seçilmiş olan Trump, “ya caydırıcılık gücü katlanmış bir NATO, ya da biz yokuz” dedi.

1991 sonrası askeri caydırıcılığını tahkim etmeyi sürdüren; bilhassa son 15 yıl tarihi adımlar atan Türkiye, NATO’nun en vurucu kabiliyete sahip ilk 3 ülkesi arasında her daim yer almayı sürdürdü. Üstelik, terörle mücadelesinde 5. Maddeye rağmen yalnız bırakılmasına ve savunma sanayii ürünlerinin ticaretine yönelik engellere rağmen. Bu nedenle, Erdoğan, son Lahey zirvesi NATO üyesi ülkeler için yeni bir anlayışın başlangıcı ise ittifak belgelerine Türkiye olarak savunma ürünleri ticaretinde engellerin amasız, fakatsız kaldırılmasına yönelik anlayışın yansıtılmasına öncülük edilmiş olmasının önemine değindi. Erdoğan, terörizmin NATO’nun iki temel tehdidinden birisi olmasına rağmen, mücadelenin ancak müttefiklerin samimi dayanışması ile başarılabileceğini, bu nedenle zirve bildirisine bu tehdidin yansıtılmasını da sağladıklarını ifade etti. Türkiye’nin, NATO ve Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisinde çok daha kritik önemde roller üstleneceği bir döneme giriyoruz. “Yeni” Soğuk Savaş döneminin ipuçlarını takip ederken, yeni hedeflerin aynı anda Rusya ve Çin olup olmayacağı da merak ediliyor.

Lahey Zirvesi’yle birlikte, NATO’nun hedef tahtasında yalnızca Rusya değil artık Çin de yer alıyor. Bununla birlikte ABD, ne Birleşik Krallık’ı ne de Avrupa Birliği’ni Çin'in küresel güvenlik tehdidi olduğu konusunda tam anlamıyla ikna edebilmiş değil. Pek çok AB ülkesi, Çin’le olan ekonomik bağları nedeniyle mesafeli davranmayı sürdürüyor. Bu durum, NATO’nun ortak tehdit tanımı konusunda derin bir kriz yaşadığını da gösteriyor. NATO’nun genişleme politikasıyla Rusya’yı çevreleme stratejisi artık yeterli görülmüyor; Çin karşısında ortak bir duruş ise şimdilik yok. Trump’ın Rusya’ya yönelik yumuşak söylemleri ve Ukrayna savaşını hızlıca sona erdirme çabaları, stratejik bir manevranın da habercisi olabilir.

Trump, Rusya’nın Çin’e olan stratejik bağımlılığını kırmak istiyor. Bu nedenle Ukrayna savaşını sona erdirmek; Rusya’yı tekrar Batı sistemine kısmen entegre etmek ve Çin’den uzaklaştırmak adına bir araç olarak görülüyor. Bu yaklaşım, NATO içinde bazı üyeler tarafından kuşkuyla karşılanıyor. Ancak Trump’ın, yeni bir Minsk Anlaşması benzeri çözüm önerileriyle Rusya ile kapalı kapılar ardında bir anlaşma zemini aradığı görülüyor. Tüm bu stratejik manevralar içinde, ABD’nin Çin’e yönelik politikası, yalnızca güvenlik tehditleri üzerinden değil, aynı zamanda ticari beklentilerle de şekilleniyor. ABD’nin Çin’le 100 ila 150 milyar dolarlık yeni enerji ihracatı anlaşmalarının peşinde olduğu artık bir sır değil. Bu, Pentagon’un Çin’e dair askeri tehdit analizleri ile Amerikan iş dünyasının ekonomik çıkarları arasında ciddi bir çelişki oluşturmakta. Bu nedenle ABD, Çin’i hem stratejik rakip hem de dev bir müşteri olarak konumlandırmak gibi çelişkili bir pozisyon içinde.

Lahey Zirvesi, NATO’nun artık klasik güvenlik ittifakından çok, büyük güçler arasında pazarlıkların yapıldığı bir platforma dönüştüğünü gösterdi. Adeta yeni bir Soğuk Savaş kurgulanıyor; ancak 80 yıl sonra, bu defa daha karmaşık, daha çok aktörlü ve daha yoğun ekonomik bağımlılıklarla örülü bir dünyada. ABD, her cephede kazanmak istiyor. Ama aynı anda her cepheye yetişmenin imkansızlığıyla da karşı karşıya. Avrupa ise hâlâ net bir karar vermiş değil. 2025 NATO Zirvesi, bu yönüyle bir kırılma anı; belki de gelecekte Soğuk Savaş 2.0’ın başlangıç noktası olarak anılacak. Bu nedenle, Türkiye’nin ev sahipliğinde 2026’da gerçekleşecek NATO Zirvesi 2025’ten de daha kritik, tarihi kararların alınacağı, bütün dünyanın nefesini tutarak takip edeceği bir zirve olacak.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası