Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında uzun yıllardır devam eden ittifak, bölgesel siyasetin en belirleyici ve sarsılmaz ilişkisi olarak tanımlanmaktaydı. Özellikle 2011’deki Arap isyanlarından sonraki dönemden itibaren güçlü biçimde devam eden bu ilişki, Yemen’den Katar ablukasına, Mısır’da Sisi yönetimine destekten Müslüman Kardeşler hareketine karşı politikalara kadar birçok alanda açık biçimde gözlemlenmekteydi. Ancak özellikle 7 Ekim sonrası dönemde bölgesel siyasette yaşanan kırılmalar, ittifak ilişkilerine de yansımış ve bu durum Riyad-Abu Dabi ekseninde olumsuzlukları beraberinde getirmiştir. Öyle ki iki ülke arasında süregiden bu ittifak, yakın geçmişte ciddi biçimde sarsılırken, bu durum zaman zaman askeri gerginlikleri de beraberinde getirmiştir. İki ülke arasında son dönemde yaşanan gelişmeler, Körfez bölgesindeki bu cephe hattında önemli bir kırılma oluştuğunu ve bunun giderek derinleştiğini ortaya koymaktadır.
Ayrışma Noktaları
Bu ayrışmanın özünde jeopolitik rekabet boyutunun bulunduğu söylenebilir. Birleşik Arap Emirlikleri için 2010’lar, Afrika Boynuzu’na güç projeksiyonu ve nüfuz alanı oluşturmak, Libya’daki etkisini genişletmek, Mısır’da çok daha güçlü varlık göstermek ve Yemen’de özellikle Güney Geçiş Konseyi üzerinden varlığını pekiştirmek gibi hedefler doğrultusunda politikalarla geçti. Öte yandan Suudi Arabistan için ise Veliaht Prens Muhammed bin Selman döneminde öncelik, iç siyasi istikrarın korunması ve dönüşüm süreci oldu. Esasında bu iki rolün ve sürecin birbirinin tamamlayıcısı olarak görülebileceği düşünülmekteydi. Abu Dabi ve Riyad’ın bölgesel politikalarda koordine hareket etmesinin arkasında ortak bir ittifak yapısının olduğu ve ortaya çıkacak sonuçtan birlikte fayda sağlanılacağı hesaplanmaktaydı. Ancak gelinen noktada, iki yönetimin başta Yemen, Somali ve İsrail gibi konular olmak üzere ayrışan pozisyonlara geldiği görülmektedir.
Bu durumun en görünür alanlarından birisi ise petrol olarak belirtilebilir. OPEC+ içinde Birleşik Arap Emirlikleri, uzun süredir Suudi Arabistan öncülüğündeki üretim kısıntılarının Riyad’ın piyasa yönetimi stratejisini fazlasıyla desteklediğini açık biçimde dile getirmekteydi. Öyle ki bu durum, geçmişte de ortaya çıkmış ancak o dönem kriz, kontrollü biçimde yönetilmişti. 2021’de Abu Dabi, üretim kotalarına ilişkin müzakereleri kısa süreliğine çökme noktasına getirmişti. Daha yakın dönemde ise Suudi Arabistan’ın üretimi azaltmaya devam ettiği bir süreçte, BAE’nin günlük üretim kapasitesini beş milyon varile çıkarmak için harekete geçmesi, Riyad tarafından uzun vadeli bir güç hamlesi olarak görülmüştür. Bu gelişmenin ardından OPEC+ bağlamında iş birliği sürse de karşılıklı güven büyük ölçüde aşınmıştır. Süregiden bu kriz halinin sonucunda ise Birleşik Arap Emirlikleri 1 Mayıs itibariyle OPEC ve OPEC+’tan ayrılma kararı almıştır. Her ne kadar yapılan açıklamada “bu kararın kimseye karşı alınmış olmadığı” vurgulansa da, uzmanlar bu gelişmenin Suudi Arabistan ile yaşanan gerginliğin açık bir tezahürü olduğunu ifade etmişlerdir.
Yine son dönemde yaşanan gelişmeler, iki ülke arasındaki rekabetin sadece enerji ile sınırlı kalmadığını, ekonomik alana da yansıdığını göstermektedir. Öyle ki hem Suudi Arabistan hem de Birleşik Arap Emirlikleri, Körfez bölgesinin ticaret, lojistik ve yapay zekâ merkezi olmayı hedefleyen politikalar yürütmektedirler. Bu doğrultuda iki ülke yatırım fonlarının ve ekonomi yöneticilerinin, küresel yatırımları çekmek ve teknoloji alanındaki insan kaynağının merkezi olmak gibi alanlarda doğrudan rekabet halinde oldukları görülmektedir. Her ne kadar İran savaşı sonrasında bu politikalarda yavaşlamalar yaşansa da Riyad yönetiminin hayata geçirmeye çalıştığı mega projeler, Dubai’nin bölgenin iş ve finans merkezi olma konumuna doğrudan meydan okuma şeklinde yorumlanmıştır. Nitekim Suudi Arabistan’ın kısa süre önce Emirlik limanları üzerinden gelen ithalata yönelik kısıtlamalar sinyali vermesi, iki taraf arasındaki rekabetin ekonomik alanda da giderek sertleştiğini göstermiştir.
Jeopolitik düzlemde ise ayrışma çok daha belirgin hale gelmiştir. Bu durum özellikle Yemen’de kendisini göstermiştir. Birleşik Arap Emirlikleri 2019’da askeri varlığının büyük bölümünü Yemen’den geri çekerken, Suudi Arabistan’ın desteklediği yapıya alternatif bir güç merkezi haline gelen Güney Geçiş Konseyi’ni desteklemeye başlamıştır. İran konusunda da Abu Dabi yönetiminin İsrail ile yakın koordinasyon içerisinde olduğu görülürken Riyad ile koordinasyonun zayıfladığı gözlemlenmektedir. Bu durum, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattıkları savaş sürecinde de görülmüştür. Uluslararası medyaya yansıyan raporlarda, İsrail’in İran’ın saldırıları karşısında BAE’ye asker göndermek de dahil olmak üzere doğrudan destek olduğu belirtilmiştir.
Bir diğer önemli ayrışma konusu ise küresel aktörlerle ilişkiler ve politikalar bağlamında yaşanmaktadır. Birleşik Arap Emirlikleri, son yıllarda çok yönlü denge siyaseti yürütme konusunda önemli adımlar atarken, Suudi Arabistan benzer ivmeyi yakalamakta zorluk çekmektedir. Bunun yanında Abu Dabi yönetimi, Washington’daki liderlikten bağımsız olarak ABD ile stratejik ortaklığını devam ettirirken, bir taraftan da Çin’den savaş uçakları satın almakta ve aynı anda Rus oligarklara da ev sahipliği yapmaktadır. Buna karşın Suudi Arabistan ise dönem dönem Washington ile karşı karşıya gelmekte ve özellikle güvenlik mimarisinin temel dayanağı olarak gördüğü ABD ile güven bunalımı yaşamaktadır. Bu durum, 28 Şubat’ta ABD’nin İran’a karşı saldırıları sonrasında, Tahran’ın Suudi Arabistan’a karşı saldırıları sırasında ABD üslerinin herhangi bir koruma kalkanı sağlayamaması, ancak aynı süreçte BAE’yi İsrail askeri ve savunma kapasitesi aracılığıyla koruması ile çok daha açık biçimde gün yüzüne çıkmıştır. Dolayısıyla ABD’nin Körfez siyasetinde BAE’yi öncelediği ve Suudi Arabistan’ı ikinci plana attığı bir düzlemin oluşması, Riyad tarafından tepkiyle karşılanmıştır.
Körfezin Yeni Gerçekliği
Bu gelişmeler ışığında mevcut durumun henüz açık bir kopuş anlamına gelmediği de söylenebilir. Farklılıklara rağmen İran’a yönelik ortak tehdit algısı, yönetici elitler arasındaki ailevi bağlar ve rejimlerin devamlılığına ilişkin ortak çıkarlar iki taraf arasındaki gerilimin belirli sınırlar içinde kalmasını sağlamaktadır. Bu nedenle ne Riyad ne de Abu Dabi kamuoyu önünde açık bir ayrılık görüntüsü vermek istemektedir. Ancak bu durumun kırılgan durumdaki Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri arasındaki harmoniyi daha da zayıf hale getirdiği görülmektedir. Ayrıca tüm sorunlarına rağmen son on yıldır Körfez siyasetinin temel varsayımı haline gelen “Suudi Arabistan-BAE uyumu” anlayışının artık ciddi biçimde aşındığı ve bu durumun Körfez ülkeleri arasındaki ayrışma sürecini daha da derinleştireceği söylenebilir. Daha geniş ölçekte ise Arap coğrafyasındaki birçok aktörün de bu yeni gerçekliğe göre pozisyon alması gerekecektir. Nitekim Mısır, Irak, Ürdün ve Suriye gibi ülkeler, geçmişte Riyad-Abu Dabi eksenini bir bütün olarak görmekte ve buna göre pozisyon belirlemekteydiler.
Suudi Arabistan ile BAE arasındaki bu tedrici ayrışma süreci, Körfez siyasetinin yeni normali olarak okunabilir. Bu durum ani bir kopuş gibi gözükmemekle birlikte yavaş fakat derin etkiler üreten bir güç kayması şeklinde ilerlemektedir. Bu nedenle gerek bölgesel gerekse de küresel aktörlerin artık Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’ni tek bir kutupmuş şeklinde değerlendirmeyi sonlandırmaları gerekmektedir. Bunun yerine her iki ülkenin farklı stratejik önceliklere, farklı güvenlik algılarına ve farklı bölgesel vizyonlara sahip aktörler olduğu gerçeği kabul edilerek ayrı ayrı angajman geliştirilmelidir. Dolayısıyla gelinen noktada Körfez’de “tam uyumlu ortaklık” dönemi büyük ölçüde sona ermiş, onun yerini kontrollü ve zaman zaman rekabetçi bir birlikte var olma süreci almıştır.
Bununla birlikte mevcut rekabetin doğrudan bir çatışmaya dönüşmesini engelleyecek mekanizmaların güçlendirilmesi de bölgesel istikrar açısından kritik önem taşımaktadır. Özellikle enerji piyasaları, savunma politikaları ve bölgesel nüfuz alanlarına ilişkin konularda Riyad ile Abu Dabi arasında kurumsal diyalog kanallarının korunması gerekmektedir. Körfez İşbirliği Konseyi’nin daha işlevsel hale getirilmesi, ekonomik rekabetin siyasi kırılmaya dönüşmesini önleyebilecek en önemli araçlardan biri olabilir. Benzer şekilde Yemen, Kızıldeniz güvenliği ve İran ile ilişkiler gibi başlıklarda koordinasyon mekanizmalarının yeniden inşa edilmesi iki taraf arasındaki güven kaybını sınırlayabilir.
Ayrıca hem Suudi Arabistan’ın hem de Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgesel rekabeti yalnızca sıfır toplamlı bir güç mücadelesi olarak görmemesi gerekmektedir. Savunma sanayii, yapay zekâ, enerji dönüşümü, lojistik bağlantılar ve teknoloji yatırımları gibi alanlarda ortak ekonomik projelerin geliştirilmesi, rekabeti daha yönetilebilir bir zemine taşıyabilir. Özellikle Körfez’in küresel ticaret ve finans sistemindeki rolü düşünüldüğünde, iki ülke arasındaki kontrollü iş birliğinin sürdürülmesi yalnızca bölge açısından değil, küresel ekonomi açısından da olumlu sonuçlar doğurabilecektir.
