200 milyonu aşkın nüfusuyla Afrika’nın en kalabalık ülkesi olan Nijerya, her geçen gün daha derinleşen çok boyutlu güvenlik krizleriyle yüzleşiyor. Boko Haram ve Batı Afrika Eyaleti İslam Devleti (ISWAP) gibi şiddet yanlısı Selefi grupların eylemleri, ülkenin kuzeybatısında hüküm süren silahlı çeteler, Biafra Yerli Halkları (IPOB) gibi etnik milisler ve çoban-çiftçi çatışmaları, ülkedeki güvenlik tehditlerinin ana çerçevesini oluşturuyor.
2000’lerin başında kuzeydoğu Nijerya’da Muhammed Yusuf liderliğinde ortaya çıkan, 2009’dan itibaren hızla silahlı bir örgüte dönüşerek bugüne kadar on binlerce sivilin ölümüyle sonuçlanan terör eylemlerine başvuran Boko Haram ve yine bu örgütten neşet eden DEAŞ bağlantılı ISWAP, Nijerya’da kronikleşen güvenlik sorunlarının temel gündem maddesini teşkil etmektedir. Nijerya ordusu ve bölgesel koalisyon güçlerinin yoğun askeri operasyonlarına rağmen bu iki yapı tamamen tasfiye edilememiş, aksine bu örgütler 2023 itibariyle yeniden toparlanma eğilimine girerek saldırı kapasitelerini artırmıştır. Nitekim Boko Haram’la ilişkilendirilen saldırı sayısı 2022’de 105 iken 2023’te 147’ye yükselmiş, 2024’te ise 191 saldırıyla son yılların en yüksek seviyesine ulaşmıştır. 2024’te Borno eyaleti başta olmak üzere pek çok bölgede sivilleri hedef alan bombalı eylemler, kitlesel adam kaçırma vakaları ve askeri üs baskınları, güvenlik krizinin derinleştiğini ortaya koymuştur. ABD merkezli Silahlı Çatışmaların Konum ve Olaylarına İlişkin Veri Seti’ne (ACLED) göre, Boko Haram ve ISWAP eylemlerinin merkezini oluşturan Nijerya’nın kuzeydoğusunda yalnızca Ocak-Ekim 2025 döneminde en az 2 bin 337 kişi çatışmalar nedeniyle hayatını kaybetmiş, böylece bölge 2023-2025 arasında toplam 7 bin 743 çatışma kaynaklı ölümle Nijerya’nın en ölümcül güvenlik havzasına dönüşmüştür.
Diğer yandan, özellikle orta ve kuzeybatı Nijerya, son yıllarda yaygınlaşan silahlı çeteler, organize suç ağları ve yerel düzeyde tırmanan kabile temelli çatışmaların sahnesi haline gelmiştir. İklim değişikliği, çölleşme ve tarımsal üretim alanlarının daralması nedeniyle kuzeyden güneye doğru süren göç hareketleri, büyük ölçüde hayvancılıkla geçinen yarı göçebe Fulani toplulukları ile demografik olarak Hristiyanların ağırlıkta olduğu yerleşik çiftçi topluluklar arasında arazi ve su kaynaklarına erişim konusunda gerilimleri derinleştirmiştir. Bundan beslenen silahlı gruplar ve organize suç çeteleri; köylere yönelik baskınlar, adam kaçırma, fidye için rehin alma ve hayvan sürülerinin yağmalanması gibi eylemler yaparak bölge halkının güvenliğini ciddi biçimde tehdit etmektedir. Yerel halk arasında “haydut” olarak adlandırılan bu yapılar, geniş tarım ve otlak alanlarını fiilen kontrol altına alarak hem göçebe hem de yerleşik toplulukları zorunlu yerinden edilmeye maruz bırakmaktadır. Nijerya ordusunun söz konusu gruplara yönelik hava ve kara operasyonları ise bugüne kadar kalıcı bir güvenlik tesis edebilmiş değildir. Özellikle kuzeybatıdaki Zamfara eyaleti, son dönemde bu silahlı suç ağlarının ana merkezlerinden biri haline gelmiş; Ağustos 2025’te gerçekleştirilen toplu kaçırma eylemlerinde 100’den fazla sivil, silahlı gruplar tarafından alıkonulmuştur.
Trump’ın “Hristiyan Katliamı” Açıklaması
Tüm bu güvenlik krizlerinin ortasında ABD Başkanı Donald Trump’ın Nijerya’ya yönelik çıkışı, mevcut tabloyu daha da karmaşık ve kırılgan bir hale getirmiştir. Nüfusu Müslümanlar ve Hristiyanlar arasında hemen hemen yarı yarıya bölünen Nijerya’da Hristiyanlara yönelik bir “katliam” yaşandığı iddiası, bir süredir ABD’deki bazı sağcı siyasetçiler tarafından dile getirilmekteydi. Nijerya’daki şiddet sarmalını yalnızca Hristiyanlara yönelik planlı bir kıyım olarak sunan bu anlatıyı Beyaz Saray düzeyine taşıyan Trump, bu ülkeyi Kuzey Kore, Çin ve Rusya’nın da yer aldığı “Özel Endişe Duyulan Ülkeler” listesine dahil etmiş ve Nijerya hükümetinin dini özgürlükleri ihlal ettiği yönünde resmi bir tutum benimsemiştir. Nijerya’daki Hristiyan nüfusun “varoluşsal bir tehdit” altında bulunduğunu öne süren Trump, “Eğer Nijerya hükümeti Hristiyanların öldürülmesine izin vermeye devam ederse, ABD’nin sağladığı tüm yardımı derhal keseceğini ve ‘rezil’ hâle gelmiş bu ülkeye karşı askeri seçeneğin de masada olduğunu” ilan etmiştir. “Radikal İslamcı” grupları, bu saldırıların başlıca sorumlusu olarak gösteren ABD Başkanı, “Savaş Bakanlığımıza olası bir eyleme hazırlıklı olması talimatını veriyorum” diyerek Pentagon’a Nijerya’ya yönelik askeri seçenekleri gözden geçirme emri gönderdiğini de kamuoyuna ilan etmiştir.
Nijerya’daki şiddet dalgasına ilişkin veriler, ölümlerin önemli bir bölümünün Müslüman nüfusun yoğun olduğu bölgelerde gerçekleştiğini, saldırıların büyük ölçüde Müslümanların yine Müslümanları hedef aldığı bir güvenlik sarmalı içerisinde cereyan ettiğini, sayısal olarak Hristiyanların hedef alındığı saldırıların ise toplam tablo içinde daha sınırlı kaldığını ortaya koymaktadır. Uluslararası kriz izleme kuruluşlarının ve saha verilerine dayalı raporların ortaya koyduğu tabloya göre, son beş yıllık dönemde Boko Haram, ISWAP ve silahlı çeteler kaynaklı sivil ölümlerin yaklaşık yüzde 65-70’i Müslüman nüfusun çoğunlukta olduğu eyaletlerde gerçekleşmiştir. Aynı dönemde yalnızca yüzde 20-25 civarındaki kısmı Hristiyan nüfusun yoğun olduğu yerleşimleri doğrudan hedef alan saldırılarla ilişkilendirilmektedir. Bu dağılım, krizin esasen din temelli bir kıyımdan ziyade, Müslümanların da kitlesel biçimde mağdur olduğu yaygın bir iç güvenlik sorunu olduğunu açık biçimde göstermektedir. Buna rağmen Trump yönetiminin, krizi “Hristiyan katliamı” söylemi üzerinden kurması, Nijerya’da toplumsal ve siyasal tepkiye yol açmıştır. Nijerya Dışişleri ve hükümet yetkilileri, ülkede tüm inanç gruplarının terörün kurbanı olduğunu vurgulayarak Trump’ın tezini reddetmiş, Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) da söz konusu söylemin “yanlış, tehlikeli ve toplumsal fay hatlarını derinleştirici” olduğu uyarısında bulunmuştur. Sokaklara yansıyan halk tepkileri ise “ABD, Nijerya’dan Elini Çek” sloganları etrafında şekillenmiş, Trump’ın sözleri yabancı askeri müdahale ihtimalini gündeme getirdiği gerekçesiyle geniş çevrelerde endişeyle karşılanmıştır. Her şeye rağmen, Nijerya yönetimi egemenlik vurgusunu ön planda tutarak ABD ile olası güvenlik iş birliklerinin ülkenin iç işlerine saygı temelinde kabul edilebileceğini de ilan etmiştir. Böylece bir yandan ABD’nin söylemsel ve siyasi baskısına karşı göstermelik bir duruş sergilenirken, Washington’la pragmatik iş birliği kanallarının tümüyle kapatılmadığı bir siyaset izlenmiştir.
Peki, Trump’ın Nijerya’ya ilişkin beklenmedik çıkışını nasıl okumak gerekmektedir? Hristiyan ölümlerinin sayısal olarak daha sınırlı olmasına rağmen bu başlığın ABD kamuoyunda müdahaleyi meşrulaştıran bir mazeret olarak öne çıkarılması, güvenlik krizinin insani boyuttan ziyade jeopolitik bir çerçevede araçsallaştırıldığını göstermektedir. Nitekim Çin’in Afrika’da artan etkinliği, Nijerya bağlamında da ana endişe noktalarından birine işaret etmektedir. Zengin hidrokarbon yatakları ve kritik mineralleriyle Nijerya, son yıllarda Pekin yönetiminin Afrika stratejisinin kilit halkalarından biri konumundadır. Çinli şirketler, yalnızca petrol ve doğal gazda değil, aynı zamanda lityum ve nadir elementler alanında da yatırımlar yaparak Nijerya’yı küresel üretim ve tedarik ağlarına daha fazla dahil etmeye çalışmaktadır. Washington açısından bu tablo, stratejik bir meydan okuma anlamına gelmektedir. Trump’ın “Hristiyan katliamı” argümanı, Abuja yönetimini yeniden Batı eksenine çekmeye dönük bir baskı aracı işlevi görmektedir. Buna karşılık Çin ise “içişlerine karışmama” ve “egemenliğe saygı” söylemiyle hem Nijerya’yı diplomatik olarak savunmakta hem de kendisini Afrika bağımsızlığına saygı duyan, altyapı ve ticaret üzerinden “kazan-kazan” ortaklığı öneren aktör olarak konumlandırmaktadır.
Bu tablo bir bütün olarak değerlendirildiğinde, ABD’nin tıpkı Venezuela örneğindeki gibi Nijerya bağlamında da müdahaleyi meşrulaştıracak yeni gerekçeler üretme eğiliminde olduğunu söylemek mümkündür. Geçmişte “kitle imha silahları”, “otoriterlik”, “demokrasi götürme” gibi anlatılar nasıl işlevsel hale getirildiyse, bugün de Nijerya’da “Hristiyan katliamı” iddiaları “radikal İslamcılar” tanımına eşlik ederek benzer bir senaryoya kapı aralamaktadır. Bu söylemi uluslararası kamuoyunda besleyen ve sembolik bir kırılma doğuran gelişmelerden biri de, Niger eyaletinde bulunan St. Mary Katolik Okulu’ndan aralarında öğrenciler ve öğretmenlerin de yer aldığı yaklaşık 300 kişinin silahlı gruplar tarafından kaçırılması olmuştur. Faili henüz kesin olarak bilinmeyen bu kaçırma eyleminin, “Hristiyan katliamı” iddialarının hemen ardından gerçekleşmesi ve küresel medyada bu çerçeveye atıfla dolaşıma sokulması, güvenlik krizinin insani boyutundan ziyade müdahaleyi meşrulaştırmaya dönük sembolik bir araç olarak işlevselleştirildiğini göstermektedir.
Dolayısıyla, Trump yönetiminin Nijerya retoriği, siyasal hesapların ve jeopolitik rekabetin baskı araçlarından biri olarak okunmayı daha fazla hak etmektedir. Bu politika, hem Nijerya’nın sahip olduğu petrol, doğal gaz ve zengin maden yatakları üzerinde daha sıkı bir nüfuz tesis etmeye hem de Çin’in son yıllarda hızla genişleyen yatırım ve ticaret alanını daraltmaya dönük çok katmanlı bir baskı zeminine işaret etmektedir. Nitekim Trump’ın açıklamalarından kısa bir süre sonra Nijerya Ulusal Güvenlik Danışmanı Mallam Nuhu Ribadu’nun Pentagon’da üst düzey temaslarda bulunması ve ülkenin en büyük yerel rafinerisi olan Dangote Rafinerisi’nin kapasite artışı sürecinde ABD’li Honeywell şirketi ile iş birliğine yönelmesi, Washington’ın söylem temelli baskı politikasının pratik düzlemde çeşitli diplomatik ve ekonomik temaslarla eş zamanlı ilerlediğini göstermektedir. Böylece Nijerya, bir yandan “katliam” retoriği üzerinden güvenlik eksenli bir tehdit söylemiyle kuşatılırken, diğer yandan Çin’in son yıllarda artan ticari ve ekonomik hamleleri karşısında göreli üstünlüğünün zayıfladığını düşünen ABD’nin, enerji, savunma ve sanayi alanlarındaki yeni anlaşmalar üzerinden bu kaybı telafi etmeye ve Abuja üzerindeki geleneksel nüfuzunu yeniden tahkim etmeye çalıştığı çok katmanlı bir güç mücadelesi sahasına dönüşmektedir. Ancak gelinen noktada bu küresel rekabetin, Nijerya’daki güvenlik krizini besleyen iklim değişikliği, yoksulluk, sınıfsal eşitsizlik, devlet kapasitesindeki aşınma ve yerel yönetim zaafları gibi yapısal sorunlara dair kalıcı ve inandırıcı bir çözüm üretmekten oldukça uzak olduğu da açıktır.
