Kriter > Siyaset |

Türk Parlamentoculuğunun 150 Yılı


2018’de başkanlık sistemini temel alan cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş, kanun teklif etme tekelinin TBMM’ye verilmesi ve hükümetin Meclis çoğunluğuna varoluşsal bir ihtiyacının kalmaması sebebiyle “etkin parlamento” hedefi için bir fırsat penceresi açtı. Bu fırsatın tam anlamıyla hayata geçirilmesi için önümüzdeki dönemde yapılması gereken Meclisin parlamenter sistem alışkanlıklarından bütünüyle sıyrılıp, yasama ve denetim kapasitesini güçlendirecek yeni bir iç tüzük kabul etmesidir.

Türk Parlamentoculuğunun 150 Yılı
(Osmancan Gürdoğan / AA, 26 Ekim 2023)

Her ne kadar darbeler ve kurumsallaşmış vesayet olgusu gibi bazı faktörler, Türkiye’de çoğulcu demokrasinin gelişimini olumsuz etkilemişse de azımsanamayacak kadar derin bir anayasa, parlamento ve seçim birikimine sahip olduğumuz gerçeği yadsınamaz. İlk anayasamız Kanunuesasi’nin 1876’da yürürlüğe girişi, dünyadaki ilk anayasacılık dalgasına tekabül eder. 1876 Kanunuesasi’si, 1841 Belçika, 1848 İsviçre, 1848 İtalya, 1887 Hollanda ve 1889 Japonya anayasaları gibi (1787 ABD Anayasası ile başlayan ve 1925’e kadar sürdüğü düşünülen) bu ilk dönemde yapılmıştı.

Osmanlı-Türk toplumunun seçim mefhumu ile tanışması da yine görece erken denilebilecek tarihlerde gerçekleşmişti. Muhassıllık meclislerini bu konuda bir ilk olarak zikredebiliriz. Tanzimat reformlarının bir parçası olarak toplanacak vergi miktarını belirlemek üzere her sancakta kurulan bu meclisin altı üyesinin, yöre halkının ileri gelenleri arasından seçilmesi usulü benimsenmişti. Muhassıllık seçimlerini 1864’te kurulan vilayet idare meclisi seçimleri takip etmiştir[1].

 

Osmanlı Tecrübesi: Meclis-i Umumi

1876 Kanun-i Esasi ile birlikte Türk hükümet geleneğinde ilk kez merkezi idare içinde yasa yapma iktidarını kullanan (ve bugünkü manada genel oy ilkesine dayanmasa da Mebusan Meclisi’nin seçimle belirlendiği) iki kamaralı bir parlamento (Meclis-i Umumi) ortaya çıkmıştır. Bu manada anayasa ve halkoyuna dayanan parlamento fikrinin Türkiye’deki seyrinin, Avrupa’daki gelişmelerle paralellik arz ettiğini söyleyebiliriz.

Fakat ilk parlamento, pek uzun ömürlü olmadı. Meclisi Umumi 1877-1878’de toplam beş aylık bir çalışma devresinin[2] ardından 93 Harbinin ortaya çıkardığı koşullar ve “Osmanlı toplum ve devlet yapısının henüz parlamentolu bir siyasi yapıya hazır olmadığı” gerekçeleriyle Sultan İkinci Abdülhamid tarafından ve kendi ifadesiyle “geçici olarak” tatil edildi[iii].

Çok kısa sürse de Kanuniesasi ve Meclis-i Umumi Türkiye’nin mutlakiyetten sınırlı iktidara geçiş sürecini başlatan tarihi bir dönüm noktasıdır. Sultan, teşrii salahiyetini, ilk kez bir şekilde halka dayalı bir parlamentoyla paylaşmak durumunda kalmıştı. Farklı din ve etnik kökenden milletvekilleriyle İmparatorluğun tüm unsurlarını temsil eden bir yasama organı oluşmuştu. Hatta o kadar ki din bazında Müslüman vekiller çoğunluğu oluştursa da etnik bakımdan Türk mebuslar azınlıkta kalmıştı[iv]. Kısa ömrüne rağmen iki ayrı yasama döneminden oluşan 1877-78 Meclisi, hükümeti ciddi şekilde denetlenmeye çalışmış, getirilen eleştiriler sonucu sadrazamın azlini dahi sağlayabilmişti.[v]

30 yıllık aranın ardından 1908’de Osmanlı Devleti yeniden meşruti monarşiye döndü ve seçimler yapılarak parlamento toplandı. Kanuniesasi’deki kapsamlı değişiklikler ile gerçek bir parlamenter monarşi ihdas edildi. 1908, 1912, 1914 ve 1919’da dört seçimin yapıldığı İkinci Meşrutiyet döneminde parlamento faaliyetleri; siyasi bunalım, savaş, hükümet darbesi ve ayaklanmaların gölgesinde kaldı. Ancak 1908-1912 Meclisi, milli egemenlik ilkesine göndermelerde bulunulması, müzakere kabiliyetinin ve çok sesliliğin güçlü olması bakımından kendisini izleyen yasama dönemlerinden ayrışacaktır. Ayrıca bu dönemin Türk siyasal tarihindeki en önemli hususiyetlerinden biri de çok partili demokrasinin ilk örneklerinin verilmiş olmasıdır.[vi] 1912 sonrası Meclislerinin kaderini ise İttihat ve Terakki yönetimi ile Birinci Dünya Savaşı tayin etmiştir.

 

Milli Mücadele ve Gazi Meclis

Türk parlamentoculuğu için milli mücadele ile yeni ve takdire şayan bir dönem başlamıştır. 28 Ocak 1920’de son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı Misak-ı Milli’yi kabul ederek vatanın bölünmezliği temelinde İstiklal Savaşının hedeflerini çizmişti. İstanbul’un işgali ve Meclisi Mebusan’ın feshini takiben Ankara’da gerçek bir kurucu meclis hüviyetinde olan Büyük Millet Meclisi (BMM) açılmıştı. Osmanlı parlamentosundan gelen ve yeni seçilen mebusların katılımıyla faaliyete geçen bu meclis, yasama ve yürütme yetkilerini bünyesinde toplayarak bağımsızlık mücadelesine önderlik etmeye başladı. Böylece dünya tarihinde belki de ilk ve son kez bir ulusal kurtuluş hareketi, halk iradesine dayanan bir parlamento tarafından sevk ve idare ediliyordu. BMM bir yandan tek tek seçtiği bakanlar ve ordu vasıtasıyla milli mücadeleyi yönetirken diğer yandan ülke yönetiminin gerektirdiği adli, mali ve askeri yasal düzenlemeleri hayata geçirmiş ve 20 Ocak 1921’de çerçeve bir anayasa niteliğinde olan 85 Sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu kabul etmişti.

Vatanın kurtarılması ortak paydasında buluşulmakla birlikte BMM’de etkili bir muhalefet de vardı ve bu anlamda demokratik devlet idealinin çarpıcı bir örneğini teşkil ediyordu[vii]. Birinci Meclis döneminde icra vekilleri heyeti yani hükümet etkili bir parlamenter denetime tabi tutulmuş, toplam 72 gensoru önergesi verilmiş ve hatta görevi suistimal ettiği gerekçesiyle Şeriye Vekili Vehbi Efendi’nin bakanlığı düşürülmüştü[viii].

Erdoğan Mecliste
(TCCB/Murat Çetinmühürdar / AA, 1 Ekim 2023)

 

Parlamenter Rejimin Handikapları ve Meclis

İkinci Meclis ise artık kurtuluş değil kuruluş gündemiyle çalışmış ve Cumhuriyetin ilanı ve 1924 Anayasası’nın kabulü ile rejim ve hükümet sistemi tartışmalarını nihayete erdirmişti. Normatif düzeyde siyasal sistemin merkezi meclis olsa da 1923’ten 1946’ya dek tek parti idaresinin hakim olması, demokratik bir parlamento uygulamasına olanak vermedi. 1946 ile birlikte çok partili siyasal hayatın başlaması ile Meclis’te muhalefet partisi olgusu yeniden hayata geçti, ancak 1924 Anayasası’nın anayasal demokrasi standartlarını karşılamaktan uzak yapısı nedeniyle uygulama çoğunlukçu demokrasi şeklinde gerçekleşti.

Cumhuriyetin 1946 sonrası döneminde, hükümet rejimi olarak, parlamenter sistem uygulanmış fakat Meclis; askeri müdahaleler, siyasi parti sisteminin parçalanması ve iktidar partilerinin Meclis’teki disiplinli çoğunluklarının tesiri altında yasama ve denetim fonksiyonlarını gereği gibi yerine getirememişti. 27 Mayıs 1960 darbesinden itibaren TBMM, bir yandan askeri vesayetle kısıtlanmış bir şekilde faaliyet gösterirken diğer yandan çoğunlukla istikrarlı hükümetler de kuramamıştı.

1961 ile 1980 arasında 18 hükümet kurulmuştu. Neredeyse her yıl yeni bir hükümet iş başı yapıyordu. 12 Eylül sonrası 1982 Anayasası dönemindeki görünüm de farklı değildir. 1983’ten 2002’ye kadar geçen 19 yılda 13 hükümet kurulmuş, hükümetlerin ortalama görev süresi bir buçuk yıl olmuştu. Özal hükümetleri sonrasında ise bu süre bir yıla kadar düştü. TBMM’nin hükümet istikrarını yakalayabilmesi ancak AK Parti’nin halk tarafından açık oy oranı üstünlüğüyle birinci parti haline getirilmesi sayesinde mümkün olabildi.

Ancak bu durum parlamenter sistemin önemli bir handikabını da açığa çıkarıyor. Seçmenler milletvekili seçimlerinde bir parti lehine ciddi oranda bir konsensüs sağlayamadığı takdirde hükümetin kurulması, Meclisteki koalisyon görüşmelerinin kaderine terk ediliyor. Ve bu Türkiye gibi siyasetin parçalı ve siyasi partiler arasındaki bölünmelerin ideolojik ve kültürel ayrımlar sebebiyle derin olduğu ülkeler açısından hiç de kolay bir süreç olmuyordu.

Ayrıca hükümetin iki aşamalı bir seçimle belirlenmesi yani halkın meclisi, meclisteki partilerin de hükümeti belirlemesi, seçmen iradesinin hükümetin oluşumuna ancak dolaylı bir şekilde katılması anlamına geliyordu. Nitekim 1977’de Türk siyaset tarihine Güneş Motel olayı olarak geçen ve bazı eski Adalet Partili milletvekillerinin bakanlık karşılığında CHP hükümetinin kuruluşuna destek vermeleri hadisesinin de gösterdiği üzere halkın hiç arzu etmediği koalisyon hükümetlerinin kurulması veya düşürülmesi sürpriz değildi.

Parlamenter sistemin önemli bir başka dezavantajı da yasama ve yürütme düzleminde kuvvetler ayrılığının etkisini yitirmesidir. Bu kaçınılmaz bir sonuçtur; zira hükümet Meclis çoğunluğu tarafından kurulur. Aynı çoğunluğun kendi kurduğu hükümeti bir de parti disiplini gerçeği göz önüne alındığında denetlemesini ya da hükümetin rızası hilafına yasa çıkarmasını beklemek naif bir temenniden ibarettir.

Türkiye’deki pratik de bu durumu teyit etmiştir. Parlamenter sistem döneminde kanunlar büyük çoğunlukla Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanan tasarılara dayalıydı. Yani yasama faaliyeti hükümet tarafından domine ediliyordu. En etkili denetim aracı olarak kabul edilen gensoruya ilişkin istatistiklerinin açığa çıkardığı üzere, denetimdeki vaziyet de hiç parlak değildir. 1920’den 2017’ye kadar toplam 494 gensoru önergesi verilmiş buna karşılık güvensizlik oyuyla düşürülebilen bakan ve hükümet sayısı dörtte kalmıştır.[ix]

 

Cumhurbaşkanlığı Sisteminden Beklentiler

2018’de başkanlık sistemini temel alan cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş ise kanun teklif etme tekelinin TBMM’ye verilmesi ve hükümetin Meclis çoğunluğuna varoluşsal bir ihtiyacının kalmaması sebebiyle “etkin parlamento” hedefi için bir fırsat penceresi açtı. Bu fırsatın tam anlamıyla hayata geçirilmesi için önümüzdeki dönemde yapılması gereken, Meclisin parlamenter sistem alışkanlıklarından bütünüyle sıyrılıp yasama ve denetim kapasitesini güçlendirecek yeni bir iç tüzük kabul etmesidir.

İç tüzük ve yeni anayasa çalışmaları kapsamında yürütme organının Meclis nezdinde kamuoyuna karşı hesap verebilirliğini güçlendirecek (hükümet temsilcilerinin parlamento komisyonlarında mutat şekilde dinlenmesi, araştırma komisyonlarının kuruluşunun kolaylaştırılması ve yetki alanının genişletilmesi gibi) düzenlenmeler, en yüksek kamusal müzakere ve karar organı olan TBMM’nin etkinliği ve “iyi yönetimin” hayata geçirilmesi adına son derece olumlu neticeler doğuracaktır.

Ayrıca milletvekillerini seçmen nezdinde ve parti genel merkezleri karşısında güçlendirecek; daraltılmış seçim çevreleri uygulaması ya da halkın milletvekillerini geri çağırması ve halkın kanun teklifi vermesi gibi doğrudan demokrasi araçlarının kabul edilmesi de yapılacak reformlar kapsamında değerlendirilebilir. Böylece cumhurbaşkanlığı sisteminin sağladığı hükümet istikrarı garantisinden faydalanarak yasama-yürütme ayrılığı güçlendirilebilir.

 

[1] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, (İletişim Yayınları, İstanbul: 2005), s. 162.

[2] Bülent Tanör, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, (Yapı Kredi Yayınları, İstanbul: 2017), 2017, s. 155.

[iii] Yusuf Tekin ve İrşat Sarıalioğlu, “Meşveret-Meşrutiyet-Demokrasi Tartışmaları Çerçevesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda İlk Seçim ve Parlamento”, Yüzüncü Yılında TBMM Cilt 1, ed. Yusuf Tekin, (TBMM, Ankara: 2020), s.50.

[iv] Ergun Özbudun, The constitutional system of Turkey: 1876 to the present. (Palgrave Macmillan, New York: 2011), s, 3.

[v] Tanör, 158.

[vi] H. Aliyar Demirci, “Meşrutî Demokrasi: Dört Seçim, Dört Meclis (1908-1920)”, Yüzüncü Yılında TBMM Cilt 1, ed. Yusuf Tekin, (TBMM, Ankara: 2020), s.79, 95.

[vii] Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, (Yetkin Yayınları, Ankara: 2020), s. 27.

[viii] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, C. 29, İçtima Senesi 4, Yirmi İkinci İçtima, s. 31.

[ix] “Gensoru önergeleri amacı dışında kullanılıyor”, Anadolu Ajansı, 29 Mart 2017.

 

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası