Kriter > Dış Politika |

Türkiye-Batı İlişkilerinde Yeni Perde Neden/Nasıl Açılıyor?


2024 başı itibarıyla Türkiye ve Batı başkentleri arasında bir yakınlaşma dönemi başlamış görünüyor. ABD yönetiminin nihayet verebildiği F16 kararı, Türk ve Amerikan karar vericileri arasında diyalog mekanizmasının çalıştığını gösteren ziyaretler, Türkiye’nin Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi'ne katılması, normalleşme ve kriz yönetiminin ötesinde bir iş birliği ve diyalog döneminde olduğumuzu gösteriyor.

Türkiye-Batı İlişkilerinde Yeni Perde Neden Nasıl Açılıyor
(Dursun Aydemir / AA, 11 Mart 2024)

Türkiye-Batı ilişkilerinde gelgitler, aslında ilişkinin doğası gereği normal karşılanmalıdır. Ancak 2011-2021 arasındaki 10 yıllık süreç -özellikle 2016 sonrası 5 yıl- gelgitlerin kriz ve tırmanma olarak karşımıza çıktığı bir dönem oldu. 2011-2016 dönemi, içinde bulunduğumuz bölge için oldukça sarsıcı olmuş, bazı temel aktörler güçten düşmüş, yeni aktörler yükselmiş, Türkiye değişen güçler dengesi içerisinde farklı meydan okumalarla karşı karşıya kalmıştı; dolayısıyla Ankara’nın güvenlik hassasiyetinin yükseldiği, bu hassasiyeti aktivizmi ile dengelemeye çalıştığı yıllardan bahsediyoruz. 2011’den itibaren Türkiye-Batı ilişkilerinde jeopolitik görüş ayrılıklarının; yeni Ortadoğu düzensizliğinde güçler dengesi nasıl olmalı, bölgesel düzenin dayanacağı normlar ne olmalı sorularına farklı yanıtların verilmesiyle ortaya çıktığı görüldü. Batı’nın yanıtları genel olarak, Türkiye’nin güvenlik hassasiyetini dikkate alan yanıtlar değildi ve bu gerçek, aradaki görüş farklılığının 2016 sonrası krize doğru evrilmesine yardım etti. Aynı dönem, Türkiye’nin stratejik otonomi fikrini görünür biçimde seslendirmesi ve stratejik otonomi fikriyle beraber dış politikada ilişkileri ve ilgili bölgeleri çeşitlendirme stratejisi daha da güçlendiğinden, Batı ile ilişkilerdeki kriz ile stratejik otonomi ve dış politikada çeşitlendirme arayışı, birbirinin tamamen zıddı, eksen-karşı eksen kutuplaşması gibi resmedildi. Ünlü eksen kayması tartışmalarını hepimiz hatırlıyoruzdur. Bu resmin gerçekliği yansıttığını düşünmeyenlerdenim. Gerçekten de Batı (hem ABD hem AB ayağı) ile Türkiye ilişkileri, anılan dönemde, Türkiye’nin sınırlanma ve caydırılması çabası üzerinden bir kriz dönemi geçirdi. AB-Türkiye ilişkilerinde tarafların sınırlandırma-caydırma oyununun odağında Doğu Akdeniz, ABD-Türkiye ilişkilerinde sınırlandırma-caydırma oyununun odağında da ABD’nin kafasındaki Ortadoğu/Levant haritasındaki güç dengeleri yatıyordu.

 

2021 Normalleşme Çabası

Ancak bu kriz döneminde bile Brüksel ve Washington, Türkiye’nin iş birliğine kimi konularda açıkça ihtiyaç duyuyor, kimi dengeleme taktikleri içerisinde Türkiye’nin adını geçiriyor yani Türkiye’yi kaybedilmemesi gereken bir aktör olarak tanımlıyorlardı. Öte yandan Ankara için Batı ile iş birliği alanlarını genişletmek her zaman önemliydi zira Batı-Türkiye ilişkileri kurumsal zemine sahip bir ilişki biçimiydi. NATO oradaydı, AB adaylık süreci içerisinde en azından mevzuatlar çerçevesinde Avrupalılık deneyimlenmişti, normlar çerçevesinde uluslararası topluma seslenilirken Batı olumlu ya da olumsuz biçimde referans öznesi olmaya devam ediyordu. Ve Türkiye kutuplaştırıcı büyük güç mücadelesinin parçası olmak istememekle beraber Batı ile iş birliğine açık olduğunu, bunun sistemde istikrarı artırıcı bir etki oluşturacağını vurguluyordu. Bunlar kadar önemli bir gerçek de şuydu: Batılı aktörler, Ankara’nın “ben varım” stratejisi izlemesini, bayrak gösterici dış politika davranışları sergilemesini caydıramamış ama sınırlanma üzerinden kurulan oyun beklendiği üzere tüm aktörler için bir maliyet ortaya çıkarmıştı. Dolayısıyla 2021’e gelindiğinde Batılı aktörler ve Türkiye, Batı-Türkiye ilişkisinden bağımsız küresel ve bölgesel ciddi krizler ortaya çıkarken, artık bu maliyetin yönetilmesi, ikili ilişkilerde hasarın kontrol edilmesi gerektiği çıkarımında birleştiler. Böylece bir yanda farklı AB üyeleri ve Türkiye arasında, diğer yandan ABD ile Türkiye arasında normalleşme diye anabileceğimiz bir süreç başladı. Bu normalleşme süreci Ortadoğu’da farklı kaynaklardan beslenen normalleşme dalgası ile paralel gidiyordu ve temel amaç; hasar kontrolü, tansiyon düşürücü, güven artırıcı eylemleri hayata geçirmekti.

 

Yeni Perde

2023 sonu, 2024 başı itibarıyla Türkiye ve Batılı başkentler arasında yeni bir yakınlaşma dönemi başlamış görünüyor. ABD yönetiminin nihayet verebildiği F16 kararı, F35’ler konusunda kamuoyunu yoklayıcı mesajların verilmesi, Türk ve Amerikan karar vericileri arasında diyalog mekanizmasının çalıştığını gösteren ziyaretler, liderler arasında yakın tarihli zirvenin planlanması, Türkiye’nin Avrupa Gökyüzü Girişimi Projesine katılması, bu girişimin hava savuna sistemleriyle ilgili olması, normalleşme ve kriz yönetiminin ötesinde bir iş birliği ve diyalog döneminde olduğumuzu gösteriyor. Bu dönem, bir yandan önceki normalleşme sürecinin bir uzantısı, o nedenle Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğine yeşil ışık yakan kararı, sanki ilişkilerdeki yakınlaşmanın başlangıç noktasıymış gibi alınıyor; bir anlamıyla da o süreçten bağımsız, zira Türkiye-Batı ilişkilerinde teknoloji paylaşımı ve transferini mümkün kılar görünen bu yeni perde, 2023 sonbaharından itibaren Batı güvenliğini doğrudan etkileyen krizlerin son görünümü dikkate alınarak açıldı. Bu krizler, Rusya-Ukrayna Savaşı ve 7 Ekim saldırıları sonrası Ortadoğu’da ortaya çıkan kaotik durumla doğrudan ilişkili.

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler Almanya'da
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler'in NATO Savunma Bakanları Toplantısı için gittiği, Almanya'nın NATO Daimi Temsilciliği'nde, 'Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi Niyet Mektubu'na Türkiye ve Yunanistan'ın Katılımına Dair Düzenleme Belgesi İmza Töreni' yapıldı. (Milli Savunma Bakanlığı / AA, 15 Şubat 2024)

 

Batı’nın Batı’daki Krizi: Rusya-Ukrayna Savaşı’na İçkin Nükleer Tehdit

2023 Sonbaharında Rusya-Ukrayna Savaşı yeni bir aşamaya girdi çünkü Ukrayna’nın iyi planlanıp planlanmadığından hâlâ emin olamadığımız karşı saldırısı, başarısızlıkla sonuçlandı. Doğal olarak Rusya, Ukrayna savaşı ile ilgili maksimalist amaçlarını aynen koruduğunu uluslararası topluma duyurdu. Aslında sahada yeni toprakların kazanılıp kaybedilmediği ama 2024 yazı içerisinde Rusya’nın ilerlemesinin de beklendiği bir dönem başladı. Bu ilerleme gerçekleşir mi, gerçekleşse Rusya’ya amaçları açısından katkısı ne olur, bugünden söylemek oldukça zor; ama sonuçta ABD ve Avrupalıların beklentisinin aksine Rusya kısa sürede mağlup edilemedi ve bu uzun bir savaş olacak. Böylece Avrupalı ülkeler, Rusya ile normalleşmenin yakın zamanda beklenmediğini kabul etmek durumunda kaldılar. Ama Rusya-Ukrayna Savaşı, Rusya ile ilişkilerin “kötü düzeyde” sıkışıp kaldığı bir negatif statüko durumu da sergilemiyor Avrupalı aktörler için. Tersine savaş, eskalasyon riskinin hem Rusya’nın el yükseltme hem Ukrayna’nın asimetrik saldırı/şok etme eylemleri nedeniyle çok ilginç bir seyir aldı. Dahası Rusya’nın hem nükleer doktrini çerçevesinde hem de Zaporidjna Nükleer Santrali üzerinden sahayı nükleerleştirme tehdidinin her gün duyulduğu bir yer haline geldi Avrupa.

Durumu, Avrupalı başkentler için daha çekilmez hale getiren bir de Trump faktörü var. Trump, seçim kampanyası sürecinde, açıkça Avrupa savunması için yeterince para harcamamış aktörlerin Rusya’nın gazabına terk edilmesi gerektiğini söyledi. Trump’ın ABD kamuoyunda güçlü bir desteğe sahip oluşu, NATO caydırıcılığının geleceği konusunda Avrupalıları korkutuyor. İtiraf etmek gerekirse Trump’ın bilindik açıklamaları, Avrupalıların ABD’ye duydukları güvensizliğin yegâne sebebi değil. Liderler ve yönetimlerden bağımsız, yaygınlaştırılmış caydırıcılığın doğası gereği Avrupalılar, nükleer savaşa tırmanabilecek bir el yükseltme hamlesinde, ABD’nin risk alma isteğine güvenemezler. Soğuk Savaş esnasında Avrupa stratejik otonomisi ile ilgili tüm düşünceler, aslında bu güvensizliğe dayanıyordu ama o gün ABD, Rusya’yı gerçek bir rakip olarak görüyordu o nedenle risk alarak dengeleme ve caydırma/cezalandırma eylemine girişmesi çok daha kolaydı. Bugün ABD için Rusya -Çin’in aksine- gerçek bir rakip değil, bir baş ağrısı; o nedenle de kendisinin de zarara uğrayabileceği riskli caydırma/cezalandırma eylemlerinden kaçınacaktır. Avrupa, caydırıcı kapasiteleri açısından bu krize hazırlıksız yakalanmış olsa da kötü senaryolara karşı yeni mekanizmalar düşünmek zorunda.

 

Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi'ne Katılım Neden Önemli?

Bu mekanizmalar NATO ile entegre, NATO ile beraber çalışır mekanizmalar da olmak zorunda çünkü, gündüz düşleri görmek için doğru bir zaman değil Avrupalılar adına. Bu bağlamda bir süredir, eski Batı Avrupa Birliği modelinde yeni iş birlikleri ile ilgili beyin fırtınaları yapıldığı izlenimine kapılmıştık. Bu model iş birlikleri, Avrupa içi ve Avrupa ile belirli NATO üyeleri arasında savunma ve caydırıcılık temelinde beraber çalışabilirliği artırmaya dayanıyor. Avrupa Gökyüzü Kalkanı Girişimi (Avrupa entegre ve bir arada çalışabilir bir hava savunma sistemi oluşturma projesi) bu tür bir modele evrilebilir. Girişime Türkiye’nin katılması, son yılların belki de en önemli gelişmesi. Girişim, Almanya inisiyatifi ve Alman sistemlerinin yanında ABD ve ABD-İsrail ortak kabiliyetlerinin de kullanılmasına dayanıyor. Dolayısıyla Avrupa savunmasının kendi kendine yeterliliği kadar, ABD’ye olumlu bir mesaj verme kaygısı da içeriyor.

Kısaca girişimin, AB-NATO ilişkileri çerçevesinde tam nereye oturacağı hâlâ tartışmalı ama bu girişim “bir arada çalışabilirlik” fikri üzerine duruyor. Yani Brüksel-Almanya hattı ile Ankara karşılıklı olarak, bir arada çalışabilir bir hava savunma sistemi için çalışma sözü veriyor. Almanya’nın ve başka AB/NATO üyesi ülkelerin Türk savunma sanayii için çıkarttığı zorluklar düşünüldüğünde, bu söz (teknoloji iş birliği sözü/vaadi) son derece önemli. ABD’nin F16 kararından hemen sonra girişime Türkiye’nin katılımının kamuoyuna yansıması, peşi sıra NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in NATO üyeleri arasında birbirlerinin savunma sanayileri aleyhinde eylemleri (ambargo ve yaptırımları) kınayıp, Türk savunma sanayiinin gelişmesini Avrupa/Transatlantik Savunması için bir kazanç olarak nitelendirmesi, son derece manidar. Böylece Batı, uzun bir süreden sonra Ankara’ya teknoloji paylaşımı, aktarımı ve satışı yapabilirim mesajı veriyor. Bir de Türk dış politikasının temel duruşu ve pozisyonu değişmemesine, Türkiye’nin özerklik arayışında bir değişiklik olmamasına rağmen bu mesaj geliyor.

 

Batı’nın Doğu’daki Krizi: İsrail Merkezli Dengelemenin Çöküşü

Biden yönetiminin ve biraz da Avrupalıların, ABD seçimlerinden önce Ortadoğu’daki karışıklığa biraz çekidüzen vermekle ilgili bir aceleleri var. 7 Ekim saldırılarıyla başlayan süreç, ABD’nin yakın dönem İsrail merkezli normalleşmeler aracılığı ile İran, İran-Rusya ve Çin’in duhul olduğu eksenleri dengeleme stratejisini çökertti. Ama Batı’nın Ortadoğu stratejilerine verilen zarar, bununla da kısıtlı değil. ABD’nin Ortadoğu’da uzaktan dengeleme stratejisinin farklı versiyonlarını izleyebilmesinin iki temel sebebi vardı. Birisi İsrail’in caydırıcılığı ve güç dengesinde çıkıntı oluşturabilecek güçleri dengeleme kapasitesi. Diğeri Ortadoğu’daki aktörleri bölük pörçük tutabilme, bunun için de YPG gibi oluşumlarla kurulan dirsek teması. İsrail, caydırıcı ve dengeleyici güçten bir yüke, kurtarılması gereken bir aktöre dönüştü. YPG gibi unsurlarla İran veya iddialı herhangi bir başka gücün milislerini ya da ortaya çıkacak asimetrik tehditleri dengelemek ile ilgili planlar da kağıt üzerinde kalmış görünüyor.

Lübnan Hizbullahı’nın gerçek gücünü göstermek için sahneye tam çıkmadığı bir ortamda dahi Yemen’den Husiler, Kızıldeniz üzerinden Batı’nın çıkarlarına ve kapasitesine meydan okuyabildiler. Afganistan modeli bir çekilme ya da Trump-vari “çekildiğimi açıklıyorum ama çekilemiyorum, ayrıca orada burada birilerine iki-üç füze fırlatacağım” denemesi için, bölgesel koşullar hiç uygun değil. Ortadoğu’da güçler dengesinin tekrar sağlanabilmesi için ABD’nin bölgede eski müttefiklerine yönelik daha esnek davranacağı günlerin gelebileceği bir süredir konuşuluyordu. Ayrıca Biden yönetimi, Gazze savaşının ağırlığını taşımakta da giderek zorlanıyor. Söz konusu esneklik pek çok yerde kendini gösterebilir. F16 modernizasyonuna onayın verilmesinin zamanı, bu açıdan bir işaret gibi görünüyor. Uzun süre sonra liderler arası zirvenin planlanması, tarihlerin kamuoyu ile paylaşılması da hem Ankara’nın hem Washington’ın bu esneklik beklentisini, kamuoyu ile paylaşmaktan çekinmediklerine de işaret ediyor.

Sözün özü, Türkiye-Batı ilişkileri hep inişli çıkışlı oldu ama kopma hiç yaşanmadı. Zira Türkiye, Batı güvenlik sistemine çapalı, bu çapaya değer veren bir aktör. Ankara, kendi stratejik otonomi arayışını, NATO sorumluluklarıyla dengeli tanımlamaya, nevi şahsına münhasır bir özerklik arayışı sergilemeye devam ediyor. Bugün gözlemlediğimiz Batı başkentleri ile Türkiye arasındaki iş birliği dinamiği ise 2021’de gördüğümüz gibi maliyet ve hasarı kontrol etmeye değil Batı’nın jeopolitik krizler ve kendi başarısızlıkları (Ukrayna’da el yükseltme stratejisinin geri tepmesi, nükleer tehdidin Avrupa’ya karşı yapılması, İsrail merkezli denge) üzerine düşünmek zorunda kalmasından kaynaklanıyor.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası