21. yüzyılın ilk çeyreği, uzun süre küreselleşmenin derinleştiği, tedarik zincirlerinin yaygınlaştığı ve karşılıklı bağımlılığın uluslararası sistemi daha istikrarlı hale getirdiğinin iddia edildiği bir dönem olarak okundu. Ne var ki son birkaç yılda yaşanan beklenmedik ve düzen kırıcı gelişmeler, bu iddiaların ciddi biçimde sorgulanmasına yol açtı. Bugün gelinen noktada, küresel sistemin esasen yeni bir döneme girdiği, devletlerin ekonomik rasyonalite kadar güvenlik kaygılarıyla da hareket ettiği, hatta birçok durumda güvenlik kaygılarının ekonomik mantığın önüne geçtiği açık biçimde görülmektedir.
Bu dönüşümün başlangıç noktası, çoğu değerlendirmede 24 Şubat 2022’de başlayan Ukrayna Savaşı olarak alınsa da, esas kırılma daha önce, Covid-19 pandemisi sırasında yaşandı. Pandemi, yalnızca küresel bir sağlık krizi değildi; aynı zamanda serbest ticaret, açık sınırlar, zamanında teslim üretim modeli ve küresel tedarik zincirlerinin güvenilirliği üzerine kurulu uluslararası ekonomik düzenin sınandığı büyük bir stres testiydi. Bu sınavda devletler, uzun yıllar savundukları ilkeleri kısa sürede askıya alabildiler. Tıbbi ekipmanlardan aşılara, maskeden gıda ürünlerine kadar birçok alanda ihracat kısıtlamaları getirildi, transit ürünlere el konuldu, uluslararası normlarla bağdaşmayan korumacı uygulamalar meşrulaştırıldı.
Asıl önemlisi, pandemiyle birlikte karşılıklı bağımlılık fikri, ekonomik istikrarın temeli olmaktan çıkıp, adeta ekonomik kırılganlığın kaynağı olarak görülmeye başlandı. Devletler “en ucuz tedarikçi” ile “en güvenilir tedarikçi” arasındaki farkı ilk kez bu kadar sert biçimde tecrübe etti. Böylece küresel üretim mimarisinin “verimlilik” eksenli kurgusu, yerini giderek “dayanıklılık”, “stratejik otonomi”, “friend-shoring”, “de-risking” ve kritik sektörlerde kendi kendine yeterlilik arayışına bıraktı.
Bu yeni çerçeve, klasik anlamda merkantilist reflekslerin güncellenmiş bir versiyonu olarak okunabilir. Dolayısıyla bugün içinde bulunduğumuz dönem, “2. Merkantilizm” olarak tanımlanabilecek yeni bir jeoekonomik evreye işaret etmektedir. Bu dönemde, devletler için mesele yalnızca büyümek veya ticaret hacmini artırmak değil; enerji arzını güvence altına almak, kritik minerallere erişimi korumak, gıda güvenliğini tahkim etmek, lojistik koridorları denetlemek ve ödeme sistemleri üzerinden stratejik etki üretmektir. Ukrayna ve İran Savaşları ise 2. Merkantilizm döneminin ilk iki büyük laboratuvarı olarak önümüzde durmaktadır.
2. Merkantilizm’in Yapısal Mantığı: Enerji, Gıda ve Kritik Mineraller Rekabeti
Yeni dönemde güç, klasik askeri kapasite göstergelerinin ötesinde, üç temel başlık üzerinden yeniden tanımlanmaktadır: Enerji arzı, gıda güvenliği ve kritik mineraller. Bunlar artık yalnızca ekonomik büyümenin değil, doğrudan devlet kapasitesinin ve ulusal güvenliğin temel bileşenleri haline gelmiştir.
Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa’nın enerji bağımlılığını keskin biçimde görünür kıldı. Doğal gaz akışının siyasallaşması, enerji arzının ekonomik bir girdi olmanın ötesine geçerek jeopolitik baskı aracına dönüştüğünü gösterdi. Benzer şekilde Ukrayna’nın küresel tahıl arzındaki rolü, gıda güvenliğinin ne kadar kolay biçimde uluslararası siyasetin konusu haline gelebileceğini ortaya koydu. Tahıl koridorları, sigorta maliyetleri, limanların açık kalması ve lojistik süreklilik, bir anda savaşın asli unsurlarından biri haline geldi.
Bununla birlikte 2. Merkantilizm’in en kritik ve nispeten daha az görünür boyutu, kritik mineraller savaşında ortaya çıkmaktadır. Elektrikli araçlardan füze sistemlerine, yarı iletkenlerden radar teknolojilerine kadar uzanan geniş bir alanda, nadir toprak elementleri ve stratejik madenler, yeni güç mimarisinin bel kemiğini oluşturmaktadır. Dolayısıyla yeni dönemde devletler yalnızca sınırlarını değil; madenlerini, kritik minerallerini, rafinaj kapasitesini, limanlarını, enerji boğazlarını ve tedarik zinciri düğümlerini de korumaya çalışmaktadır.
Ukrayna Savaşı: Toprak Mücadelesinin Ötesinde Bir Jeoekonomik Çatışma
Ukrayna’daki savaş, ilk bakışta klasik anlamda bir toprak ve egemenlik mücadelesi gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde bunun çok daha karmaşık bir jeoekonomik rekabet olduğu anlaşılmaktadır. Rusya’nın Kırım üzerindeki kontrolünü tahkim etmesi ve Odessa hattına dönük stratejik ilgisi, yalnızca askeri mevzilenme ile açıklanamaz. Karadeniz, kuzey-güney ve doğu-batı ticaret hatlarının kesiştiği, tahıl sevkiyatının, derin deniz limanlarının ve konteyner lojistiğinin kritik bir omurgasıdır. Bu hattı kontrol eden aktör, yalnızca kıyı şeridini değil, aynı zamanda ticaret ritmini ve lojistik maliyetleri de etkileyebilir.
Ukrayna’nın sahip olduğu kritik maden ve stratejik mineral rezervleri de savaşın görünmeyen boyutlarından biridir. Lityum, titanyum ve nadir elementler, enerji dönüşümünden savunma sanayisine kadar birçok sektör için vazgeçilmezdir. Bu nedenle savaşın bazı cepheleri, yalnızca siyasi egemenlik ya da askeri derinlik açısından değil, geleceğin sanayi altyapısını belirleyecek kaynakların kontrolü bakımından da anlam taşımaktadır. Ukrayna’nın nükleer enerji kapasitesi de bu çerçevede ayrıca önemlidir. Nükleer altyapının kontrolü, enerji arzı kadar sanayi sürekliliği ve yeniden inşa kapasitesi açısından da stratejik değere sahiptir.
Dolayısıyla Ukrayna Savaşı’nı, sınırların yeniden çizildiği bir çatışma olarak değil; limanların, enerji altyapısının, ticaret koridorlarının ve stratejik madenlerin kontrolü için verilen çok katmanlı bir mücadele olarak okumak daha isabetli olacaktır. Bu yönüyle Ukrayna Savaşı, 2. Merkantilizm’in ilk büyük sıcak laboratuvarıdır.
İran Savaşı: Dünyada Hayatın Durabileceği Bir Kriz
28 Şubat’tan bu yana, küresel ekonomi-politik sistemin ve dünya kamuoyunun bir numaralı gündem maddesi haline gelen İran Savaşı ise 2. Merkantilizm döneminin askeri güce de dayalı rekabet ve devlet arası mücadele modelinin daha da tehlikeli bir eşikte ilerlediğini göstermektedir. Bunun temel nedeni, İran Savaşı’nın yalnızca bölgesel bir askeri gerilim olmaması; aynı zamanda küresel enerji sisteminin kalbinde, Hürmüz Boğazı çevresinde düğümlenmesidir. Hürmüz Boğazı üzerindeki bu tür bir derin kırılma, yalnızca petrol fiyatlarını yükseltmekle kalmayıp; deniz taşımacılığından sigortaya, petrokimyadan sanayi üretimine, gübre arzından tarımsal sürdürülebilirliğe kadar zincirleme etkiler doğurmaktadır.
Burada kritik olan husus, petrolün yalnızca bir ulaşım girdisi olmamasıdır. Petrol ve doğal gaz, modern ekonominin temel işleyişini mümkün kılan daha geniş bir üretim sisteminin parçasıdır. Uçak yakıtı, deniz taşımacılığı, plastik sanayi, petrokimya ürünleri, üre, amonyak, fosfat ve gübre üretimi, tarımsal verimlilik ve lojistik sistemlerin tümü bu akışlara bağlıdır. Bu nedenle İran Savaşı, salt fiyat şoku doğurabilecek bir enerji krizi değil, dünyanın bütününde hayatın gündelik ritmini durdurabilecek bir sistem krizi potansiyeli taşımaktadır.
Nitekim, bir ayı geride bırakan İran Savaşı’nın sebep olduğu karmaşık belirsizliklerle bugün karşı karşıya olunan risk, 1970’lerdeki petrol krizlerinden daha derindir. 1970’lerde esas mesele fiyat artışıydı; arz devam ediyordu, sistem çalışıyordu. Bugün ise arzın sürekliliğinin kesintiye uğraması ihtimali, doğrudan fiziksel erişim krizini gündeme taşımaktadır. Bu, bir süre sonra yalnızca pahalı enerji değil; benzinsiz ulaşım, yetersiz petrokimya girdileri, aksayan tarımsal üretim ve durma noktasına gelen sanayi anlamına da gelebilir.
Üstelik Babü'l Mendep Boğazı ve Kızıldeniz hattı üzerinden üretilebilecek alternatifler de tam güvenli değildir. Husilerin deniz trafiğini tehdit eden eylemleri, küresel enerji ve ticaret hatlarının birden fazla boğazda aynı anda baskı altında olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan İran Savaşı, sadece bölgesel bir jeopolitik dosya değil, tüm dünyada hayatın durabileceği ölçüde ağır bir kriz başlığı olarak okunmalıdır.
Siz, ABD ile İran mı Savaşıyor Sanıyorsunuz? Bu Bir ABD-Çin Savaşı
Ortadoğu’daki gelişmeleri yalnızca klasik bir ABD-İran gerilimi gibi okumak, bugün yaşananların esas jeoekonomik boyutunu perdelemektedir. Çünkü İran üzerinde uçan uçaklar, fırlatılan füzeler ve hareket halindeki deniz platformları, gerçekte çok daha büyük bir mücadelenin parçalarıdır. Bu nedenle bugün yaşanan çatışma, önemli ölçüde adı konmamış bir ABD-Çin savaşı niteliği taşımaktadır.
Bunun en çarpıcı göstergesi, modern silah sistemlerinin yapısal bağımlılıklarında görülmektedir. İran semalarında görev yapan bir F-35 yalnızca bir savaş uçağı değildir; aynı zamanda Çin tedarik zincirlerinden geçmiş, Çin’de işlenmiş 418 kilogram nadir toprak elementlerine dayalı bir üretim mimarisinin uçan tezahürüdür. Radar sistemlerinden hassas güdüm bileşenlerine, aktüatörlerden yüksek sıcaklık mıknatıslarına kadar geniş bir alanda kullanılan kritik girdiler, yüzde 70 ile 90 düzeyinde, büyük ölçüde Çin’in işleme kapasitesine bağımlıdır. Disprosyum, terbiyum ve samaryum-kobalt gibi elementlerde Çin’in küresel işleme üstünlüğü, askeri teknolojinin operasyonel sürdürülebilirliği açısından belirleyicidir.
Bu durum, savaşın doğasını da değiştirmektedir. Mesele artık yalnızca kimin daha fazla mühimmat kullandığı değildir; o mühimmatın hangi girdilerle ve ne kadar sürede yeniden üretilebildiğidir. ABD’nin kısa sürede yüksek miktarda füze ve önleme sistemi kullanması, yalnızca askeri güç gösterisi anlamına gelmez; aynı zamanda Çin’e bağımlı bir stokun hızla erimesi anlamına da gelir. Dolayısıyla ABD, İran’la savaşırken aynı anda Çin’e bağımlı bir üretim sistemini de tüketmektedir.
Burada ortaya çıkan tablo, klasik bir jeopolitik çelişkiden çok daha derin bir jeoekonomik paradokstur. Bir tarafta Çin bağlantılı tankerler, İran petrolünü indirimli fiyatlarla alıp yuan cinsinden ödeme yaparak Hürmüz’den geçmektedir. Diğer tarafta ABD, aynı coğrafyada Çin kaynaklı girdilerle üretilmiş sistemlerle operasyon yürütmektedir. Yani görünürde karşı karşıya gelen iki güçten biri, ABD, aslında rakip gördüğü diğer büyük güç Çin’in tedarik zincirine yaslanarak savaşmaktadır.
Bu nedenle İran Savaşı, yalnızca ABD ile İran arasında değildir. Esas mücadele, enerji, mineraller, tedarik zincirleri ve finansal mimari üzerinden ABD ile Çin arasında yürümektedir.
Hürmüz Paradoksu ve Asimetrik Birikim
Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar, savaşın enerji ve para boyutunu aynı anda görünür kılmaktadır. ABD, askeri varlığıyla İran etkisini sınırlamaya ve denge kurmaya çalışırken; Çin aynı coğrafyada enerji alıcısı, ödeme sistemi kurucusu ve bağımlılık derinleştirici aktör olarak ilerlemektedir. Böylece biri sahada, diğeri sistemin içinde avantaj üretmektedir.
Buradan doğan ikinci önemli sonuç, asimetrik tüketim ile asimetrik birikim arasındaki farktır. ABD savaşarak stok ve maliyet tüketmektedir. Çin ise doğrudan çatışmaya girmeksizin enerji arzını güvence altına almakta, rakibinin tedarik bağımlılıklarını derinleştirmekte ve yeni finansal kanallar oluşturmaktadır. Bu nedenle yeni çağın stratejik üstünlüğü, yalnızca savaş kazanmakla değil; rakibi savaşırken yıpratmak ve kendisi savaşmadan sistemik güç biriktirmekle ilgilidir.
Çin’in bir süre önce Suudi Arabistan ile İran arasında diplomatik normalleşmeyi desteklemesi de bu stratejik yaklaşımın parçasıydı. Son gelişmeler, Suudi Arabistan’ın Riyad’daki İranlı diplomatları ‘istenmeyen adam’ ilan edip, 24 saatte ülkeyi terk etmelerini istemesi, bu hattı zayıflatmış görünse de, Pekin’in düşük profilli tavrı geri çekilme olarak değil, kontrollü yeniden konumlanma olarak okunmalıdır. Çünkü 2. Merkantilizm döneminde; diplomasi, ekonomik nüfuz ve lojistik denetim, askeri kapasitenin tamamlayıcı unsurlarıdır.
Karayipler’den Ortadoğu’ya: Enerji Üzerinden Yeni Sömürgecilik
Merkantilizm’in mantığı yalnızca Avrasya’da değil, Batı Yarımküre’de de kendini göstermektedir. ABD’nin Venezuela, Kolombiya ve Panama hattında yeniden tam hakimiyet kurma çabası, tarihsel olarak 16. ve 17. Yüzyıl’daki 1. Merkantilizm döneminin sömürge mantığını çağrıştırmaktadır. ABD’nin daha birkaç ay önce Venezuela üzerinde oluşturduğu siyasi-askeri baskı, ülkenin petrol ve altın rezervleri üzerindeki kontrol müdahalesi ve Küba’ya yönelik tırmanan tehdit dili, Karayipler’in yeniden jeoekonomik rekabet alanına dönüştüğünü göstermektedir.
Bu bağlamda İran Savaşı da yalnızca güvenlik perspektifinden ele alınamaz. Washington açısından mesele, aynı zamanda dev petrol ve doğal gaz rezervleri üzerindeki kontrolü pekiştirmek ve Çin’in enerji tedarik kanallarını Venezuela ile İran üzerinden şekillenen hatlarda sınırlamaktır. Çünkü ABD için mesele sadece enerjinin kendisi değil; o enerjinin hangi rota üzerinden, hangi jeopolitik denklem içinde ve hangi para birimiyle dolaşıma girdiğidir.
Dolar-Yuan Rekabeti ve Rezerv Para Sorunsalı
İran ve Körfez ülkelerinin enerji ticaretinde yuan kullanımını artırması, bugün küresel finansal düzen bakımından en dikkat çekici başlıklardan biridir. Burada mesele yalnızca alternatif ödeme tercihleri değildir; küresel rezerv para düzeninin uzun vadeli geleceğidir. ABD açısından doların küresel rezerv para statüsü, yalnızca ekonomik bir avantaj değil, aynı zamanda jeopolitik nüfuz aracıdır. Çin’in enerji ticaretini yuanlaştırma çabası ise tam da bu mimariyi, 1970’lerden beri süregelen “petro-dolar” mekanizmasını aşındıran bir gelişme olarak görülmektedir.
Henüz tam anlamıyla kesinleşmiş bir “rezerv para savaşı”ndan söz etmek için erken olabilir; ancak dünyanın o yöne doğru itildiği de açıktır. Enerji kontratları, alternatif ödeme kanalları, ikili para takas anlaşmaları ve bölgesel ticarette yerel para kullanımının artması, doların tek merkezli hakimiyetini sorgulayan bir eğilime işaret etmektedir. Dünya merkez bankalarının altın rezervlerini artırmayı sürdürmesi de bu geçişin önemli göstergelerinden biridir. Altın, tarihsel olarak merkantilist dönemlerin klasik güven çıpasıdır. Bu nedenle bugünkü altın birikimi, yalnızca portföy tercihi değil; belirsizleşen finansal mimariye karşı stratejik korunma refleksidir.
Teknoloji Tedarik Zinciri ve Helyum Krizi
İran Savaşı’nın önemli fakat çoğu zaman geri planda kalan etkilerinden biri de küresel teknoloji tedarik zincirleri üzerindeki baskıdır. Katar’dan gelen helyum arzındaki kırılma, bunun en çarpıcı örneğini oluşturmaktadır. Helyum, doğal gaz işleme sürecinin yan ürünü gibi görünse de, yarı iletken üretiminde soğutma, sızıntı tespiti ve fiber optik kablo gibi hassas üretim süreçleri açısından vazgeçilmezdir. Dolayısıyla helyum arzında yaşanacak sıkışma, çip üretiminden otomotive, yapay zekâ donanımından tüketici elektroniğine kadar geniş bir alanda ciddi aksamalara yol açabilir.
Bu tablo, enerji krizinin teknoloji krizine, teknoloji krizinin de sanayi ve siber güvenlik krizine dönüşebildiğini göstermektedir. Böylece İran merkezli savaş, yalnızca petrol piyasalarını değil, yüksek teknoloji üretim kapasitesini de etkileyen çok katmanlı bir baskı alanı oluşturmaktadır.
Finansal Piyasalar ve Savaşın Ahlaki Aşınması
İran Savaşı’nın bir diğer dikkat çekici boyutu, finansal piyasalarda gözlenen olağandışı hareketlerdir. Bilhassa, savaşın gidişatı veya bundan sonra ne olabileceği hakkında, Başkan Trump’ın dünya kamuoyuna yapacağı kritik açıklamalardan dakikalar önce, petrol vadeli işlemlerde görülen ani fiyat sıçramaları veya petrol fiyatlarının hızla düşmesine oynayan milyarca dolarlık işlem kontrat alımları, içeriden bilgiye dayalı işlemler ve piyasa manipülasyonu şüphelerini artırmaktadır. Bu, savaşın yalnızca cephede değil, ekranlarda ve finansal işlem masalarında da yürütüldüğünü göstermektedir.
İçeriden öğrenmenin ticareti, dünyanın her yerinde finansal suç olarak değerlendirilir. Ancak savaş dönemlerinde bu tür işlemlerin görünürlüğünün artması, yalnızca finansal denetim zaafını değil, aynı zamanda küresel piyasalarda etik zeminin aşındığını da göstermektedir. Bu durum, yeni dönemde savaş ekonomisinin sadece enerji, maden ve lojistik boyutu olmadığını, aynı zamanda finansal manipülasyon alanı da ürettiğini ortaya koymaktadır.
2. Merkantilizm’in İlk İki Sıcak Çatışma Laboratuvarı: Ukrayna ve İran
Bugün Ukrayna ve İran merkezli savaşlar, klasik anlamda yalnızca askeri çatışmalar değildir. Bunlar enerji akışlarının, kritik mineral zincirlerinin, limanların, ticaret koridorlarının, teknoloji girdilerinin, ödeme sistemlerinin ve rezerv para mimarisinin aynı anda mücadele ettiği çok katmanlı sistem savaşlarıdır.
Ukrayna, madenler, limanlar, Karadeniz güvenliği ve nükleer enerji altyapısı üzerinden; İran ise Hürmüz Boğazı, enerji akışı, nadir toprak elementleri bağımlılığı, yuanlaşan enerji ticareti ve teknoloji tedarik zincirleri üzerinden 2. Merkantilizm Döneminin laboratuvarına dönüşmüştür. Bu iki alevli ve tehlikeli başlık, bize aynı temel gerçeği göstermektedir: 21. yüzyılda savaşın kaderi yalnızca cephede belirlenmemektedir. Asıl mücadele, sistemlerin içinde verilmektedir.
Dolayısıyla, yeni dönemin kazananları da yalnızca savaş meydanında üstün gelenler olmayacaktır. Kazananlar; limanları kontrol edenler, kritik mineralleri işleyenler, enerji akışını yönetenler, kritik girdileri güvence altına alanlar, ödeme sistemlerini kuranlar ve bağımlılıkları yönetenler olacaktır. 2. Merkantilizm döneminde güç, askeri kapasite kadar ekonomik, teknolojik ve finansal sistem kurma yeteneğiyle de ölçülmektedir.
Ukrayna ve İran, bize aynı dersi vermektedir: 2. Merkantilizm döneminin savaşları kurşunla, füzeyle başlasa bile, sonucu kritik mineraller, enerji boğazları, tedarik zincirleri, ödeme sistemleri ve stratejik sabır belirleyecektir. Bu nedenle, önümüzdeki dönemi anlamak için yalnızca cephe haritalarına değil, limanlara, madenlere, tanker rotalarına, rezerv kompozisyonlarına ve küresel üretim ağlarına bakmak gerekecektir. Ve bu dönem, aynı zamanda yeni nesil sömürgecilik ve korsanlık eğilimlerinin artacağına dair risk ve tehditleri de barındırmaktadır. Çünkü 21. yüzyılın büyük mücadeleleri, artık görünenden çok daha derin bir zeminde yürümektedir.
