Kriter > Dış Politika |

Afro-Avrasya’da Yeni Güvenlik Mimarisi: Üçlü İttifakın İslamabad Ekseni


Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçlüsü, sadece üç ülkenin değil, geniş bir Afro-Avrasya güvenlik ağının omurgasını oluşturuyor. Suudi Arabistan’ın finansal gücü, Türkiye’nin gelişmiş savunma teknolojisi ve Pakistan’ın bölgesel askeri tecrübesi ile büyüyen üretim altyapısı birleştiğinde Afro-Avrasya’nın tam kesişim noktasında ortaya yerli ve bağımsız bir savunma bloku ve entegre bir ekosistem çıkıyor. Kuveyt’ten Somali’ye uzanan savunma anlaşmalarının üzerine eklemlenen Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçlüsü; Asya, Doğu Afrika ve Ortadoğu’nun kesiştiği noktada yeni bir güç merkezi inşa ediyor.

Afro-Avrasya da Yeni Güvenlik Mimarisi Üçlü İttifakın İslamabad Ekseni
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde üçlü savunma anlaşması imzaladı. (TCCB / Murat Çetinmühürdar / AA, 7 Ağustos 2026)

7 Ağustos 2026 tarihi, Afro-Avrasya jeopolitiği ve küresel güvenlik mimarisi kartlarının yeniden dağıtıldığı tarihi bir kırılma noktasına işaret ediyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği çalışma ziyareti; Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile ziyaretten bir gün önce Suudi Arabistan’a ulaşan Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile General Asım Münir’i aynı masada buluşturdu. Aylar süren diplomasi trafiğinin ardından imzalanması beklenen savunma merkezli üçlü ortak Mekke-i Mükerreme Anlaşması, bölgede yükselen askeri gerilimler ve ABD-İran arasındaki çatışmaların Körfez güvenliğini tehdit ettiği bir anda ilan ediliyor.

Bu kritik gelişmeyi İslamabad penceresinden okumak; Pakistan’ın Afrika’dan Körfez’e uzanan savunma ağını, iç güvenlikteki kronik ve hibrit sınamalarını ve Afro-Avrasya’nın kesişme noktasındaki kurucu rolünü anlamak açısından hayati bir önem taşıyor.

 

Nükleer Güçten Bölgesel Güvenlik Mimarisine: Pakistan’ın Rolü

Pakistan, Müslüman dünyasının tek nükleer silah sahibi ülkesi olma vasfıyla bu ittifakın en caydırıcı ve yüksek askeri beşeri sermaye bileşenini oluşturuyor. 2025’te Suudi Arabistan ile imzalanan ikili savunma paktı, Riyad’ın olası güvenlik tehditlerine karşı nükleer caydırıcılık dâhil olmak üzere askeri teminat arayışının bir neticesiydi. Ancak Türkiye’nin de bu denkleme resmi ve kurumsal bir ortak olarak dahil oluşu, Pakistan için iki taraflı bir "güvenlik sağlayıcısı" rolünü çok daha geniş ve dengeli bir şemsiyeye taşıyor.

İslamabad yönetimi açısından bu anlaşma, tekil bir Körfez taahhüdü değil, Afrika Boynuzu’ndan Basra Körfezi’ne uzanan çok katmanlı bir hamlenin zirve noktasıdır. Nitekim geçtiğimiz hafta Pakistan ile Somali arasında -Somali Kabinesi’nin onayının üzerinden bir yıl geçtikten sonra- imzalanan Savunma İşbirliği Mutabakat Zaptı, İslamabad’ın Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki seyrüsefer güvenliğinde aktif rol alma kararlılığını kanıtlamıştı.

Buna ilave olarak, Temmuz sonlarında Kuveyt Meclisi’nin Pakistan ile yıllardır bekleyen savunma iş birliği anlaşmasını nihayet onaylaması ve Bahreyn ile Ürdün gibi aktörlerin de Suudi modeline benzer bir karşılıklı savunma anlaşması arayışına girmesi, İslamabad’ın bölgedeki "güvenlik mimarı" konumunu perçinledi. Dolayısıyla Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçlüsü, sadece üç ülkenin değil, geniş bir Afro-Avrasya güvenlik ağının omurgasını oluşturuyor.

 

Sermaye, Teknoloji ve Askeri İnsan Gücü Sinerjisi

İslamabad perspektifinden bakıldığında üçlü ittifak, askeri bir pakt olmanın ötesinde, finans ve yüksek teknolojiyi buluşturan endüstriyel bir kaldıraçtır. Pakistan askeri diplomasisi uzun yıllardır Suudi Arabistan’a eğitim, askeri personel ve güvenlik desteği sunarken, karşılığında Körfez finansmanına ihtiyaç duyuyordu. Ancak Türk savunma sanayiinin yüksek teknolojisi, insansız sistemleri ve operasyonel yetkinlikleri bu denkleme eklendiğinde, Pakistan kendisini pasif bir güvenlik ihracatçısı olmaktan çıkarıp üçlü bir endüstriyel sinerjinin merkezine yerleştirme imkânı buluyor.

Suudi Arabistan’ın finansal gücü, Türkiye’nin gelişmiş savunma teknolojisi ve Pakistan’ın bölgesel askeri tecrübesi ile büyüyen üretim altyapısı birleştiğinde Afro-Avrasya’nın tam kesişim noktasında ortaya yerli ve bağımsız bir savunma bloku ve entegre bir ekosistem çıkıyor. Pakistan, finansal zorluklarla mücadele ettiği bir dönemde bu anlaşma sayesinde hem doğrudan Suudi yatırımlarını güvenceye almayı hem de Türkiye ile ortak savunma projeleri üzerinden yerli savunma sanayiini modernize ederek Türk ve Pakistanlı savunma şirketleri için yeni pazar imkânları bulmayı hedefliyor.

Pakistan-İran görüşmeleri
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif (sağ 2) ile Pakistan Savunma Kuvvetleri ve Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Syed Asim Munir (sağda), İsviçre'nin Burgenstock kentinde İran Meclis ve Müzakere Heyeti Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf (sol 2) ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi (solda) ile bir araya geldi. (İran Dışişleri Bakanlığı / Handout / AA, 21 Haziran 2026)

 

 

İç Güvenlik Sınamaları ve Sabotaj İddiaları: Hayber Pahtunhva, Belucistan ve Keşmir’deki Gerilim

Pakistan’ın küresel ölçekteki bu iddialı dış politikası, iç güvenlikteki kronik sınamalar ve bölgesel hibrit tehditlerle sınanmaktadır. İslamabad yönetimi, zaten uzun süredir Hayber Pahtunhva eyaletinde Pakistan Talibanı (TTP) şiddetiyle, güneybatıda ise Belucistan Kurtuluş Ordusu’nun (BLA) ekonomik altyapıyı ve Çin projelerini hedef alan ayrılıkçı eylemleriyle mücadele ediyordu.

Ancak son dönemde Pakistan kontrolündeki Keşmir’de (Azad Keşmir) tırmanan toplumsal gerilimler ve gösteriler, güvenlik denklemine farklı bir boyut kazandırdı. İslamabad’daki stratejik çevreler, Keşmir’de patlak veren pürüzlerin yalnızca yerel idari veya ekonomik rahatsızlıklardan kaynaklanmadığını; aksine Pakistan’ın İran ile yürüttüğü bağımsız denge diplomasisinden ve bugün somutlaşan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Üçlü İttifakı’ndaki kilit rolünden rahatsızlık duyan dış aktörlerin kışkırtmalarıyla derinleştirildiğini savunuyor. Bu tablo, İslamabad’ın bir yandan TTP ve BLA eylemleriyle savaşırken, diğer yandan Üçlü İttifak’ın bölgesel etkisini kırmak isteyen güçlerin Keşmir üzerinden açtığı hibrit cepheyi göğüslemek zorunda kaldığını gösteriyor.

 

Hassas Dış Politika Dengesi: İran ve Çin Ekseni

Pakistan’ın bu yeni ittifaka kuruculuk ederken önünde duran diğer büyük sınav, komşusu İran ile ilişkilerini ve Çin ile yürüttüğü stratejik ortaklığı zedelemeden süreci yönetebilmektir. İslamabad, ABD-İran geriliminin Körfez’e yayılmasını engellemek adına son dönemde aktif bir mekik diplomasisi yürütmüş ve arabuluculuk rolüne soyunarak dengeli bir tutum sergilemişti. Türkiye’nin de benzer şekilde diplomatik kanalları açık tutan rasyonel çizgisi, Pakistan’ın bu ittifakı "İran karşıtı bloklaşma" yerine bir "bölgesel istikrar ve caydırıcılık kalkanı" olarak sunmasını kolaylaştırıyor.

Ayrıca Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) vasıtasıyla Pekin ile sarsılmaz bağlara sahip olan Pakistan; Türkiye, Somali, Kuveyt ve Suudi Arabistan halkalarıyla genişlettiği bu güvenlik şemsiyesi sayesinde küresel güçlerin rekabet alanında manevra kabiliyetini artırıyor. İslamabad, kendisini yalnızca Doğu ya da Batı blokunun bir uzantısı olarak değil; Afro-Avrasya ticaret ve güvenlik rotalarının kilit koruyucusu olarak konumlandırıyor.

 

İslamabad İçin Yeni Bir Jeopolitik Dönüm Noktası

Sonuç olarak, 7 Ağustos 2026 Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan Üçlü Zirvesi ve imzalanan ortak savunma anlaşması, Pakistan açısından çok katmanlı bir kazanım stratejisine karşılık geliyor. İslamabad, bir yandan bölgesel caydırıcılığını nükleer ve konvansiyonel boyutta pekiştirirken, diğer yandan Türkiye ile stratejik ortaklığını derinleştirmeyi ve Suudi Arabistan ile olan tarihsel bağlarını kurumsal bir güvenlik paktına dönüştürmeyi hedefliyor. Kuveyt’ten Somali’ye uzanan savunma anlaşmalarının üzerine eklemlenen Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçlüsü; Asya, Doğu Afrika ve Ortadoğu’nun kesiştiği noktada yeni bir güç merkezi inşa ediyor.

Pakistan’ın önündeki temel meydan okuma; TTP, BLA ve Keşmir hattındaki iç güvenlik sınamalarını ve toplumsal hassasiyetleri yönetirken, bu ağır uluslararası sorumluluğu başarıyla sırtlamaktır. Ancak mevcut tablo açıkça göstermektedir ki Pakistan, artık sadece Güney Asya’daki bölgesel çekişmelere hapsolmuş bir ülke olarak değil; Afrika Boynuzu’ndan Körfez’e uzanan Afro-Avrasya coğrafyasında barışın, caydırıcılığın ve dengenin anahtarı aktörlerden biri olarak statüsünü güncellemek istiyor.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası