Kriter > Dosya > Dosya / Toplum |

Sosyal Güvenliğin Sürdürülebilirliği Üzerine Notlar


Tüm parametreler birlikte değerlendirildiğinde, sosyal sigorta sisteminin finansmanının sadece teknik düzenlemelerle çözülemeyeceği açıkça görülebilmektedir. Emeklilik yaşını artırmak, prim oranlarını yükseltmek ya da kısa vadeli bütçe transferleriyle açıkları kapatmak, sorunu kökünden çözmek için yeterli olamamaktadır. Asıl ihtiyaç duyulan şey, demografik gerçekleri dikkate alan, istihdamı merkeze koyan, sağlık harcamalarında etkinliği artıran ve prim tahsilatında güveni tesis eden bütüncül bir yaklaşımdır.

Sosyal Güvenliğin Sürdürülebilirliği Üzerine Notlar

Sosyal politikanın birçok uygulama aracı bulunmaktadır. Bunların belki de en önemlisi, sosyal güvenliktir. Sosyal güvenlik; temelde sosyal sigorta, sosyal yardım ve sosyal hizmet olmak üzere üç bileşene sahip olmakla birlikte, Türkiye’de sosyal güvenlik ile sosyal sigorta eşitmiş gibi ele alınıyor. Başka bir ifadeyle, “sosyal güvenlik sistemi” derken, aslında fiiliyatta kastedilen “sosyal sigorta sistemi” oluyor. Dolayısıyla Türkiye’deki sosyal güvenlik sistemi tartışmalarında genelde sosyal yardım ve sosyal hizmet gündeme alınmamakta; ikisi daha çok (yanlış bir kavramsallaştırma ile) “sosyal politika” ile eşitlenmektedir.

Bu düzeltmeyi yapmak suretiyle, Türkiye’deki sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği meselesinin aslında “sosyal sigorta sistemi”nin (finansal) sürdürülebilirliği olduğunu bilmek gerekmektedir.

 

Sistemdeki Etkin Parametreler

Sosyal sigorta sistemindeki finansal sürdürülebilirliği etkileyen ana faktörler, i) nüfusun yaşlanması, ii) ödenen primler ile aylıklar arasındaki ilişki, iii) iş gücü göstergelerindeki aksaklıklar, iv) sağlık harcamaları ve v) prim tahsilat oranları olarak sıralanabilmektedir.

Sosyal sigorta sistemindeki finansal sürdürülebilirlik açısından ilk ve belki de en belirleyici faktör, nüfusun yaşlanmasıdır.

GRAFİK 1. AVRUPA BİRLİĞİ, OECD VE TÜRKİYE’DE DOĞURGANLIK HIZINDAKİ DÜŞÜŞ (1971-2024)

Nüfusun yaşlanmasında öncü neden olan doğurganlık hızındaki düşüşler, sadece Türkiye için görülen bir sorun değil, “küresel benzerlik” içinde ilerleyen bir meseledir. Mesela, farklı başlangıç seviyelerine sahip olsalar da Avrupa Birliği (AB), OECD ve Türkiye’nin son elli yılda aynı istikamete belirgin ve kesintisiz bir doğurganlık düşüşüne yöneldiği görülmektedir (Grafik 1).

Doğurganlık hızlarının düşmesi yanında beklenen yaşam süresinin artması (Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi genel toplamda 78,1 yıla yükselmiştir),[1] sosyal güvenlik sisteminin taşıyıcı kolonlarını zorlamaktadır.

Doğal olarak da çalışan nüfus azalırken emekli nüfus hızla artmakta; yaşlı bağımlılık oranları yükselmektedir. Örneğin, Türkiye’de 2007’den 2025’e yaşlı bağımlılık oranı yüzde 10,7’den yüzde 16,2’ye yükselmiş durumdadır.[2]

Bu demografik dönüşüm, sosyal sigorta sistemin finansman mantığını temelden sarsmaktadır. Çünkü sosyal güvenlik, büyük ölçüde aktif sigortalıların ödediği primlerle pasif sigortalılara yapılan ödemelere dayanmaktadır.

GRAFİK 2. TÜRKİYE’DE AKTÜERYAL DENGE (AKTİF/PASİF ORANI)

Türkiye’de sosyal sigorta sisteminde çalışanların emeklileri finanse etme kapasitesini gösteren aktüeryal denge hızla bozulmaktadır. İdealde her emekliyi 4 çalışanın finanse etmesi gerekirken Türkiye’de bu oran, 2008-2022 arasında zaten düşük bir seviyede (1,8-1,9) kalmış görünmektedir. 2022 sonrası ise ciddi bir kırılma yaşanmıştır; oran 1,94’ten 2023’te 1,66’ya ve 2025’te 1,6’ya düşerek (Grafik 2) sosyal sigorta sistemin finansal sürdürülebilirliğini hızla bozmuş vaziyettedir. Aktif-pasif dengesinin bozulması ise sosyal sigorta sistemindeki açıkları kronik hale getirmektedir.

Sosyal sigorta sisteminin finansal sürdürülebilirliği açısından ikinci önemli parametre, ödenen primlerle bağlanan aylıklar arasındaki bağın zayıflamasıdır.

Mesela AB’de 2012-2023 arasında 21 ülke emeklilik yaşını artırmıştır; AB’de ortalama emeklilik yaşı 59,2’den 61,3’e yükselerek 2,1 yıl artmıştır.[3] Dolayısıyla, AB’de emekliliğin giderek daha ileri yaşlara ertelenmesi söz konusu iken, Türkiye 1999 öncesinde emeklilik için sadece prim ödeme süresi ve sigortalılık süresi yeterliydi. Bu da herhangi bir yaş şartı aranmadığından insanların oldukça erken yaşta emekli olabilmesi anlamına geliyordu. 2008’de yürürlüğe giren 5510 sayılı kanunla, emeklilik sistemi yeniden düzenlenmiştir. Bununla, Türkiye’nin sosyal sigorta sisteminde sürdürülebilirliği sağlama amacıyla emeklilik yaşını ilerletme ve sistemi finansal açıdan güçlendirme hedefleri gözetilmiştir. Ancak EYT gibi bir uygulama, Grafik 2’den de anlaşılabildiği üzere, sistemin dengesini bozucu etki yapmıştır.

Bu durum, özellikle prim ödeme süresi ile emeklilikte alınan aylık arasındaki ilişkinin zayıflaması anlamına gelmektedir. Bu da sisteme olan güvenin azalması ve “ne kadar ödersem o kadar alırım” ilkesini aşındırmaktadır. Özellikle kayıt dışı istihdamın yaygın olduğu Türkiye gibi ekonomilerde, prim ödeme isteğini daha da düşüren bir etki hazırlamaktadır.

İstatistiklerle yaşlılar 2025, AA İNFO
Türkiye'de 65 ve daha yukarı yaştaki nüfus 5 yılda yüzde 20,5 artarak geçen yıl itibarıyla 9 milyon 583 bin 59 kişiye ulaşırken, yaşlı nüfusun, toplam nüfus içindeki oranı 2025'te yüzde 11,1 oldu. (Bedirhan Demirel / AA, 12 Mart 2026)

 

İş Gücüne Katılım

Bu noktada, iş gücü göstergelerinin yeterince iyileşememesi, sosyal sigorta sisteminin finansman sorunlarını derinleştiren bir diğer yapısal faktördür.

İş gücüne katılım oranlarının yeterince yüksek olmaması, istihdamın istenen düzeyde seyretmemesi ve kayıt dışı istihdamın etkisinin devam etmesi, prim tabanını daraltmaktadır. Türkiye’de iş gücüne katılım oranı 2005’te yüzde 42,3 iken 2025’te yüzde 51,8’e, istihdam oranı ise yüzde 37,8’den yüzde 47,2’ye yükselmiştir.[4] Ancak tüm gelişmelere rağmen özellikle hâlâ kadınlardan ve gençlerden belli bir kesimin[5] iş gücü piyasası dışında kalması, sosyal sigorta sisteminin sürdürülebilirliğini etkilemektedir.

Bunların yanında Türkiye’de tüm mücadelelere rağmen, kayıt dışı istihdam oranı 2014’teki yüzde 35’lerden 2022’deki yüzde 26’lara indirilebilmiş olmakla birlikte,[6] Ulusal İstihdam Stratejisi’ndeki “2028’de yüzde 23,4’e düşürülecektir”[7] hedefine yakın bir oran görünmemektedir.

Sosyal sigorta sisteminin sağlıklı işlemesi, daha fazla insanın güvenceli ve kayıtlı istihdama dahil edilmesiyle mümkün olduğu için, istihdam politikaları ile sosyal güvenlik politikaları arasındaki kopukluk, sistem için önemli risklerdendir.

Sosyal sigorta sisteminin finansal sürdürülebilirliği açısından dördüncü bir parametre, sağlık harcamalarının artmasıdır.

Sağlık harcamalarının artması, teknolojik ilerlemelerle birlikte kaçınılmaz bir hal almıştır. Yeni nesil ilaçlar, robotik cerrahi ve gelişmiş teşhis yöntemleri hayatta kalma süresini uzatsa da bu hizmetlerin maliyeti her geçen yıl katlanarak artmaktadır. Buna bilinçsiz tedavi ve ilaç kullanımı yanında yaşlı nüfusunun büyümesinin sonucu olarak kronik sağlık masraflarının da artması eklenince, sosyal sigorta sisteminin sağlık ayağı giderek daha büyük bir finansman yükü haline gelmektedir.

Dolayısıyla sağlık harcamalarında artışın devam etmesi kaçınılmaz görünmektedir. Türkiye’de toplam sağlık harcamalarının GSYH’ye oranının 2023’te yüzde 4,6’dan 2024’te yüzde 5,3’e yükselmesi ve cari sağlık harcamalarının oranının da aynı yıllar için yüzde 4,7’den yüzde 4,9’a çıkması,[8] bunun somut göstergelerindendir.

Sağlık harcamalarındaki artış, aynı zamanda sosyal güvenliğin yalnızca bir emeklilik sistemi olmadığını; devasa bir sağlık finansmanı mekanizması olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.

Sosyal sigorta sisteminin finansal sürdürülebilirliği açısından beşinci ve son parametre olan prim tahsilat oranları, sistemin yönetişim kapasitesine dair önemli ipuçları sunmaktadır.

Denetim ve ceza mekanizmalarının yeterince etkin olmaması, sık sık başvurulan prim yapılandırmaları ve teşvik politikalarının net bir etki analiziyle desteklenmemesi, prim tahsilatını olumsuz etkileyebilmektedir.

SGK kaynaklarına göre, Türkiye’de sosyal sigorta sisteminin finansmanında kritik olan prim tahsilat oranları, son 10 yıl içinde farklı sigortalı gruplar arasında belirgin şekilde ayrışmaktadır. 4/a (ücretli çalışanlar) kapsamında tahsilat oranları yüzde 80-90 bandında ve görece yüksek ve istikrarlı seyrederken, 4/b (kendi nam ve hesabına çalışanlar) grubunda oranların yüzde 48-53 aralığında kaldığı ve oldukça düşük olduğu görülmektedir.

Doğal olarak bu durum, sistemin tahsilat performansında yapısal bir soruna işaret ederken, özellikle 4/b grubundaki düşük tahsilatın aktüeryal dengeyi olumsuz etkilediği net bir şekilde görülebilmektedir.

Dolayısıyla, prim tahsilat etkinliğinin artırılması, sosyal güvenlik sisteminin mali sürdürülebilirliği açısından kritik önem taşımaktadır. Aynı zamanda, düzenli prim ödeyen ile ödemeyen arasındaki farkın belirsizleşmesi, sistemin adalet duygusunu zedelemekte ve uyum maliyetini artırmaktadır. Zira sosyal sigorta sistemine duyulan güven, sadece ödenen aylıklarla değil, kuralların ne kadar öngörülebilir olduğuyla da doğrudan ilişkilidir.

Sonuç olarak; tüm bu parametreler birlikte değerlendirildiğinde, sosyal sigorta sisteminin finansmanının neden sadece teknik düzenlemelerle çözülemeyeceği açıkça görülebilmektedir. Emeklilik yaşını artırmak, prim oranlarını yükseltmek ya da kısa vadeli bütçe transferleriyle açıkları kapatmak, sorunu kökünden çözmek için yeterli olamamaktadır.

Asıl ihtiyaç duyulan şey, demografik gerçekleri dikkate alan, istihdamı merkeze koyan, sağlık harcamalarında etkinliği artıran ve prim tahsilatında güveni tesis eden bütüncül bir yaklaşımdır.

Özetle; yukarıda sayılan beş parametre, sosyal sigorta sisteminin üzerindeki baskıyı net bir şekilde ortaya koymaktadır. Çözüm ise geçici pansumanlarda değil de daha yapısal reformlar eliyle olmalıdır.

Bu noktada, i) emeklilik sistemi ile ilgili yeni çalışmaların olması kaçınılmazdır, ii) kayıt dışılıkla mücadelede yapay zekâ ve veri entegrasyonu en üst seviyeye çıkarılmak durumundadır, iii) sağlıkta verimliliğin en üst seviyede sağlanması adına koruyucu sağlık hizmetlerine yatırım yapılarak tedavi maliyetleri düşürülmelidir ve iv) karmaşık teşvik yapısı sadeleştirilmeli, gerçekten istihdam sağlayan ve primini düzenli ödeyenler ödüllendirilmelidir.

 

[1] TÜİK (30 Temmuz 2025), “Hayat Tabloları, 2022-2024,” https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/54081, Erişim tarihi: 12 Nisan 2026.

[2] TÜİK (12 Mart 2026), “İstatistiklerle Yaşlılar, 2025,” https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/58231, Erişim tarihi: 12 Nisan 2026.

[3] EUROSTAT (2024) “Pensions and labour market participation - main characteristics,” https://ec.europa.eu/eurostat/statistics-explained/index.php?title=Pensions_and_labour_market_participation_-_main_characteristics, (Erişim tarihi: 12 Nisan 2026).

[4] TÜİK (31 Mart 2026), “İşgücü İstatistikleri, Şubat 2026,” https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/57997, Erişim tarihi: 12 Nisan 2026.

[5] Örneğin Ne eğitimde ne istihdam olan (NEET) gençlerin oranı Türkiye’de % 23,3’tür. Bkz. TÜİK (25 Mart 2026), “İşgücü İstatistikleri, 2025,” https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/57996, Erişim tarihi: 12 Nisan 2026.

[6] Veri Kaynağı (10 Nisan 2023), “Yıllara Göre Kayıtdışı İstihdam Oranı (%),” https://www.verikaynagi.com/grafik/yillara-gore-kayitdisi-istihdam-orani-2/, Erişim tarihi: 12 Nisan 2026.

[7] T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Ulusal İstihdam Stratejisi (2025-2028), https://www.csgb.gov.tr/Media/t0bomvck/ulusal-istihdam-stratejisi-2025-2028.pdf, s. 7.

[8] Anadolu Ajansı (4 Aralık 2025), “Türkiye'de sağlık harcamaları 2024'te 2 trilyon 359 milyar lirayı geçti,” https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/turkiyede-saglik-harcamalari-2024te-2-trilyon-359-milyar-lirayi-gecti/3761743, Erişim tarihi: 12 Nisan 2026.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası