Kriter > Dış Politika |

Savaşın Körfez Cephesi: Refah Vahasından Güvenlik Bunalımına


Savaş sürecinde ABD’nin kendilerini koruyacağı varsayımına dayalı güvenlik mimarisinin, bu en ciddi testte başarısızlığa uğraması, Körfez ülkelerini hayal kırıklığına uğratırken, bir taraftan da alternatif güvenlik mekanizmaları geliştirme sürecine itmiştir. Dolayısıyla Körfez ülkeleri bu savaş süreciyle birlikte ABD’nin kendilerini doğrudan korumayacağını anlarken gerek güvenliklerini sağlama gerekse de savaş sonrası dönemde olası İran tehdidine karşı hazırlıklı olabilme adına alternatif aktörlerle ittifak yapmaları gerektiğini de fark etmişlerdir.

Savaşın Körfez Cephesi Refah Vahasından Güvenlik Bunalımına

“Coğrafya kaderdir” tanımlaması, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşın Körfez bölgesi üzerindeki etkileri bağlamında çok yerinde bir tanımlama olacaktır. Nitekim savaşın doğrudan tarafı olmayan Körfez bölgesi ülkeleri, neredeyse savaşan taraflar kadar bu süreçten olumsuz anlamda etkilenmişlerdir. Bu etki, savaşın şokunun yaşandığı daha ilk günlerden itibaren kendisini göstermiş, Ortadoğu coğrafyasının “refah vahası” olarak bilinen Körfez ülkeleri, İran’ın misillemeleri sonrası bu sürecin en büyük kaybedenleri olmaya başlamışlardır. Her ne kadar tümü aynı oranda etkilenmeseler de “Körfez’in dokunulmazlığı” miti son bulmuş ve bu durum, bölgedeki monarşiler için karamsar bir geleceğin kapılarını aralamıştır.

Bu bağlamda en vurucu darbeyi, savaşın taraflarından olan ABD’ye siyasi olarak en yakın aktörler olarak sayılabilecek Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan almıştır. Her ne kadar savaşın ilk günlerinde yaptıkları temkinli açıklamalarla taraf olmaktan kaçınıyor görüntüsü verseler de toprakları üzerinde bulundurdukları ABD askeri üslerinin savaş sürecinde kullanılması, İran tarafından kabul edilemez bir gerekçe olarak görüldü. Washington’la olan güvenlik bağlarını koparmadan Tahran’la gerilimi kontrol altında tutmaya çalışsalar da, kısa sürede yükselen tansiyon ve kaos, bu ülkeleri hedef olmaktan kurtaramadı. Düşük yoğunluklu dış politika izleyen diğer ülkeler olan Bahreyn ve Kuveyt de süreçten benzer şekilde etkilendiler. Her iki ülkede de gerek ABD’ye ait askeri üsler gerekse liman ve su arıtma tesisleri gibi kritik altyapılar İran tarafından farklı dönemlerde hedef alındı.

 

İran’a Karşı Pozisyon

Savaş sürecinde Körfez ülkelerinin reflekslerinin birbirinden farklılaşması, çatışmanın etkilerinin de farklılaşmasını beraberinde getirdi. Bu açıdan değerlendirildiğinde Umman ve Katar’ın savaş sürecindeki pozisyonları, diğer Körfez ülkelerinden ayrıştı. Her ne kadar Katar bu süreçte ağır hasarlar aldıysa ve buna karşın İranlı diplomatları “istenmeyen adam” ilan ederek sınır dışı ettiyse de Doha yönetiminin Tahran ile diyaloğu belirli bir dereceye kadar sürdürmesi dikkat çekmiştir. Öte yandan Umman ise diğer tüm Körfez ülkelerinden ayrışarak Tahran tarafından balistik füzeyle hedef alınmayan nadir Körfez ülkesi olmuş ve İran ile ABD arasında en önemli arabuluculardan birisi olarak öne çıkmıştır. Bu süreçte, her iki ülkenin de itidalli bir yaklaşım içerisinde oldukları görülürken, özellikle Umman’ın savaş öncesi dönemde savaşın önlenmesi konusunda yoğun bir arabuluculuk faaliyeti yürüttüğüne şahit olunmuştur. Bu noktada, söz konusu ülkelerin bu yaklaşımlarına zemin oluşturan ortak noktanın, ABD ve İsrail ile ilişkilerindeki mesafeli tutumları ve İran ile ilişkilerinde ise görece yakın pozisyonları olmaları söylenebilir.

Savaştan değişik boyutlarda etkilenen Körfez ülkeleri için ortak bir nokta ise artan güvenlik kaygıları olmuştur. Özellikle enerji altyapıları başta olmak üzere kritik tesislere yönelik insansız hava aracı ve füze saldırılarının sonrasında Körfez’deki hava savunma sistemlerinin devreye sokulması, Körfez ülkeleri için savunma anlamında bir ilke işaret etmekteydi. İran’ın beklenmedik düzeydeki saldırganlığı ve Körfez ülkelerinin bu saldırganlıkla bir anlamda tek başlarına karşı karşıya kalmaları, önemli bir kırılma noktası olmuştur. Savaş sürecinde ABD’nin kendilerini koruyacağı varsayımına dayalı güvenlik mimarisinin bu en ciddi testte başarısızlığa uğraması, Körfez ülkelerini hayal kırıklığına uğratırken, bir taraftan da alternatif güvenlik mekanizmaları geliştirme sürecine itmiştir. Dolayısıyla Körfez ülkeleri bu savaş süreciyle birlikte ABD’nin kendilerini doğrudan korumayacağını anlarken gerek güvenliklerini sağlama gerekse de savaş sonrası dönemde olası İran tehdidine karşı hazırlıklı olabilme adına alternatif aktörlerle ittifak yapmaları gerektiğini de fark etmişlerdir. Bu noktada Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerin; Türkiye, Pakistan ve Mısır başta olmak üzere bölgenin önemli aktörleriyle etkileşimlere geçerek güvenlik temelli iş birliklerini artırma çabası içerisinde oldukları görülmüştür.

 

Ekonomik Etkiler

Savaşın Körfez bölgesi özelinde somut biçimde etkilerinin hissedildiği bir diğer alan ise ekonomi olmuştur. Küresel enerji arzının en önemli merkezlerinden olan Körfez bölgesinin savaşın tam ortasında kalması, ilk etkisini petrol fiyatları üzerinde gösterdi. Savaş nedeniyle bazı sevkiyatlar alternatif rotalara kaydırılırken, bu durum hem maliyetleri artırmış hem de teslimat sürelerini uzatmıştır. Varil başına 100 doların üzerine çıkan petrol fiyatları, teoride ihracatçı olan Körfez ülkeleri için olumlu gibi gözükse de hidrokarbon ürünlerinin küresel piyasalara ulaşmasında kritik geçiş olan Hürmüz Boğazı’nın askeri hareketliliğin merkezinde kalması, buna paralel olarak sigorta maliyetlerinin birkaç kat artması ve son olarak da geçişlerin tamamen durması ve sevkiyatların gerçekleşememesi, Körfez ülkelerinin ana gelir kalemlerinden mahrum kalmalarına yol açmıştır.

Bu bağlamda diğer Körfez ülkelerinden ayrışan tek ülke Umman olmuştur. Öyle ki coğrafi konumundan dolayı Hürmüz Boğazı’na bağımlı olmayan Umman’ın bu süreçteki petrol gelirleri, fiyatların artışına paralel olarak yükselmiştir. Umman, savaş sırasında dahi Kalhat’taki LNG tesisinden özellikle Asya ülkelerine ihracat yapmaya devam etmiştir. Benzer şekilde ülkenin en önemli petrol ihracat noktası olan Mina al Fahal’den yüklemeler devam etmiş ve Umman ham petrolü, küresel petrol fiyatlarının 100 dolar olduğu dönemde 120 dolardan işlem görerek ülke ekonomisi için kritik öneme sahip olmuştur.

Savaşın Körfez ülkeleri açısından hidrokarbon ticareti dışındaki ekonomik etkileri de oldukça yıkıcı olmuştur. Bölgenin turizm merkezlerinden olan BAE’de turistik faaliyetler tamamen durma noktasına gelmiş, Dubai’deki yüzlerce otel kısa bir süre içerisinde tamamen boş kalmış ve binlerce gelecek rezervasyon da iptal edilmiştir. Bölgenin “güvenli liman” imajının zedelenmesi sonrasında özellikle küresel bir finans merkezi olarak kabul edilen Dubai’den milyarlarca doları bulan sermaye çıkışı yaşanmıştır. Abu Dabi ve Dubai borsalarında büyük kayıplar yaşanırken, emlak piyasası yüzde 30’lara varan gerilemelere sahne olmuştur. Öte yandan savaşın ağır etkilerinin görüldüğü bir diğer alan da havacılık sektörüdür. Küresel hava taşımacılığının önemli geçiş noktaları olan Dubai, Doha ve Abu Dabi gibi büyük Körfez havalimanları, savaşın ilk günlerinde tamamen işlevsiz hale gelirken, sonraki süreçte minimum kapasiteyle faaliyetlerine devam etmek durumunda kalmıştır. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak Körfez iş gücü piyasasının ana gövdesini oluşturan yabancı işçilerden on binlercesi bölgeden ayrılmış ve bu durum hem tüketimi hem de iş gücü piyasasını olumsuz etkilemiştir. Tüm bu faktörler nedeniyle BAE de dahil olmak üzere birçok Körfez ülkesinin 2026’da ciddi ekonomik daralma yaşayacağı öngörülmektedir.

OPEC günlük ham petrol üretimi, AA İNFO
Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütünün (OPEC) günlük ham petrol üretimi, ABD/İsrail-İran Savaşı'nın etkisiyle Mart'ta önceki aya göre 7 milyon 878 bin varil azalarak 20 milyon 788 bin varile geriledi. (Mehmet Yaren Bozğun / AA, 13 Nisan 2026)

 

Toplumsal Etkiler ve Barış Beklentisi

Öte yandan savaşın şüphesiz Körfez’deki toplumlar üzerinde de etkileri görülmüştür. Her ne kadar savaş sırasında günlük yaşam ve gıda tedarik zinciri gibi alanlarda sınırlı etkiler görüldüyse de, bölgedeki güvenlik algısının yıkılması on yıllar boyunca sadece refah ve kalkınma süreçlerine alışkın Körfez toplumları için travmatik bir etki bırakmıştır. Bu nedenle bazı Körfez vatandaşlarının geçici olarak Londra, Zürih, Singapur ve İstanbul gibi güvenilir lokasyonlara ailecek taşındıkları rapor edilmiştir. Körfez ülkelerindeki günlük yaşam ve iş gücü piyasasının en önemli aktörleri olan milyonlarca yabancı işçi için de belirsizlikler hızla artmıştır. Özellikle enerji ve inşaat sektörlerinde çalışan göçmen iş gücünün bir kısmının ülkelerine dönmeyi değerlendirmeye başlamaları zaten kırılgan olan iş gücü dengelerini etkileme riskini barındırmaktadır. Öte yandan artan enerji ve lojistik maliyetleri, günlük yaşam giderlerine de yansırken, gıda ve temel tüketim ürünlerinde fiyat artışları gözlemlenmiştir.

Her ne kadar geçici bir ateşkes ile savaşın etkileri kademeli olarak sönümlense de Körfez ülkeleri kalıcı bir barışı öncelemektedirler. Bununla birlikte özellikle İran’dan gelebilecek sınır ötesi tehditlerin sona ermesi, rejim güvenliklerinin garanti altına alınması ve enerji ihracatına yönelik engellerin kalıcı biçimde kaldırılması da Körfez ülkeleri için savaş sonrası dönemin temel öncelikleri olarak tanımlanabilecektir. İran’ın vekil güçlerle yürüttüğü bölgesel nüfuz mücadelesinin ve yine Tahran’ın nükleer kapasitesinin sınırlandırılması gibi unsurlar da Körfez ülkelerinin savaş sonrası döneme dair beklentileri arasındadır. Son olarak bölgesel güvenliğin tesis edilmesi hususunda yeni bir güvenlik mimarisinin oluşturulması ve savunma mekanizmalarının hayata geçirilmesi de Körfez ülkeleri için kritik önem arz etmektedir.

Öte yandan İran’da savaş sonrası dönemde rejimin yıkılması ya da derin bir istikrarsızlık sürecine girilmesinin de Körfez ülkeleri açısından riskli bulunduğu söylenebilir. Bu durumun oluşturacağı otorite ve güç boşluğu, bugün yaşanan tehditlerin de ötesinde kontrol edilemez sonuçlar doğurabilecektir. İran’da daha radikal bir rejimin ortaya çıkması da Körfez ülkeleri açısından riskler barındırmaktadır. Savaş sürecinde yaşananlardan Körfez rejimlerini sorumlu tutabilecek bir Tahran yönetimi, savaş sonrasında on yıllar boyunca sürebilecek bir tehdit unsuru olarak Körfez’i tüketmeye devam edebilecektir. Bu açıdan değerlendirildiğinde İran’ın bir tehdit olarak değil de sınırlı da olsa diyaloğun sürdürülebildiği ve güvenlik endişesi oluşturma kapasitesinin sınırlandırılmış bir aktör olarak kalması, Körfez’in tercih edeceği senaryo olacaktır. Dolayısıyla Körfez ülkeleri, savaş sonrası döneme İran’dan gelebilecek tehditlerin ortadan kalkmış olduğu bir ortamda geçmeye önem vermektedirler.

Gelinen noktada 28 Şubat’ta ABD ve İsrail tarafından İran’ın hedef alınması suretiyle başlatılan savaşın, bölgesel düzeyde etkilerinin en yoğun biçimde görüldüğü ülkeler Körfez ülkeleri oldu. Basra Körfezi’nin savaşın hem lojistik merkezi hem de ekonomik kalbi olması, bu durumun başlıca nedeniydi. Bu nedenle her ne kadar geçici ateşkes sürecine girilmiş olsa da Körfez ülkeleri için bu savaş, kendileri dışında olup biten bir krizden çok, içeride hissedilen bir belirsizlik girdabına dönüştü. Bu da Körfez ülkelerine çok uzakta gözüken krizlerin aslında çok da yakında olduğunu hatırlatmıştır. Savaşın hazırladığı belirsizlik ortamının en kırılgan aktörleri olan Körfez ülkeleri, bir taraftan savaşın derhal sona ermesini isterken, bir taraftan da kurulacak yeni siyasi, askeri ve ekonomik düzene kendilerini hazırlamaya çalışmaktadırlar.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası