Almanya’da 23 Şubat 2025’te yapılan federal parlamento seçimlerinde, seçmenin yüzde 20’sinin oyunu alan aşırı sağcı AfD’nin, ana muhalefete yerleşeceği, genelde herkesin beklediği bir sonuçtu. Seçim sonrası merak edilen asıl soru ise seçim sisteminin zorunlu sonucu olarak koalisyonlarla yönetilen Almanya’da, AfD olmadan bir hükümetin kurulup kurulamayacağıydı.
Seçim öncesi yüzde 30’un üzerine çıkacağına kesin gözüyle bakılan Hristiyan CDU/CSU birliği, ancak yüzde 28,5 oranında oy alarak, koalisyonda hangi partiler olacak sorusunun yanıtının heyecanla beklenilmesine yol açtı. Sonuçlar geçici olarak açıklandığında, bir önceki seçim sonuçlarına göre toplamda yüzde 20 civarında oy kaybı yaşayan trafik lambası koalisyonunu oluşturan, SPD, Yeşiller ve FDP’nin büyük bir yenilgi aldığı ortaya çıktı. Bu sonuç, Almanya siyasi tarihinde bir hükümetin yaşadığı en büyük hayal kırıklığıydı. Hükümeti oluşturan partiler beklentilerin de altında kalmış, ancak yine de -AfD ikinci parti olmakla birlikte- CDU/CSU birlik partileri ile SPD’nin koalisyon kurmalarına imkan sağlayacak bir sonuç ortaya çıkmıştı. Bu durum, federal parlamentoya giren diğer partilerin baştan AfD ile koalisyon yapmayacaklarını açıklamalarının doğal sonucu olarak görünüşte Alman siyasetine geçici bir nefes aldırmış gibi görünüyor.
Aşırı Sağ Tehlikesi Çok Büyük
Almanya’da uygulanan seçim sistemi gereği verilen ilk oylara göre CDU 143 seçim çevresinde birinci parti olurken CSU’nun 47, aşırı sağcı AfD’nin 46 ve SPD’nin ise 45 seçim çevresinde birinci parti olarak çıkması hayli dikkat çekici. Bir önceki 2021 seçimlerinde sadece 11 seçim çevresinde birinci parti olarak çıkan AfD, bu defa kazandığı seçim çevrelerini dörde katlamış durumda. Eski Doğu Almanya eyaletlerindeki seçim çevrelerinin neredeyse tamamında AfD birinci parti olarak görünüyor.
Seçim sitemi gereği verilen ikinci oylar değerlendirildiğinde ise AfD 49 seçim çevresinde birinci parti olurken, CDU’dan sonra ikinci parti konumuna oturmuş durumda. Ancak asıl tehlike, ikinci oylar analiz edildiğinde, verilen ikinci oylarda toplamda 114 seçim çevresinde AfD ikinci parti ve çoğu yerde birinci parti ile arasındaki oy farkı çok çok az durumda.
Örnek verilecek olursa Türk asıllı ve Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı Duisburg II seçim çevresinde birinci oylarla SPD, doğrudan federal parlamentoya temsilci göndermeye hak kazanırken, bu seçim çevresinde ikinci parti ise yüzde 0,05 farkla AfD olmuştur. Aynı seçim çevresinde ikinci oylar açısından bakıldığında da AfD’nin aynı oranla hemen SPD’nin arkasından geldiği görülmektedir. Bu sonuçlar, yoğun Türk asıllı ve Müslüman seçmenin bulunduğu bu seçim çevresinde, bu seçmen gruplarından da AfD’ye kesif bir oy geldiğini gösteriyor. AfD’nin aldığı oylar ve dağılımı dikkatle incelendiğinde, bu partinin artık sadece eski Doğu Almanya eyaletlerinde değil tüm Almanya’da yerleşik bir parti konumuna geldiğini söylemek mümkündür.
AfD’nin aldığı seçim sonuçlarında değerlendirilmesi gereken en önemli unsurlardan biri de aşırı sağcı bu partinin, Almanya’daki Müslüman seçmenden de yüzde 6 gibi önemli bir oranda oy almış olmasıdır. Müslüman seçmenler büyük bir oranda sol partileri desteklerken, en az oyu Yeşiller’e vermişler, meclis dışı kalan FDP’ye hiç oy verilmemiştir. Müslümanlar, sırasıyla yüzde 29 oranında Sol Parti’ye, yüzde 28 oranında SPD’ye, yüzde 16 oranında CDU’ya ve yüzde 12 oranında da Sahra Wagenknecht Birliği’ne oy vermiştir. Hıristiyan seçmenler açısından baktığımızda, AfD’ye verilen oylarda, Katolik ve Protestan seçmen aynı oranda kalmaktadır. Hiç bir dine mensup olmayanlar, AfD seçmeni içerisinde en çok oy veren grubu oluşturmaktadır.
Birinci Trump döneminde ABD’den Steve Bannon ile destek alan Avrupa ve Almanya aşırı sağı, Almanya seçimleri öncesi, hem Trump hem de ABD seçimleri sonrası Başkan Trump’ın danışmanı olan sosyal medya platformu X’ın sahibi Elon Musk tarafından desteklenmiştir. Her seçim öncesi manipulasyon iddiaları ile Rusya’yı hedef gösteren Alman siyasileri ve kamuoyu, verilen bu desteğe karşı maalesef hiçbir girişimde bulunamamışlardır.
Yerleşik merkez partiler olarak bilinen Hrıstiyan Birlik Partileri CDU/CSU, SPD, Yeşiller ve FDP, oy oranı açısından bu seçimlerde yüzde 55 civarında kalırken, geri kalan oylar iki aşırı uç aşırı sağcı AfD ve Sol Parti ile Sahra Wagenknecht Birliği (BSW) arasında ve küçük partiler arasında dağılmıştır.
Hem siyasi olarak hem de bölgesel olarak 2025 seçimi, Alman toplumunda onarılması güç derin çatlaklar ve farklılıklar oluşturmaktadır.
Taşra Siyaseti
AfD’nin giderek güçlendiği bilinmesine rağmen, 2022’de CDU’yu yeniden merkeze çekmesi beklentisi ile genel başkanlığa getirilen Friedrich Merz, seçim öncesi bu yönde çalışmak yerine, kullandığı söylemlerle her kesimden tepki toplamıştır. Merz, kendi doğduğu bölgeyi Almanya geneline örnek göstermek için “Deutschland braucht mehr Sauerland”, Almanya’nın daha fazla Sauerland’a ihtiyacı var ifadesiyle, seçmenin tepkisini toplamış, bu ifadesinin ancak taşralı bir siyasetçiye yakışır bir ifade olduğu yorumları yapılmıştır.
Merz, geçmişte Alman siyasetinde, bugün dahi tartışmalı “Leitkultur” yani öncü kültür kavramını ortaya atarak o dönem büyük tepki toplamıştı. Bugün dahi kullanılan bu kavram, Almanya’ya gelen ve burada yaşayan yabancıların, Alman kültürüne zorunlu uyum sağlaması gerektiğini ifade ediyor. Merz’in ağzından çıkan, “Deutschland braucht mehr Sauerland” Almanya’nın daha fazla Sauerland’a ihtiyacı var ifadesi de, en az öncü kültür kavramı kadar tartışma çıkartmış ve izaha muhtaç bir kavram olarak ortada duruyor. Bölgede yer alan endüstri işletmelerinin azalmasıyla, öteden beri ziraat ve hayvancılıkla ekonomisini ayakta tutan bir bölge olan ve kışlarının da sert geçmesiyle bilinen Sauerland’ın hangi özellikleriyle Almanya’ya örnek olacağı önümüzdeki dönemde muhtemel Başbakan Merz’in uygulamalarında görülecek. Ancak çoğu siyaset uzmanının ifadesine göre, bu ifadelerin taşra siyasetinden öte bir getirisi olmayacağı yönünde.
Merz’in liderliğinde CDU’nun seçim öncesi büyük tartışmalar getiren göçmenlerle ilgili federal parlamentodaki başvurusuna AfD’nin de destek vermesi, hem CDU tabanında sert tepki gördü hem de Alman kamuoyunda. Sonrasında Almanya sathında CDU’ya yönelik tepkiler Merz’e geri adım attırdı. CDU’nun, göçmenlere yönelik politikalar konusunda adeta AfD’nin ekmeğine yağ sürer şekilde hareket etmesi, buna birliğin diğer partisi CSU’nun da destek vermesi, bir yandan dışlanan AfD’nin, uygulanan bu taşra siyaseti sebebiyle sürekli güçlenmesini getiriyor diğer yandan da Almanya’da yaşayan göçmen kökenlilerin tedirgin olmasına yol açıyor.
2009’da CDU’dan ayrıldıktan sonra Almanya-ABD arasında ilişkilerin iyileştirilmesi için çalışan Atlantik Köprüsü (Atlantik-Brücke) adlı uluslararası sivil toplum örgütünün başkanlığını 2019’a kadar yürüten Merz, aynı zamanda bu süre içerisinde BlacRock isimli HedgeFon’un Almanya temsilciliğini de yürütmüştür. Merkel’in istifasıyla ilk adaylığını açıklayanlardan biri olan Merz, Merkel sonrası parti içi karışıklıkların sürmesiyle ancak 2022’de üçüncü adaylığında CDU genel başkanı olmuştur.
Merkel hükümetlerinde bakan olarak dahi görev yapmayan Merz’in, yaşı ve uzun süre siyasetten ayrı kalması sebebiyle başbakanlıkta yaşayabileceği sorunlar olma ihtimali ve tecrübesizliği, şimdiden konuşulmakta ve altından kalkıp kalkamayacağı tartışılmaktadır. Angela Merkel’in bu seçim döneminde eski CDU Genel Başkanı ve Başbakan olarak Merz’in seçim çalışmalarına destek vermeyişi ve bunu açıkça göstermesi, parti içinde de Merz’e karşı bir muhalefet grubunun varlığını gösteriyor.
Aynı şekilde Merz’in zaman zaman siyasette aşırı fevri davranması, parti politikalarından bağımsız bireysel hareket etmesi, kendini öne çıkarması, takım oyuncusu olmayışı gibi özellikler, kendi partisi içinde de tedirginliğe yol açıyor. Merz’in bu tutumundan dolayı, onun yönetiminde CDU’nun geriye doğru Merkel öncesi döneme geri döndüğü yönünde eleştiriler de mevcut. Bu kapsamda 2022’den beri uyguladığı parti politikası ile partinin muhafazakar çizgisi daha keskin bir durum aldı ve göçmenler konusunda neredeyse aşırı sağcı AfD çizgisine varan sert bir duruş almaya başladı.
Ayrıca 2002’deki Edmund Stoiber’den bu yana başbakan adayı çıkaramayan birliğin diğer partisi CSU’nun başında bulunan Markus Söder’in de, Merz’in hükümette başarısız olması durumuna göre şimdiden vaziyet aldığını hatta arka planda AfD ile muhtemel koalisyona dahi sıcak bakıldığını ifade etmek gerekir.
Zoraki Koalisyon
Friedrich Merz bir yandan kendini başbakanlığa hazırlarken, CDU/CSU ve SPD partileri arasında devam eden koalisyon görüşmeleri de sert tartışmalarla devam ediyor. CDU’nun birlik partileri adına seçim sonrası AfD ve Sol Parti ile koalisyon yapmayacaklarını deklare etmesi, SPD’nin de aynı şekilde seçim vaadi olarak AfD ile koalisyon yapmayacağını açıklaması, CDU/CSU ile SPD’nin birbirlerine mecbur şekilde, diğer alternatiflerin yönetilemez bir hükümet ortaya çıkaracağı endişesi ile koalisyon görüşmelerine başlamalarına yol açtı. Koalisyon görüşmeleri öncesi, sanki zoraki bir evlilik gerçekleşiyor gibi bir durum var ortada.
Parti politikaları ve seçim beyannameleri karşılaştırılınca, geçmiş dönemlerden farklı olarak her iki tarafın da gerçekleştirmek istediği arzularının arasında büyük farklar olduğunu ortaya koyuyor. Bu farkların kapatılarak ortak bir metinde anlaşılması için uzun soluklu görüşmelerin gerçekleştirilmesi gerekiyor. Bilhassa Alman toplumunu baskısı altına alan gelir dağılımındaki ve vergilendirmedeki adaletsizliklerin giderilmesi, ağır altyapı yatırımlarına duyulan ihtiyacın yanı sıra, mevcut altyapıdaki sorunlu alanların iyileştirilmesine yönelik çalışmalara yönelik adımlar atılması, ihtiyacı muhtemel koalisyonu en çok uğraştıracak alanlar olarak öne çıkıyor.
Yeni parlamento oluşturulmadan eski parlamento ile gerçekleştirilen anayasa değişikliği ile borçlanmaya getirilen bütçe sınırın kaldırılması ve federal hükümete bir trilyon avroya kadar borçlanma yetkisi verilmesi, oluşacak bu fonun aşağıya kadar nasıl dağıtılacağı sorusu, kurulacak hükümetin nelerle uğraşacağını da ortaya koyuyor.
ABD’nin Almanya’dan asker çekmesi ile açığa düşen savunma noktalarını güçlendirmek için ve genel olarak Alman askeriyesinin altyapısının güçlendirilmesi için, bu borçlanma fonundan ayrılacak 500 milyar dolarlık bir rakam, Almanya’da savunmaya ilişkin devlet politikalarında da büyük bir değişikliğe gidileceğinin göstergesi olarak karşımızda duruyor.
Göçmenlere yönelik baştan beri CDU’da bilinen tutum, bu koalisyon döneminde nasıl gelişecek ayrı bir merak konusu. Zaman zaman zorlanılsa da SPD’nin göçmenlere yönelik yumuşak tutumunu, aynı şekilde CDU’da ve Merz’de görmek mümkün değil.
Öncü kültür kavramının mucidi ve seçim öncesi göçmenlere yönelik söylemleri ile AfD’nin söylemlerini aratmayan bir tutum içerisine giren Merz’in, bu düşüncelerini, parti hatta hükümet politikaları haline getirmeye çalışması, muhtemel koalisyonun en çok hangi alanda tartışma yaşayacağını şimdiden gösteriyor.
AfD’nin tüm partiler tarafından, sol partilerin ise CDU tarafından adeta görmezden gelinerek seçmenin yüzde 45’lik gibi bir kesimini yok saymaları, halihazırda sağ ve sol uçlarda olan bu partilerin ekmeklerine adeta yağ sürmek olarak değerlendirilmektedir. Geçtiğimiz hafta yeni göreve başlayan federal parlamentoda siyasi geleneğe aykırı olarak AfD’ye federal meclis başkanvekili seçtirilmemesi, mecliste ana muhalefet olarak yer alacak olan bu partinin seçmenlerine de demokratik teamüller açısından olumsuz sinyaller vermektedir.
Diğer uç parti olan Sol parti ile çok az bir oy farkı ile meclise giremeyen BSW’den oluşan sol grup, bir yandan AfD ile mücadele ederken, diğer yandan da kendilerini görmezden gelen merkez partileri ile de siyasi kavga içerisinde yer almaktadır. Uç partilerin merkeze yaklaşma gibi bir niyeti olmadığı gibi, CDU’nun göçmen politikaları örneğinde olduğu gibi merkez partiler AfD gibi aşırı sağcı bir partinin göçmen politikalarını uygulama niyeti içerisinde olmaktadır. Bu politikalar, Almanya’da aşırı uç partilerin seçmenini kendi partilerine çekebilme yerine, merkez partilerinin seçmenlerini uç partilere yönlendirmektedir. Almanya demokrasisinin en büyük açmazı, kendini yenilemeyen merkez siyasetin, kendi oluşturduğu demokratik teamüllerle her iki taraftaki uç partileri görmezden gelerek, demokratik sistemi ayakta tutabileceklerini –yanlış bir düşünce olarak- düşünmeleridir.
Bu yanlış düşünce ile yaşayan Alman parti sistemi ve demokrasisi, gerek söylem gerekse eylem olarak kendini yenilemek zorundadır. Bu gerçekleşmediği takdirde, örnek gösterilen demokrasi beşiği Almanya, hükümet boşluklarının ortaya çıkması ve kısa süre içerisinde en uç aşırı sağa teslim olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
