Modern siyaset bilimi ve demokrasi teorisi literatüründe, demokrasilerin çöküşüne veya gerileyişine dair anlatılar incelendiğinde, darbelerin bu anlatılardaki rolünün son derece azaldığı veya bu anlatılardan büyük ölçüde çekildiği görülmektedir. Darbe sayılarında yaşanan niceliksel düşüşün bu çekilmedeki etkisini yadsımak mümkün değildir. Nitekim halen çeşitli ülkelerde darbeler veya darbe girişimleri yaşanmasına rağmen (özellikle Sahel bölgesindeki kırılgan rejimlerde son yıllarda peş peşe darbeler gerçekleştiği görülmektedir) darbelerin modern toplumlarda sayısal olarak azaldığı bir vakıadır. Bu hususta özellikle 1960'lar ve 70'lerde ortalama yılda 15-20 darbe ve darbe girişiminin yaşandığı, günümüzde ise bu sayının çoğu yıl tek haneye gerilediği görülmektedir.
Soğuk Savaştaki yapısal ortamın dönüşümünün bu azalışa katkı sunduğunu söyleyebiliriz. Soğuk Savaş döneminde büyük güçlerin vekâlet mücadelesinin bir aracı olarak görülen darbeler, iki kutuplu mücadelenin bir uzantısı olarak destek bulmaktaydı. Bu dönemde darbelere dışsal destek sağlayan aktörler, askeri vesayet odaklarını cesaretlendirmekte ve hatta onlara alan açmaktaydı. Ancak özellikle 2000’lere gelindiğinde askeri darbeler ile iktidar değişimi gibi pratikler arkaikleştiği için bu yöntemlere yönelik küresel destek de kısmen azalmıştır. Ve böylece darbeler, modern demokratik gerileme veya çöküş anlatılarında artık yer bulamamaya başlamıştır. Kısacası eskiden demokratik çöküşlerin merkezinde yer alan darbeler bugün artık bu literatürün ortak paydası değildir.
Darbe sayısındaki niceliksel düşüşü ve kaybolan etkisini açıklamada, küresel siyaset ortamının dönüşümüne paralel olarak iki temel gerekçelendirme daha yapabiliriz.
İlkinde siyasal sosyalizasyon sürecinin etkisi görülmektedir. Modern toplumların demokrasiyi ve demokratik süreçleri içselleştirmesiyle beraber darbelerin toplumsal meşruiyetini yitirdiğini söylememiz mümkündür. Toplumların geçirdiği uzun demokrasi tecrübesi ve bu süreçte yerleşen siyasal sistem ve kurumsal kültür neticesinde belirli bir toplumsal olgunluğa erişilmiş, her toplumda iktidar değişimine yönelik pratikler belli bir düzeyde yerleşmiştir. Bu bağlamda darbeler ve benzeri seçim dışı iktidar değişim yöntemleri, demokratik zihinlerde gayrimeşru yöntemler olarak yer etmiştir.
İkincisi ise siyasal sistemlere yönelik tehditlerin çeşitlenmesinden kaynaklanmaktadır. Silahlı ve silahlı olmayan yöntemleri birleştirerek başvurulan hibrit tehditler (dezenformasyon, siber saldırılar, yapay zekâ ve bilgi teknolojilerinde yaşanan değişim ve dönüşümden kaynaklı tehditler) ilk olarak darbelerin yerini alarak vesayet odakları açısından yöntemin çeşitlenmesini sağlarken ki bu anlamıyla askeri darbelerin yerini modern darbe biçimlerinin aldığını ifade edebiliriz. Bu hususta seçim dönemlerinde veya afet/kriz anlarında dezenformasyon yoluyla iktidarları yıpratma siyaseti izleyen hibrit tehditlere rastlamak mümkündür. İkinci olarak da bu tehditler demokrasilere yönelik tehdit alanlarının çoğalmasına ve dolayısıyla inceleme sahasının bu alanlara kaymasına neden olarak darbelerin göreli olarak etkisini yitirmesine neden olmuştur.
Dolayısıyla darbeler veya darbe girişimleri eskiyip, gayrimeşrulaşırken diğer tehditler karşısında etkisiz bir iktidar değiştirme veya etkileme pratiği olarak görülmekte ve modern demokratikleşme tartışmalarındaki kapsamı daralmaktadır.
15 Temmuz Hain Darbe Girişiminin Önemi
Bu iki gerekçelendirme teorik bir soyutlama değildir. Aksine Türkiye'nin 15 Temmuz gecesi, tam da bu gerekçelendirmelerin ete kemiğe büründüğü, ama sonucun beklenenin tam tersi olduğu bir vakıadır. 15 Temmuz hain darbe girişimi, demokratik çöküşün değil demokratik direncin nasıl tahkim edildiğini anlatan örnek bir olaydır.
Bu hususta ilk olarak vurgulanmalıdır ki, 15 Temmuz hain darbe girişiminin bastırılması ve sokaklara çıkılması, darbelere karşı tarihsel bir bağışıklık kazanmış ve özellikle AK Parti döneminde vesayet odakları ile mücadele eksenindeki siyasal sosyalizasyon sürecini lideriyle birlikte hareket ederek pekiştirmiş kitlelerin, milli iradeye yönelik en temel tehdide verdiği doğrudan ve somut bir tepkiydi. Tam da bu bağlamda 2017 referandumu ve 2018 seçimleri bu somut tepkinin siyasal ve kurumsal bir çıktısıydı.
Bu noktada Türkiye siyaset ile ilgili eli kalem tutan hemen hemen herkes “neredeyse her 10 yılda bir darbelerle karşılaşmak” ifadesinin Türk siyasi hayatında sıklıkla karşılaşılan bir klişe olduğunu bilmektedir. Dolayısıyla aslında darbeler veya darbe girişimleri, değişen yöntemleriyle birlikte özellikle 2000’lere kadar iktidarları etkilemiş ve bu anlamda siyaset kurumunun üzerinde vesayet oluşturulmasını sağlamış araçlardı. AK Partili yıllar ise bu vesayet odaklarına karşı güçlü bir iktidar etrafında verilen mücadelenin tarihiydi. Nitekim 27 Mayıs’tan 12 Mart’a oradan 12 Eylül’e ve 28 Şubat’a uzanan 40 yıllık süreçte gerçekleşen darbeler ve sonrasında ihdas edilen mekanizmalar, siyaset kurumunun ve demokrasinin temelinde yer alan millet iradesini sakatlamıştır. Vesayet odakları, bu anlamda ilk karşı tepkisini 27 Nisan e-muhtırasında görmüş, ardından Gezi Parkı Şiddet Eylemleri, 17-25 Aralık yargı darbesi girişimi, MİT tırlarına yönelik operasyon, PKK terörü ve en sonunda 15 Temmuz hain darbe teşebbüsü olmak üzere çeşitli girişimler, karşılarında siyaset kurumunun ve millet iradesinin güçlü tepkisini bulmuştur. Burada karşılaşılan olgu, aslında millet iradesi temelinde gelişen politik hafızanın tezahüründen başka bir şey değildir.
Bu hafıza milletin, iradesine ve liderine sahip çıkmak için sokaklara çıkmasını, köprülerde kurşunlarla göğüs göğüse gelmesini, tankların altına yatarak ölümü göze almasının ve en nihayetinde demokratik kazanımlarını geri vermemek için direnç göstermesinin kaynağıdır.
Unutmamak gerekir ki darbelere dair politik sosyalizasyon, demokratik bir bilincin ortaya çıkmasını sağlasa da bunu devam ettirecek olan şey politik ve demokratik hafızanın devamlılığıdır. Darbelerle mücadele ve 15 Temmuz bağlamında sürdürülen sosyokültürel etkinlikler, bir anlamda bu hafızanın devamlılığını sağlayan ve yeni nesillere aktarmayı hedefleyen önemli araçlardan biridir.
Diğer yandan 15 Temmuz darbe girişimi bize öncesiyle ve sonrasıyla aslında hibrit tehditlerin önemini göstermektedir. 2013-2016 arası dönemde hedeflenen de bu hibrit tehditleri kullanarak darbe öncesinde siyasal ortamın hazır edilmesini sağlamaktı. Darbe sırasında ve sonrasında yayılan manipülatif ve dezenformasyon içeren haberler de aynı maksatla üretilmişti. Bugün halen diasporada yürütülen negatif propaganda ve dezenformasyonun da FETÖ’cüler tarafından üretildiği ve hibrit tehditlerin bir parçası olduğu unutulmamalıdır. Modern medya araçları ve sosyal medya üzerinden kitleleri manipüle eden, dezenformatik içeriklerle kışkırtan, muhalefet kisvesi altında iç barışımıza kasteden ve yurt dışındaki kamuoyunu aleyhimize şekillendirmek için çalışan FETÖ’cüler, kitle iletişim araçları vasıtasıyla 15 Temmuz sürecini devam ettirirken bu tehditlerle mücadele etmenin de ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Tüm bunlara rağmen darbelere yönelik dışsal destek bağlamında Batılı aktörlerin ihtiyatlı bir çizgiyi takip ederek Türkiye’deki kalkışma girişimine karşı “bekle-gör” siyaseti izlediği bilinmektedir. Hain darbe girişimine karşı tepki gösteren ülkelerin bu tepkisini ya çok geç saatlere bıraktığı ya da bu tepkiyi darbecilerin lehine yorumlanabilecek şekilde ve neredeyse darbe girişiminin bastırılmasını kınayacak minvalde verdikleri unutulmamalıdır. Bu durum 15 Temmuz hain darbe girişimine ilişkin olarak Batı’nın kendi çıkarları söz konusu olduğunda demokratik değerleri görmezden geldiğini ve seçici bir duyarlılık sergilediğini göstermektedir. Hatta bu seçici duyarlılığın oryantalist ve İslamofobik bir tutuma bürünerek tezahürünü görmek de mümkündür. En nihayetinde bu seçicilik, uzun yıllar Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Avrupa’nın iç siyasetine malzeme edilmesine yol açarken Türk dış politikasının da farklı bir bağlama evrilmesini doğurmuştur. Bugün Türkiye, stratejik açıdan özerk bir aktör olarak küresel ve Batılı aktörlerle karşılıklılık içerisinde, demokratik bir zeminde ve eşit bir ilişki kurmayı 15 Temmuz sonrası kurulan yeni sistem çerçevesinde başarmıştır.
Bu durum aslında küresel desteğin, gerekçelendirmede başarılı bir mücadelenin sergilenmediği noktada her zaman başvurulabilecek bir araç olarak görülmesi gerektiğini de ortaya koymaktadır. Dolayısıyla tüm toplumsal aktörler, darbelere ve bu tür vesayet odaklarına karşı siyaset kurumunun yanında ve hibrit tehditler karşısında dikkatli hareket ederek dış aktörleri de bu tür anlarda antidemokratik araçlara destek noktasında yalnızlaştıracaktır.
Buraya kadar ortaya konan gerekçelendirmeler, demokrasi teorisinde ve özellikle demokratik çöküş ile gerileme merkezli yaklaşımlarda darbelerin analitik rolünün nasıl ve neden azaldığını göstermeyi amaçlamaktadır. Ancak bu noktada vurgulanması gereken temel iddia, söz konusu gerekçelerin aslında 15 Temmuz'un önemini azaltmadığı, tam tersine artırdığı yönündedir. Zira darbelerin genel literatürden çekilmesine yol açan aynı dinamikler, 15 Temmuz'u istisnai ve açıklayıcı gücü yüksek bir vaka haline getirmektedir. Bu çerçevede 15 Temmuz, demokratik kazanımların bir bileşeni olarak yeniden konumlandırılmalı ve darbeler bir kez daha demokrasi teorisinin analitik alanına dâhil edilmelidir. Ancak bu kez darbelerin demokrasileri çökerttiği bir anlatı üzerinden değil, darbelerle mücadelenin demokrasiyi pekiştirdiği bir anlatı üzerinden. Dolayısıyla 15 Temmuz örneği, demokrasi teorisine, darbenin yıkıcı etkisinin değil, darbeye karşı direncin kurucu ve pekiştirici etkisinin bir vakası olarak yeniden yedirilmelidir.
Aslında Türkiye'nin tarihsel darbe tecrübesi ve 15 Temmuz'un öncesi ve sonrasıyla bütünlüklü hikâyesi, darbelerle mücadele anlatısının Türk siyaseti için neden merkezi olması gerektiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle 15 Temmuz'un 10. yılında olsak da, darbeler demokrasi ve siyaset bilimi literatüründeki yerini kaybetmemeli; sosyal bilimcilerin güncel bir inceleme sahası olmaya devam etmelidir.
Bugün artık “her 10 yılda bir darbe” değil, “bastırılan bir darbe girişiminin 10. yılı” konuşuluyorsa, darbelerin demokratik çöküşteki rolü anlatıdan çekilirken yerini darbelerle mücadele almalı; gündemi artık darbelerin demokrasiye verdiği zararların değil, bu mücadelenin demokrasiye sunduğu katkıların anlatısı meşgul etmelidir. Bu dönüşümü anlamak, demokratikleşme literatürünün yeniden başat sorusu olmalıdır.
