Kriter > Dış Politika |

Türkiye’nin Bölgesel Sahiplenme Politikasının İlk Çıktısı: Türkiye-Suudi Arabistan ve Pakistan Ortak Savunma Anlaşması


Bu üç önemli gücün bir araya gelerek bir savunma ittifakı oluşturmaları, etkileri bölgenin dışına taşması muhtemel bir sinerji ortaya çıkaracaktır. Bu anlaşmanın başarıyla hayata geçirilmesi halinde, kaçınılmaz bir şekilde domino etkisi oluşturması ve bu sayede diğer bölge ülkelerinin anlaşmaya taraf olması ihtimal dâhilindedir. Artık bölge ülkeleri için İbrahim Anlaşmalarının bir cazibesi kalmayacağı gibi, İran'a yönelik savaştan sonra ABD'nin bölgeden çekilmesi halinde bölgenin yeni güvenlik mimarisinin nüvesinin de, bu anlaşma ile kurulacak yeni pakt olacağı anlaşılmaktadır.

Türkiye nin Bölgesel Sahiplenme Politikasının İlk Çıktısı Türkiye-Suudi Arabistan ve
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde üçlü savunma anlaşması imzaladı. (TCCB / Murat Çetinmühürdar / AA, 7 Ağustos 2026)

Ortadoğu bölgesi İsrail’in 7 Ekim 2023 tarihinden itibaren başlatmış olduğu saldırılarla önemli bir değişim ve dönüşüm yaşarken, 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan ABD-İsrail ve İran savaşı da bu değişimi körüklemiş ve artık geri dönülemeyecek bir yere getirmiştir. Zira eğer bu olaylar yaşanmasaydı; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” mümkün olmayabilirdi.

 

Bölgesel Sahiplenmeyi Gerekli Kılan Gelişmeler

Türkiye’nin uzun zamandan beri ortaya koyduğu bölgenin sorunlarının yine bölge ülkeleri tarafından çözülmesine yönelik anlayış, yani Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “bölgesel sahiplenme” olarak tanımladığı söylem, bölge ülkeleri tarafından yeterince karşılık bulmamıştı. Bunun ülkelere göre farklı sebepleri olsa da nihayetinde bölgede yaşanan sorunların çözümü için dışardan yapılan müdahaleler yaraya merhem olmamış, aksine mevcut yaraların kanırtılmasına veya çözümlenmeden sadece nasırlaşmasına yol açmıştı. Dolayısıyla bölgeye özellikle Batı’dan ve tabii ki ABD’den yapılalar müdahalelerin bir sonuç üretmediği, bölgeye barış ve istikrar getirmediği görülmüştü.

Ancak 7 Ekim 2023’ten sonra başlayan süreçte, İsrail’in uygun koşulların oluştuğunu düşünerek bölgeye yönelik revizyonist bir politika izlemesi ve bu kapsamda sadece Gazze ve Batı Şeria’yı değil Lübnan, Suriye ve İran’ı da hedef alan saldırılar gerçekleştirmesi, bölge ülkelerindeki Türkiye tezlerine yönelik önyargının değişmesine yol açmıştır.

Zira gelip bölgedeki sorunları çözmesi beklenen Batılı ülkelerin, neredeyse tamamının Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşa taraf oldukları, Ukrayna’ya milyarca dolarlık yardım yapmanın yanı sıra hem siyasi hem de askeri olarak destekledikleri görülürken; İsrail’in Gazze’yi yerle bir etmesine, 73 binden fazla insanı katledip büyük bir soykırıma imza atmasına, Batı Şeria’daki ilhakını derinleştirmesine, yavaş yavaş Mescid-i Aksa’nın statüsünü değiştirmeye çalışmasına, Lübnan’ın güneyini işgal edip ülkede bir iç savaş çıkartmaya çalışmasına ve Suriye toprağı olan Golan’ı on yıllardır işgal altında tuttuğu yetmiyormuş gibi, 8 Aralık 2024’teki devrimden sonra 1974 anlaşmasını tek taraflı olarak askıya alıp daha fazla Suriye toprağını işgal etmesine ve Dürzileri ve SDG/PKK terör örgütünü manipüle ederek Suriye’nin istikrara kavuşmasını engellemeye çalışmasına kayıtsız kalmışlardır.

Bölge dışı aktörlerin bölgemizdeki krizlere veya çatışmalara ne kadar ilgisiz kaldıkları İran’a yönelik savaşta bir kez daha ortaya çıkmıştır. ABD gibi bir aktörün İsrail’in tuzağına düşerek İran’a saldırması ne kadar haksız ve yanlışsa, diğer Batılı ülkelerin de, Ukrayna örneğinde olduğu gibi ABD’yi bu savaştan caydırmak için inisiyatif üstlenmemeleri o kadar yanlış olmuştur. Gerçi çoğunluğu aynı zamanda NATO üyesi de olan bu ülkeler, ABD’nin kilitlenen Hürmüz Boğazı’nı açmak için müttefik ülkeleri -NATO şartına uygun olmamakla birlikte- göreve çağırmasına rağmen bu çağrıya icabet etmeyerek savaşa dâhil olmasalar da, savaşın bitirilmesi maksadıyla İsrail’e baskı yapmak yerine İran’a yönelik yaptırımları genişleterek taraflarını belli etmişlerdir.

Bu savaş esnasında İran’ın kendisine saldıran İsrail ve ABD yerine, hem görece daha kolay hedefler olması hem de dolaylı olarak ABD üzerinde baskı oluşturma niyetiyle Körfez ülkelerine ve topraklarında ABD üssü bulunduran diğer ülkelere saldırması da bölgesel sahiplenmenin önemini bir kere daha göstermiştir.

 

İsrail’in Revizyonist Politikaları ve Bölge Ülkelerinin Tehdit Algılamaları

Tüm bu gelişmeler, İsrail gibi küçük ölçekli ancak ABD ve Avrupa’da sahip olduğu lobi gücü sayesinde ve sırtını oralara dayayarak bölgenin istikrarını bozmaya ve bu durumdan da kendine çıkar sağlamaya çalışan bir ülkenin hesabını bozmak ve yeni bir statüko kurmak maksadıyla Mekke Ortak Savunma Anlaşması gibi bir mekanizmayı zorunlu hale getirmiştir. Ayrıca İsrail’in bir süre önce ortaya attığı ancak sahada herhangi bir karşılığı görülmeyen “altılı blok veya hectagon blok” gibi bir eksenleşme niyeti varken, bu bloğun dışında kalan ve yaşanan gelişmelerden kendi ulusal çıkarlarına yönelik tehdit algılayan ülkeler için bir karşı cephe kurulması da kaçınılmaz olarak görülmelidir.

Netanyahu ve Narendra Modi
Hindistan Başbakanı Narendra Modi (sağda), iki günlük resmi ziyareti kapsamında İsrail'in başkenti Tel Aviv'e geldi. Modi, Tel Aviv'deki Ben-Gurion Havalimanı'nda İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (solda) ve eşi Sara Netanyahu tarafından resmi törenle karşılandı. (Kobi Gideon - GPO / AA, 25 Şubat 2026)

 

Anlaşma Neden Bu Kadar Önemli?

Anlaşmayı önemli yapan unsurların başında, imzacı ülkelerin sahip olduğu özellikler ve kapasiteler gelmektedir. Zira Türkiye bir NATO üyesi olmanın yanı sıra AB aday ülkesidir ve son dönemde savunma sanayiinde önemli atılımlar yapmıştır. Bu nedenle hem Ortadoğu hem de Avrupa güvenlik mimarisi için vazgeçilmez bir aktördür. Pakistan ise nükleer silahlara sahip tek Müslüman ülke olmakla beraber önemli bir nüfusa da sahiptir. Suudi Arabistan’a gelince, sahip olduğu zengin enerji kaynaklarının yanı sıra küresel ticaret yollarının kesişme noktasında olması hasebiyle önemli bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca hem İslam İşbirliği Teşkilatı hem de Arap Liginin başat aktörü ve İslam’ın kutsal mekânlarının muhafızı olması nedeniyle de gerek Arap gerekse de Müslüman devletlerin önem verdiği, sözüne itibar ettiği bir aktördür.

Bu üç önemli gücün bir araya gelerek bir savunma ittifakı oluşturmaları, etkileri bölgenin dışına taşması muhtemel bir sinerji ortaya çıkaracaktır. Ayrıca bu anlaşmanın başarıyla hayata geçirilmesi halinde, kaçınılmaz bir şekilde domino etkisi oluşturması ve bu sayede diğer bölge ülkelerinin anlaşmaya taraf olması ihtimal dahilindedir. Şimdiye kadar muhtelif zamanlarda yeltenilen ancak gerek bölgesel gerekse de konjonktürel koşullar nedeniyle bir türlü nihayete erdirilemeyen benzer girişimler göz önünde bulundurulunca, bugün itibariyle bu anlaşmanın en önemli etkisi; İsrail'in saldırgan, işgalci ve yayılmacı bölgesel vizyonunu sınırlandıracak yegâne gelişme olarak ortaya çıkması olmuştur. Artık bölge ülkeleri için İbrahim Anlaşmalarının bir cazibesi kalmayacağı gibi, İran'a yönelik savaştan sonra ABD'nin bölgeden çekilmesi halinde bölgenin yeni güvenlik mimarisinin nüvesinin de, bu anlaşma ile kurulacak yeni pakt olacağı anlaşılmaktadır.

 

Anlaşma İmzacı Ülkelere Ne Sağlayacak?

Bu anlaşma, taraflarını diğer ülkelerin saldırılarından korumaya matuf savunma maksatlı bir karakterde olup, bu şekilde imzacı ülkelere NATO’nun 5. Maddesine benzer bir güvenlik garantisi sunmaktadır. Türkiye’nin mevcut kapasitesi, Pakistan’ın nükleer gücü ve Suudi Arabistan’ın finansman desteği, anlaşmanın ciddiyetini ortaya koymakla birlikte, taraflardan birine saldırmaya tevessül edecek aktörler için de ziyadesiyle caydırıcılık ihtiva etmektedir.

Dolayısıyla artık bölgede Türkiye’nin NATO üyeliği dışında, Mekke Ortak Savunma Anlaşması bölge ülkelerine ilave bir savunma garantisi sunan yegâne anlaşma olarak öne çıkmış olup, bu haliyle yeni katılımlara da açık olunduğu ilan edilmiştir. Yapılan açıklamalarda hiçbir ülkenin özellikle hedef alınmadığının belirtilmesine rağmen, başta İsrail olmak üzere, bölge üzerinde hesapları olan veya bölgenin geleceğini şekillendirme iddiasında olanlar için ziyadesiyle bir caydırıcılık üretilmiş olduğu da ortadadır.

Anlaşmanın caydırıcılığına yönelik herhangi bir soru işareti bulunmamakla birlikte, henüz anlaşmanın mahiyetine yönelik elimizde detaylı bilgi bulunmadığından, taraf ülkelere yapılacak herhangi bir saldırı durumunda nasıl mukabele edileceği tam olarak bilinmemektedir. Ayrıca imzacı ülkelerin coğrafik konumları itibariyle, özellikle Pakistan’ın görece uzak bir konumda olması hasebiyle bu mukabelenin nasıl gerçekleşeceği de kestirilememektedir. Ancak tüm bu belirsizliklere rağmen bölgemizde böyle bir oluşumun hayata geçirilmesi çok önemlidir.

Sonuç olarak, Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgenin yerel dinamiklerinin maruz kaldıkları tehditlere karşı bir araya gelmesiyle sağlanmış bir irade beyanı olup, bu bakımdan Türkiye’nin ortaya koymuş olduğu bölgesel sahiplenme söyleminin vücut bulmuş halidir. Bu inisiyatifin asıl amacı, ortaya koyduğu caydırıcılıkla imzacı ülkeler için, aşınan mevcut güvenlik şemsiyelerinden daha rasyonel ve gerçekçi alternatifler sunarak, bölgeye barış ve istikrarın gelmesini sağlamaktır. Ancak Türkiye ve Pakistan’ın, anlaşmayı ayakta tutmak için gerektiğinde sert güçlerini de ortaya koyacakları herkesin malumudur. Bu nedenle, umarız hiçbir aktör bu anlaşmayı sınamak için taraflardan herhangi birine saldırmaz ve biz de anlaşmanın sınırlarını görmek zorunda kalmayız.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası