1970’lerde yaşanan petrol krizi nedeniyle dünya genelinde ortaya çıkan stagflasyon, İkinci Dünya Savaşı sonrasında hakim olan ve aktif devlet müdahalesine dayanan Keynesyen ekonomi modelini hem siyasal hem teorik düzeyde krize soktu. Devlet harcamaları ve genişleyici maliye politikalarıyla istikrar sağlanabileceği yönündeki varsayımın bu ortamda çalışmaması, söz konusu yaklaşımın etkinliğinin sorgulanmasına yol açtı. Bu durum, Milton Friedman ve Friedrich Hayek gibi iktisatçıların entelektüel öncülüğünü yaptığı, piyasa serbestliğini savunan neoliberal düşüncenin güç kazanmasına zemin hazırladı. 1980’lere gelindiğinde bu entelektüel dönüşüm, Birleşik Krallık’ta Margaret Thatcher ve Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Ronald Reagan’ın iktidarlarında siyasal bir programa dönüştü. Bu program; özelleştirme, deregülasyon (kuralsızlaştırma) ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi gibi politikalar etrafında şekillendi. Bu dönüşüm yalnızca ABD ve Birleşik Krallık’ın “ulusal ekonomi politikaları” olarak kalmadı, en doğru ve alternatifsiz kalkınma modeli olarak küresel ölçekte yaygınlaştırıldı.
Washington Uzlaşısı
Neoliberal model, özellikle kalkınma finansmanına ihtiyaç duyan ve borç krizi yaşayan gelişmekte olan ülkelere Dünya Bankası ve IMF aracılığıyla “kalkınma reçetesi” olarak sunuldu. Bu çerçevede 1989’da ekonomist John Williamson tarafından formüle edilen “Washington Uzlaşısı”; mali disiplin, özelleştirme, deregülasyon ve sermaye serbestisi gibi başlıkları kalkınmanın tek geçerli yolu olarak tanımladı. Özellikle borç krizi içindeki birçok gelişmekte olan ülkenin, IMF ve Dünya Bankası kredilerine erişebilmesinin birincil şartı, Washington Uzlaşısında belirtilen kriterlerin uygulanmasına bağlandı. Ayrıca GATT/Dünya Ticaret Örgütü süreci ile ikili ticaret ve/veya yatırım anlaşmaları da mal ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesini küresel düzeyde yaygınlaştırdı. Neoliberal modelin uygulamadaki en çarpıcı örnekleri 1980’lerde Latin Amerika’da ve 1990’larda sosyalist planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçen Doğu Avrupa ülkelerinde ortaya çıktı. Türkiye ise 24 Ocak 1980 kararları ile bu küresel dönüşüm dalgasına erken bir dönemde katıldı.
2008’de neoliberal düzenin merkezinde yer alan ABD’de ortaya çıkan küresel finans krizi, Washington Uzlaşısı kapsamında uygulanan politikaların derin bir şekilde sorgulanmasına yol açtı. Krizin derinleşmesinde belirleyici olan unsur ise finansal piyasaların kuralsızlaştırılması ve denetimin zayıflatılmasıydı. Bu kriz, piyasaların her koşulda rasyonel davranacağı ve kendi kendini dengeleyeceği varsayımını çökertti. 2008 krizinden sonra “minimal devlet” ideali fiilen terk edilmeye başlandı. Devlet, bankacılık sektörünü doğrudan kurtarma paketleri ile desteklemek zorunda kaldı ve finansal sisteme likidite sağladı. Bu kriz, devletin makro-ihtiyati düzenlemeler yoluyla piyasalara açık bir şekilde müdahale eden bir aktör olarak yeniden ortaya çıkmasına yol açtı.

Neoliberal Düzenin Sorgulanma Aşaması
2016’da Trump’ın “önce Amerika” sloganını kullanarak başkan seçilmesi ile neoliberal paradigmadan kopuşun ikinci aşamasına girildi. Trump yönetimi, neoliberalizmin en önemli ilkelerinden biri olan ve uzun süre ABD’nin uluslararası düzeyde savunduğu “serbest ticaret” ilkesine açık bir şekilde cephe alarak; ek gümrük tarifeleri ve ihracat kontrolleri gibi araçlarla korumacı bir çizgi benimsedi. Bu yeni yaklaşım çerçevesinde çelik ve alüminyum ithalatına ulusal güvenlik gerekçesiyle ek vergiler getirildi, Çin’den ithal edilen bazı ürünlere ilave tarifeler uygulandı ve stratejik teknolojilerin (özellikle yüksek teknoloji ve yarı iletken alanında) ihracatına kısıtlar konuldu. Böylece ABD, 1980’lerden beri normatif olarak savunduğu ve ticaret ortaklarına dayatmaya çalıştığı çok taraflı serbest ticaret yaklaşımından uzaklaşıp, yerli sanayi kapasitesini ve teknolojik üstünlüğünü korumayı önceleyen politikalara yöneldi. Aynı dönemde Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılma (Brexit) kararı da hem küresel ekonomik entegrasyona hem de ulus-üstü ekonomik entegrasyona yönelik şüpheci yaklaşımın güçlendiğini teyit eden bir gelişme oldu. ABD ve Birleşik Krallık’taki eş zamanlı olarak yükselen “ekonomik egemenlik söylemi”, neoliberal küreselleşmenin temel argümanları olan serbest dolaşım ve kuralsız sermaye hareketleri gibi prensipleri doğrudan tartışmaya açtı.
Neoliberal modelin meşruiyetinin sorgulanmasına yol açan bu gelişmelerin akabinde 2019’un sonunda ortaya çıkan ve 2020’de dünya genelinde yaygınlaşmaya başlayan COVID-19 pandemisi ile sistemin “fiziksel altyapısı” da sorgulanır hale geldi. Pandemi, her ne kadar 2008 krizi gibi finansal bir şok ortamı ortaya çıkarmasa da uzmanlaşmaya dayalı verimlilik ve maliyet minimizasyonu anlayışı üzerine kurulan tedarik zincirlerinin ciddi bir kriz anında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkardı. Pandemi ortamında taşımacılıkta yaşanan durmalar ve ara malı ile medikal ekipmanlara ulaşımdaki zorluklar bu kırılganlığın net bir şekilde hissedilmesine neden oldu. Ayrıca küresel ölçekte ekonomik resesyonun yaşanması ve uluslararası ticaret akışlarının neredeyse durma noktasına gelmesi, devletleri zorunlu bir aktör haline getirdi.
Nitekim, birçok ülkede piyasaya doğrudan müdahale edildi ve krizden etkilenen kesimlere ciddi destek paketleri açıklandı. Aynı zamanda küresel dayanışma yerine, ülkeler siyasi ve ekonomik bağımsızlıklarını öncelediler ve radikal kararlar aldılar. Bu dönemde kişisel koruyucu ekipman ve medikal malzeme temini, ulusal güvenlik konusu gibi ele alındı. Örneğin Almanya’nın satın aldığı maskelere ABD’nin Tayland’da el koyduğu iddia edildi ve Berlin İçişleri Senatörü Andreas Geisel, açıkça ABD’nin modern korsanlık eylemi yaptığını söyledi. Benzer şekilde Avrupa içinde de dayanışma yerine doğrudan güvenlik perspektifiyle kararlar verildi. Çekya, İtalya’nın Çin’den sipariş ettiği maskelere, Fransa ise İspanya ve İtalya’ya giden maskelere el koydu. Almanya ise İsviçre’ye gönderilmek üzere olan maskelerin ihracatını durdurup bu ürünlere el koydu. Özellikle AB üyeleri arasındaki “maske mücadelesi”, “AB dağılıyor mu?” sorusunun dahi tartışıldığı bir ortam ortaya çıkardı.
Aynı dönemde patlak veren Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa’nın enerji güvenliğine bakışının 1970’lerdekine benzer biçimde şekillenmesine neden oldu. Bir başka deyişle enerji konusu, fiyat odaklı olmaktan çıktı ve doğrudan ulusal güvenlik meselesi ile ilişkilendirildi. Neoliberalizmin temel argümanlarından biri olan “karşılıklı bağımlılık” varsayımı, enerji ticareti bağlamında işlevini kaybetti. Örneğin Rusya ile Almanya arasında inşa edilen Kuzey Akım 2 Doğal Gaz Boru Hattı Projesi, yaklaşık 10 milyar avro harcanmasına rağmen işleve alınmadı ve hatta mevcut doğal gaz akışı siyasi gerekçelerle durduruldu. Nitekim bu durum, “ticaret derinleştikçe çatışma ihtimali azalır” şeklindeki klasik liberal varsayımının en azından enerji bağlamında sorgulanmasına neden oldu.
ABD’de korumacı eğilimlerin sadece Trump yönetimine özgü bir yaklaşım olduğu yönündeki yorumlar ikna edici görülmemektedir. Çünkü Trump’ın ilk döneminden sonra göreve gelen Biden yönetimi de yarı iletkenler, batarya teknolojileri, güneş panelleri ve benzeri stratejik sektörlerde Çin’e karşı uygulanan gümrük tarifelerini büyük ölçüde korudu ve genişletti. 2024’e gelindiğinde Beyaz Saray, bu politikayı açık bir şekilde “ulusal güvenlik” ve “Çin’in Haksız Ticaret Uygulamalarından Korunma” gerekçeleriyle meşrulaştırdı. Örneğin elektrikli araçlarda gümrük vergisi yüzde 25’ten yüzde 100’e, yarı iletkenlerde yüzde 25’ten yüzde 50’ye, batarya ekipmanlarında yüzde 7,5’ten yüzde 20’ye çıkarıldı. Bu tablo, ABD’de ekonomik milliyetçilik eksenli korumacı sanayi politikalarının iki parti tarafından da paylaşılan bir yönelim haline geldiğini düşündürmektedir. ABD’de Trump’ın ikinci kez iktidara gelmesiyle “önce Amerika” yaklaşımı doğrultusunda Çin başta olmak üzere stratejik rakip olarak tanımlanan ticaret ortaklarına ilave gümrük vergileri getirildi ve karşılıklı tarifeler yükseldi. Nitekim bu gelişmeler, ABD’nin 1980’lerden bu yana küresel ölçekte normatif olarak savunduğu ve ticaret ortaklarına çeşitli araçlarla benimsetmeye çalıştığı serbest ticaret politikasından saptığını gösterdi.
Sonuç olarak, 1980’lerden itibaren neoliberal küreselleşme projesi altında devletin rolü azaltıldı ve serbest ticaret ile sermaye hareketlerinin serbestliği, kalkınmanın tek meşru ve geçerli yolu olarak sunuldu. Ancak 2008 küresel finans krizi, bu yaklaşımın problemlerini açığa çıkardı ve devlet, piyasanın “kurtarıcısı” olarak geri döndü. 2016 sonrasında ise ekonomik milliyetçilik politikası, merkantilist yaklaşımları anımsatır oldu. Trump ile başlamış görünen korumacı ve milliyetçi sanayi politikası çizgisi, Biden yönetiminde de “ulusal güvenlik” başlığı altında meşrulaştırıldı. Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılması ise ulus-devlet ölçeğinde ekonomik özerklik taleplerini gösterdi. COVID-19 pandemisi ve Rusya-Ukrayna Savaşı ise bu süreci sadece hızlandırdı. Tedarik zincirlerinin kırılganlığı ve kritik teknolojilerde dışa bağımlılık gibi konular, piyasa verimliliği meselesi olmaktan çıkıp doğrudan devletlerin güvenlik meselesi haline dönüştü. Dolayısıyla bugün gelinen aşamada, neoliberal paradigma hem ideolojik olarak zayıflamaya hem de büyük güçler düzeyinde fiilen terk edilmeye başladı.
