Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz havzası, son yıllarda sadece bölgesel düzeyde değil küresel ölçekte de stratejik bir coğrafya haline geldi. Bunun en önemli nedenlerinden biri, bölgenin küresel enerji ve ticaret yollarının kesiştiği bir konumda olmasıdır. Bu özelliği dolayısıyla bölgesel ve küresel aktörlerin nüfuz mücadelesinin merkezinde kalan bölge, aynı zamanda istikrarsızlıklar ve dış müdahaleler nedeniyle kanıksanmış bir siyasi belirsizliğe ve stabil olmayan bir güvenlik ortamına sahne olmaktadır. Bu aktörlerin bazıları, yıkıcı girişimleriyle istikrarsızlığı derinleştirirken, kimileri de yapıcı politikalarla istikrar ve kalkınma hedeflerine katkıda bulunmaktadırlar.
Bölgeye yönelik yapıcı politikaların öncüsü Türkiye’nin, son dönemde istikrarlaştırıcı adımlarını yoğunlaştırdığı ve bu bağlamda diğer bölgesel aktörlerle iş birliğini öncelediği bir süreç yaşanmaktadır. Bu noktada, Ankara’nın özellikle Kahire ve Riyad ile Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz bağlamında, rekabetten ziyade koordinasyonu önceleyen dış politika çizgisini tercih ettiği gözlemlenmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin son yıllarda yürüttüğü iş birliği odaklı ikili ilişkilerini üçüncü ülkelerdeki krizlerin çözümü anlamında da işlevselleştirmeye çalıştığını ortaya koymaktadır.
Bu strateji, söz konusu aktörler arasında kapsayıcı bir ittifaka dönüşme potansiyeli barındırmakla birlikte spesifik alanlarda iş birliği imkanını ve bu ortaklıkların somut sonuçlar üretebileceğini göstermektedir. Nitekim bu durum, çıkarları tamamen örtüştürmenin güç olduğu bir küresel siyasi denklemde, dış politikaların koordine edilmesi suretiyle ortak çıkarlara ulaşılmasının mümkün olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, Türkiye’nin Mısır ile Somali, Suudi Arabistan ile de Sudan’a yönelik politikalarını daha yoğun bir koordinasyon içerisinde gerçekleştirerek ilgili ülkelerdeki siyasi denklemlerde nitelikli bir etkiye sahip olmayı hedefledikleri söylenebilir. Bu noktaya gelinen süreçte, Ankara’nın Kahire ile kademeli normalleşme süreci ve benzer şekilde Riyad ile güven inşasının tesis edilmesinin ardından güçlenen ittifak şekillenmesinin önemli rolü olduğu da belirtilmelidir.
Somali’de Koordineli Angajman
Bu anlamda dış politika ortaklıklarının yoğun biçimde görüldüğü ülkelerden birisi Somali’dir. Somali uzun süredir devlet inşası, güvenliğin tesisi, milli ordunun oluşturulması ve siyasi birlik ve bütünlüğün sağlanması gibi konularda zorluklar yaşamaktadır. Bunda kimi dış aktörlerin yerel unsurlarla kurduğu ayrıcalıklı ilişkilerin merkezi otoriteyi zayıflatıcı sonuçlar doğurması etkili olmuştur. Somali’nin federe bölgeleri olan Somaliland ve Puntland’ın bölgesel ve küresel aktörlerce Mogadişu’dan bağımsız olarak muhatap alınması ve aktörleştirilmesi, Somali’nin ulusal egemenliğine yönelik ciddi bir tehdit olarak değerlendirilmiştir.
Bu nedenle Türkiye, Somali’nin ulusal bütünlüğünün korunması ve ülkenin istikrara kavuşması için gereken adımların atılması konusunda Mogadişu hükümeti ile uzun yıllardır yoğun bir koordinasyon içerisinde çalışmaktadır. Bu noktada, Türkiye’nin Somali’nin kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesine yönelik askeri eğitim destekleri, altyapı yatırımları ve insani yardım faaliyetleri büyük önem arz etmiştir. Ankara, Somali’nin istikrarının Afrika Boynuzu’nda güvenlik ve siyasi istikrar için hayati olduğunu kabul eden bir yaklaşımla, Mogadişu hükümetine yönelebilecek tehditler karşısında net bir tutum içerisinde olmuştur.
Benzer bir yaklaşım, son dönemde Mısır’ın Somali politikasında da görülmektedir. Nitekim özellikle Etiyopya’nın Somali’nin ulusal meşruiyetini görmezden gelen adımları ve İsrail’in Somaliland’ı tanıdığını ilan etmesi gibi politikalar, Mısır tarafından bölgesel istikrara yönelecek tehditler olarak görülmüş ve bu bağlamda Kahire, Ankara ile Somali konusunda örtüşen bir dış politika izlemeye başlamıştır. Bu çerçevede Mısır’ın da Kızıldeniz’in güvenliği bağlamında Somali’nin toprak bütünlüğü ve istikrarını önceliyor olması, Ankara ile Kahire’nin Somali konusunda örtüşen politikalar izlemesinin rasyonel zeminini oluşturmaktadır.
Bu yaklaşım, şüphesiz Mısır ile Türkiye’nin son dönemde dış politikalarını farklı alanlarda yakınlaştırması ve koordinasyonlarını güçlendirmesi konusunda attıkları adımlarla mümkün olmuştur. Söz konusu adımlar, dış politikada ortaklık yapılabilecek noktaları ortaya çıkarırken, mücadele edilecek tehditlerin de belirlenmesine katkı sunmuştur. Dolayısıyla 2021’den bu yana Türkiye ile Mısır arasındaki yakınlaşmanın en somut dış politika çıktılarından birisi olarak Somali’deki iş birliği gösterilebilir. Bu durum iki ülkenin Somali’nin egemenliğine yönelik adımlar karşısındaki söylemleri, merkezi kurumlarının güçlendirilmesi konusunda tutumları ve sahada Somali’nin istikrarına halel getirebilecek aktörlere karşı atılan adımlarla kendisini açık biçimde göstermektedir.
İzleyen süreçte Somali’de istikrarı bozabilecek siyasi, diplomatik, ekonomik ve askeri girişimler karşısında Türkiye ve Mısır’ın daha kararlı adımlar atarak ortak çıkarlar doğrultusunda bir yol haritası izlemesi kaçınılmazdır. Bu da krizlerin çözümünde önce diplomatik adımların atılması, eğer sonuç alınamazsa askeri seçeneklerin değerlendirilmesi ihtimalini de artırmaktadır. Somali ile ilişkilerini güçlendirmek isteyen tüm aktörlerin ülke içerisindeki yerel unsurlar arasında ayrışmayı değil, birlikteliği teşvik eden bir tutum benimsemeleri kritik önemdedir. Somali’nin hayati sorunları olarak görülen siyasi istikrar, ekonomik kalkınma, terörle mücadele ve deniz güvenliği gibi konularda topyekün politikalar geliştirmek, başta Somali olmak üzere tüm aktörlerin faydasına olacaktır.
Sudan Krizi ve Kızıldeniz Dengesi
Benzer bir tablonun üç yıldır iç savaş yaşayan Sudan için de geçerli olduğu söylenebilir. Sudan’daki istikrarsızlığın derinleşmemesi için uzun süredir yoğun diplomatik çabalar yürüten Türkiye, bu anlamda görece yalnız kalmıştır. Nitekim kimi bölgesel aktörlerin Sudan’daki çatışma sürecine doğrudan ya da dolaylı biçimde müdahil olmaları ülkedeki durumun giderek kötüleşmesine ve ciddi bir insani trajedinin yaşanmasına neden olmuştur. Ancak Türkiye’nin ısrarlı tutumu ve özellikle bölgenin önde gelen aktörleriyle bu anlamda yürüttüğü temaslar ve girişimler, yakın dönemde sonuç vermeye başlamıştır.
Bu noktada Türkiye’nin Suudi Arabistan’la olan siyasi krizi sonlandırıp hızlı bir yakınlaşma sürecine girmesi, dış politika bağlamında Sudan’da etkilerini gösteren bir süreci de doğurmuştur. Başka bir deyişle, Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin normalleşmesi, Sudan dosyasında ikili koordinasyona açık bir yaklaşımın önünü açmış ve Sudan krizi, Ankara ile Riyad’ın ortak dış politika gündemlerinden birisi haline gelmiştir.
Nitekim Sudan’daki siyasi kriz ve istikrarsızlık hali, yalnızca ülke içi dengeleri değil Kızıldeniz hattının tamamını etkileyen sonuçlar üretme potansiyeli barındırmaktadır. Bu gelişmelerin doğrudan etkileyeceği ülkeler arasında şüphesiz Mısır ve Sudan’ın denizden komşusu olan Suudi Arabistan bulunmaktadır. Bu durum karşısında endişeleri giderek artan Riyad yönetimi, esasında Sudan’daki krizin çözümü için daha önce de girişimlerde bulunmuştur. Bu diplomatik girişimler ve arabuluculuk çabaları, temel itibariyle çatışmanın bölgesel bir vekalet savaşına dönüşmesini engellemeyi amaçlamaktaydı. Nitekim bu senaryo, Kızıldeniz’in hemen diğer yakasındaki Suudi Arabistan için riskler barındırmaktaydı. Öte yandan Türkiye de benzer şekilde bölgesel krizin yayılma potansiyelinden endişe ederek ve bir taraftan da insani trajedilerin derinleşmesini engellemek adına Sudan’ın toprak bütünlüğünün korunması hedefi doğrultusunda çabalar sarf etmiştir.
Dolayısıyla Türkiye ve Suudi Arabistan, Sudan özelinde örtüşen dış politika önceliklerine sahip olduklarını fark ederek rekabetten ziyade ellerinde bulundurdukları farklı enstrüman ve etkileşimde oldukları aktörler üzerinden çatışmanın çözümüne yönelik güçlerini birleştirme yönünde bir irade sergilemeye başlamışlardır. Bu yaklaşım her ne kadar Sudan’da yıkıcı etkilere önayak olan aktörleri geri adım atma iradesine zorlayamadıysa da, özellikle askeri enstrümanların devreye girmesiyle Sudan’da isyancı aktörlerin gerileyişe zorlandığı bir süreç yaşanmaktadır. Bu süreçte ise Türkiye ile Suudi Arabistan’ın ortak tutumları ve yine Mısır’ın da bu girişimlere destek olması temel belirleyici dinamik olmuştur.
Sonuç olarak Türkiye’nin Mısır ve Suudi Arabistan ile geliştirdiği ve rekabetten ziyade koordinasyonu önceleyen ilişki biçimi, pragmatik, ortak çıkarlara dayanan ve somut politika çıktıları üreten bir düzlemde, tüm bu aktörler için olumlu sonuçlar doğurmuştur. Bu diyalog temelli ilişkiler, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz havzasında iş birliğinin öne çıktığı ve buna paralel olarak rekabetçi politikaların gerilediği bir süreci beraberinde getirebilecektir. Bu da istikrarsızlığı besleyen dış faktörleri zayıflatabilecek ve yine bu anlamda olumsuz ajandalar üreten aktörler için caydırıcı bir etki oluşturacaktır.
Bu noktada bölgesel aktörlerin Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz havzasındaki çıkarları üzerinden çatışmak yerine, bu çıkarları ortaklaşan dış politikalar ve koordine edilen kriz politikaları ile yönetmeleri daha olumlu ve gerçekçi stratejiler olabilecektir. Somali ve Sudan örneklerine bakıldığında böyle bir stratejik tercihin mümkün olduğu, ancak müdahil aktörlerin bu yönde irade göstermelerinin de zaruri olduğu ifade edilmelidir. Her ne kadar yerel aktörlerin bu süreçlerin başlıca özneleri olduğu kabul edilse de bölge politikalarına müdahil olan dış güçlerin rekabetçi politikaları terk etmeleri de istikrarın kalıcı hale getirilmesinin başlıca gerekliliği olarak belirtilmelidir.
