Bir önceki yazıda (Fetret Döneminde Uluslararası Siyaset), küresel sistemin belirleyici ilkesinde yaşanan çözülmeyi ele almıştım. Sadece normatif değerlerin değil, aktörler arası etkileşim zemininin de değişmeye başladığını ve fakat bunların yerine ikame edilecek (kurumsallaşmış) bir yapının henüz tebarüz etmediğini de anlatmıştım. Küresel güç dengelerinin Batı dışı aktörler lehine sarsıldığı günümüzde, Soğuk Savaş’ın güvenlik mirası olan Kuzey Atlantik İttifakı’nın (NATO) hem içerden hem dışardan sarsılması, bu kurumsallaşma sancısının bir göstergesidir. Bu minvalde, NATO’nun varlığını farklı bir sorgulamaya tâbi tutmak şarttır. İttifakın geleceği sadece kuruma yapılacak mali katkının miktarı üzerinden anlaşılamaz. Keza, NATO’nun geleceğini (ve Türkiye’nin bu yapı içerisindeki pozisyonunu) salt askeri-konvansiyonel kapasiteler üzerinden okumak da analitik açıdan eksik bir yaklaşımdır. Burada ihmal edilen önemli bir diğer unsur ittifakın varoluşsal sacayağını oluşturan nükleer caydırıcılık parametresidir. Tartışmayı, müttefiklerin stratejik otonomi arayışları ve nükleer silahların yayılması üzerinden oluşacak çok boyutlu bir denkleme oturtmak elzemdir.
Nükleer İttifakların Çözülmesi ve Caydırıcılık Krizi
Soğuk Savaş döneminde oldukça işlevsel olan genişletilmiş nükleer caydırıcılık doktrini, iki kutuplu dünyanın yaydığı varoluşsal tehdit algısından besleniyordu. O dönemde Sovyet tehdidi ve oluşan dehşet dengesi o kadar mutlaktı ki, ABD’nin Avrupalı müttefiklerini savunmak adına gerekirse nükleer savaşa başvuracağı kesin gibiydi. ABD kendi metropollerinin (mesela Bonn için Boston’un) yıkımını göze alıyordu. Ancak bugün, ABD’nin müttefiklerine sunduğu genişletilmiş nükleer koruma şemsiyesinin inandırıcılığı yok olmuştur. Stratejik rekabetin bölgeselleştiği ve asimetrik tehditlerin ön plana çıktığı günümüzde, Washington’ın uzak diyarlardaki müttefikleri için nükleer bir intiharı göze alması artık inandırıcılığını yitirmiştir.
Aslında bu inandırıcılık krizi, tarihsel olarak hep vardı. Fransız lider Charles de Gaulle, “ABD, Paris için New York’u feda etmez” diyerek 1961’de NATO’nun askeri kanadından çıkmıştı. Bugün bu şüphe, Berlin ve Tokyo’da çok daha ciddi bir biçimde yeniden gündemdedir. Artık bir blöf olduğu düşünülen NATO nükleer şemsiyesinin yerine, herkes kendi B planını aramaktadır.
Fransa’nın solo itirazının aksine (bu kez) yapısal olarak sarsılan NATO’nun taahhüt ve nükleer garantilerinin, küresel güvenlik nizamı açısından başka ciddi bir riski daha tetiklediğini görmek gerek: Nükleer silahların kontrolsüz bir biçimde yayılması. Yeni küresel düzende yok sayılan diğer uluslararası hukuki normlar gibi, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Rejimi (NPT) de bu ihtimali durdurmaktan uzaktır. Bizzat ABD’nin kurumsal ittifak bağlarını zayıflatması yüzünden sadece “haydut devletler” değil, düne kadar Amerikan korumasına güvenerek kendi nükleer programlarından vazgeçmiş olan demokratik müttefikler de bu ihtimali canlı tutmaktadır. Asya’da Güney Kore ve Japonya’nın, Avrupa’da ise Almanya, Polonya ve İskandinav ülkelerinin kendi nükleer kapasitelerini oluşturma yönündeki iradesi, bu yüzden artmaktadır.
Bu minvalde, ilginçtir, uluslararası ilişkiler disiplininin bazı ırkçı refleksleri tekrar devreye girmekte ve “seçici nükleer yayılma” (selective proliferation) adı altında bazı teoriler zemin kazanmaktadır. Mezkur reflekslere göre “sorumlu müttefiklerin” nükleer silah edinmesi küresel düzeni bozmayacak bilakis tahkim edecektir. Bu yaklaşım geçen yazımda bahsettiğim ülkelerin hiyerarşik hizalanması olgusuna düşünsel boyutta yol açmaktır. Buna göre örneğin ABD, Birleşik Krallık ve Fransa’nın diplomatik ve stratejik koordinasyonu altında olması şartıyla Kanada, Almanya veya Japonya gibi ülkelerin yeni birer nükleer güç haline gelmesi bizatihi iyi bir gelişmedir. Böylece revizyonist aktörlere (Rusya, Çin, İran vb.) karşı da yeni bir bölgesel denge unsuru kurabilecektir. Görüldüğü gibi aslında Batı cephesinde değişen fazla bir şey yok. Bu yaklaşım sayesinde, nükleer caydırıcılığın Amerikan tekelinden çıkıp, diğer “seçkin uluslara” dayandırıldığı bir modele doğru gittiğimizi söylemek mümkündür.
Yeni Nükleer Güvenlik İkilemi
Ancak bu hesap Bağdat’tan dönebilir, zira Amerikan nükleer taahhütlerindeki aşınma kıta Avrupa’sını iki çelişkili stratejik hedefe itmektedir: 1) Rusya’nın (ve hatta Çin’in) nükleer revizyonizmine karşı (ABD/NATO dışı) bir nükleer caydırıcılık rejimi kurmak, 2) ama aynı zamanda nükleer silahların diğer devletlere yayılmasını engellemek. Bu iki hedefe aynı anda ulaşmak imkânsızdır. Çünkü örneğin Rusya’yı caydırmak için Londra ve Paris nükleer kapasitelerini Doğu Avrupa müttefiklerine genişletirse; Fransa ve İngiltere’deki milliyetçi muhalefet ulusal nükleer gücü paylaşmaya karşı çıkacak veya nispeten kısıtlı nükleer kapasite nedeniyle sonuçta oldukça kırılgan bir stratejik zemin hâkim olacaktır. Eğer Avrupa kendi içinde yeni aktörlerin (örneğin Polonya) nükleer silahlara sahip olmasına izin verirse, bu kez de hem barış ideali (AB) hem de nükleer yayılmanın önlenmesi ideali (NPT) çökecektir. Başka bir ifadeyle, Avrupa’nın Amerikan nükleer korumasından çıkması, Pandora’nın kutusunu açacak ve kıtayı 20. yüzyılın başındaki türden yıkıcı bir stratejik rekabet ve istikrarsızlık alanına çevirecektir.
Türkiye’nin Rolü
Detayları başka bir yazının konusu olsa da, askeri caydırıcılığın küresel ve bölgesel düzeyde yeniden müzakere edildiği bu karmaşık jeopolitik zeminde, Türkiye, NATO içerisindeki özgül ağırlığını da kullanarak kendi nükleer stratejisini oluşturmalıdır. İncirlik Üssü’nde konuşlandırılan B61 taktik nükleer silahları, Batı dünyasının Türkiye’yi kolayca bu hesapların dışına itemeyeceğini göstermektedir. Türkiye’nin kurulmakta olan yeni nükleer mimarideki rolü, edilgen bir “uç karakol” olmak değil, NATO içinde kritik alanlarda stratejik otonomisini genişletebilen bir aktör olmasında yatmaktadır.
Kural temelli liberal düzenin çözüldüğü bu fetret döneminde, NATO’nun azalan caydırıcılığı onu çok-merkezli, esnek ve müttefiklerin stratejik otonomilerine alan açan bir modele geçmeye zorlayacaktır. NATO kimlik tedarikçisi bir Batı kulübü olmaktan ziyade, üyelerin kendi çıkarlarını rahatça savunabildiği, esnek bir güvenlik şemsiyesi olmak zorundadır. NATO'nun geleceği de tek sesli bir koro olmasında değil, Türkiye gibi üyelerin kendi çıkarlarını ve güvenlik kaygılarını kolektif savunmanın parçası haline getirmesine bağlıdır.
