ABD ambargosu, Küba’nın enerji krizini derinleştiren çok katmanlı bir baskı mekanizması oluşturuyor. Yakıt tedarikine yönelik yaptırımlar nedeniyle petrol taşıyan şirketler ve sigorta firmaları risk almak istemezken, Venezuela’dan gelen sübvansiyonlu petrol akışının azalması da krizi ağırlaştırıyor. Aynı zamanda ABD menşeli teknoloji ve yedek parçalara erişim kısıtlandığı için termoelektrik santraller sık sık devre dışı kalıyor. Finansal yaptırımlar ve Küba’nın "terörü destekleyen devletler" listesinde tutulması ise uluslararası bankaların ödeme işlemlerine aracılık etmesini engelliyor ve enerji yatırımlarını zorlaştırıyor. Bu tablo, hem yakıt teminini hem de altyapı yenilemesini sekteye uğratarak ülkede geniş çaplı elektrik kesintilerine ve ekonomik aksamalara yol açıyor. Küba'daki elektrik krizi, sadece teknik bir arıza değil; ülkenin ekonomik, diplomatik ve sosyal dokusunu doğrudan etkileyen çok katmanlı bir "milli güvenlik" meselesidir. Küba'nın elektrik şebekesi (SEN - Sistema Eléctrico Nacional), büyük oranda Sovyet döneminden kalma, yaşları 35 ile 45 arasında değişen termoelektrik santrallere dayanıyor. Döviz yetersizliği nedeniyle bu santrallere düzenli bakım yapılamıyor ve yedek parça temin edilemiyor. Bu durum, santrallerin sık sık arıza nedeniyle devre dışı kalmasına yol açıyor. Burada önemli bir hususun altını çizmek istiyorum: Küba'nın Matanzas kentindeki Antonio Guiteras ve Felton'daki Lidio Ramon Perez santralleri sistemin bel kemiğidir. Buralardaki en ufak bir teknik arıza, tüm adanın karanlığa gömülmesine yol açıyor.
Venezuela'ya Yapılan ABD Müdahalesi, Küba'yı "Derinden" Sarstı
Küba, elektrik üretimi için büyük oranda ağır ham petrol ve dizele bağımlı bir enerji yapısına sahip. Venezuela’da Nicolas Maduro döneminde adanın petrol ihtiyacının yüzde 40'ı karşılanırken, ABD yaptırımlarının baskısıyla bu destek son dönemde durma noktasına geldi. Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel'in de vurguladığı üzere, Meksika'dan gelen kısıtlı sevkiyatlar istisna tutulduğunda, yılbaşından bu yana ülkeye dışarıdan neredeyse hiç yakıt girişi sağlanamadı. ABD’nin, Küba’ya yakıt taşıyan gemi şirketlerini ve ilgili ülkeleri yaptırımlarla tehdit etmesi, ada ülkesinde derin sosyal ve ekonomik kırılmalara yol açıyor. Halk arasında "Apagones" olarak bilinen ve günlük hayatın ana stres kaynağı haline gelen elektrik kesintileri, Mart’ın ikinci yarısında ülkeyi adeta felç etti. 16-23 Mart tarihleri arasında Küba tamamen karanlığa gömülürken, ulaşım durma noktasına geldi, akaryakıt istasyonlarında hayat durdu ve gıda maddeleri soğutma sistemlerinin çalışmaması nedeniyle hızla bozulmaya başladı.
İnternet ve haberleşmenin devre dışı kaldığı bu süreçte, sağlık hizmetleri de ciddi şekilde aksadı. Halk, ocaklar çalışmadığı için yemeklerini odun ateşinde pişirmek zorunda kalıyor. Küba'da bir turist akaryakıt kıtlığını şöyle tanımlıyor: "Eğer dışarıdan 1 pizza sipariş etmek isterseniz, getirme maliyeti yediğiniz pizzanın 2 katına denk geliyor." Haliyle bisikletler şu anda ulaşım vazifesi görüyor. Enerji krizine karşı kamu kurumlarında mesai saatlerini değiştirmek ve klima kullanımını yasaklamak gibi sert tedbirler alan Küba hükümeti, tüketimi asgari seviyeye indirmeye çalışıyor. Ancak krizin etkileri turizme de sıçramış durumda, uluslararası hava yollarının uçuşlarını askıya alması ve otellerin kapanması, ekonominin can damarı olan turizm sektörünü büyük bir darboğaza sürükledi. Sonuç olarak 10 milyonluk bir halk, kolektif bir cezalandırma ile karşı karşıya kalırken; ABD'nin uyguladığı bu "enerji ambargosu", adayı kıtlığa ve rejimi değişmeye zorluyor.
Küba’nın nüfusu resmi verilere göre yaklaşık 11 milyon olarak açıklansa da, son yıllarda hız kazanan göç dalgası nedeniyle fiili nüfusun 10 milyon seviyesine gerilediği değerlendiriliyor. Özellikle 2022 ve 2023’te, nüfusun yaklaşık yüzde 4-5’ine denk gelen yüz binlerce Kübalının, ekonomik zorluklar ve kronikleşen elektrik kesintileri nedeniyle ülkeyi terk ettiği belirtiliyor. Bu süreçte ağırlıklı olarak genç ve eğitimli kesimin göç etmesi dikkat çekerken, geride kalan nüfusun giderek yaşlanması, özellikle enerji krizinin etkilerinin hissedildiği dönemlerde bakıma muhtaç kesimler açısından daha kırılgan bir tablo ortaya çıkarıyor. Küba’da enerji krizinin boyutunu tek bir "yüzde" ile ifade etmek oldukça güç, zira durum saatlik olarak değişiyor. Ancak güncel teknik veriler, krizin ulaştığı kritik seviyeyi açıkça ortaya koyuyor. Küba Elektrik Birliği’nin (UNE) günlük raporlarına göre, ülkenin toplam elektrik talebinin yaklaşık yüzde 30 ila 45’i karşılanamıyor; bu da özellikle akşam saatlerinde ülkenin neredeyse yarısının karanlıkta kaldığı anlamına geliyor. Kesintiler dönerli şekilde uygulandığı için nüfusun tamamı günün belirli saatlerinde elektriksiz kalıyor. Son dönemde yaşanan tablo, geçmişte görülen ülke genelindeki tam çöküşlerden ziyade “kronik yetersizlik” olarak tanımlanıyor. Başkent Havana, turizm ve idari merkez olması nedeniyle görece daha az kesinti yaşarken, Matanzas, Holguin ve Santiago de Cuba gibi bölgelerde halk günün 12 ila 18 saatini elektriksiz geçirebiliyor.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun Başını Çektiği Lobi
Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun aile geçmişi, kamuoyunda yaygın olarak bilinenin aksine farklı bir tablo ortaya koyuyor. Rubio’nun ebeveynleri Mario ve Oriales Rubio, Küba’yı 1959’daki devrimden sonra değil, 1956’da, yani Fidel Castro iktidara gelmeden önce ekonomik nedenlerle terk ederek ABD’ye göç etti. Ancak Rubio’nun siyasi kariyerinin ilk dönemlerinde kendisini "sürgün çocuğu" olarak tanımlaması, ailesinin Castro yönetiminden kaçarak ülkeyi terk ettiği yönünde bir algı oluşmasına neden oldu. Bu durum, 2011'de Washington Post’un ailenin devrim öncesi göç ettiğini ortaya koymasıyla tartışma oluşturdu. Rubio ise ailesinin devrimden sonra Küba’ya kısa süreliğine döndüğünü ve Castro yönetimini gördükten sonra ülkeyle bağlarını tamamen kopardığını belirterek eleştirilere yanıt verdi. Rubio’nun Küba’ya yönelik sert tutumu, yalnızca aile geçmişiyle değil, aynı zamanda ideolojik duruşu ve iç politika dinamikleriyle de şekilleniyor.
Florida siyasetinde, özellikle Miami merkezli ve güçlü bir antikomünist tabana sahip Kübalı göçmen seçmen kitlesi, Küba rejimine karşı sert söylemi adeta siyasi bir zorunluluk haline getiriyor. Donald Trump seçimleri kazansın diye bu lobinin 200 milyon dolar bağış yaptığı basına yansıdı. Rubio ise Küba yönetimini yalnızca bir siyasi rakip olarak değil, Batı yarımkürede demokrasiye ve ABD’nin güvenliğine tehdit oluşturan otoriter bir yapı olarak tanımlıyor ve Venezuela ile Nikaragua’yla kurulan ittifakı bölgesel bir risk olarak görüyor. Bu yaklaşım doğrultusunda, Obama dönemindeki normalleşme sürecine en sert muhalefeti yapan isimlerden biri olan Rubio, sonraki dönemde Küba’ya yönelik yaptırımların sertleştirilmesinde etkili oldu. ABD politikasının temelini oluşturan Helms-Burton Act çerçevesinde de yaptırımların ancak Küba’da siyasi değişim olması halinde kaldırılabileceğini savunuyor. Rubio, Küba’da "yeni liderlik" ve siyasi açılım olmadan kalıcı bir iyileşmenin mümkün olmadığını savunuyor. Ancak bu strateji, sahada ciddi tartışmalara yol açıyor: Artan yakıt krizi, elektrik kesintileri ve temel ihtiyaçlara erişimde yaşanan sıkıntılar, halk üzerindeki baskıyı artırırken, uzmanlar bunun yönetimden ziyade insani krizi derinleştirebileceğini ve yeni göç dalgalarını tetikleyebileceğini belirtiyor.
1959 Devrimi Sonrası “En Derin Kriz”
Küba, gıda, ilaç ve enerji sistemindeki yapısal çöküş nedeniyle devrimden bu yana en kırılgan dönemini yaşıyor. Tarihsel olarak 1990’lardaki "Özel Dönem" (Periodo Especial) ile kıyaslanan mevcut tablo, Rusya ve Çin gibi geleneksel müttefiklerin sınırlı desteği ve Latin Amerika’daki sol hükümetlerin beklentilerin altında kalan yardımlarıyla daha da ağırlaşıyor. Uluslararası kamuoyunda, çözümün ABD yaptırımlarının kaldırılmasında mı yoksa Havana'nın radikal siyasi ve ekonomik reformlara gitmesinde mi olduğu konusu, adanın geleceği üzerindeki en büyük belirsizliği oluşturuyor. Havana yönetimi, 1959 Devrimi’nden bu yana ABD ile devam eden kronik gerilimi sonlandırmak amacıyla, egemenlik haklarından taviz vermeyen ancak radikal değişimleri içeren bir “müzakere paketi” hazırlığında. Küba tarafının stratejik yaklaşımı, ABD ambargosunun tamamen kaldırılması karşılığında iç dinamiklere dayalı siyasi reformların önünün açılması, Washington’ın "arka bahçe" politikasının reddedilerek "eşitler arası diplomasi" ilkesinin tesisi ve bölgesel güvenlik endişelerini gidermek adına sol gruplara verilen desteğin sonlandırılması sütunları üzerine inşa ediliyor. "Kazan-kazan" ilkesiyle sunulan bu diplomatik hamle, bir "teslimiyet" değil, karşılıklı saygı temelli bir çözüm arayışı olarak öne çıkarken; Küba yönetimi, ekonomik veya askeri baskıyla diz çöktürme çabalarına karşı tarihsel direniş ruhunun diri olduğu mesajını vererek kırmızı çizgilerini net bir şekilde çiziyor.
