Kriter > Dış Politika |

Sisifos Döngüsünde Tahran: Hürmüz, Nükleer Koz ve Sert Diplomasi


İran’ın mevcut diplomasi yaklaşımı, 40 günlük savaş sürecinde şekillenen güvenlik stratejisinin doğrudan devamı niteliğinde ilerliyor. Tahran yönetimi; kendisini savaşın kazananı, Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir baskı aracı, Washington’ı ise zayıf ve savunmada bir aktör olarak konumlandırıyor. Ancak bu anlayış, ülke içindeki farklı değerlendirmeler nedeniyle tartışmalı bir zeminde duruyor. “Ne savaş ne barış” olarak tanımlanan mevcut durum; ekonomik ve toplumsal baskıyı artıran, sürdürülebilirliği sorgulanan bir denge oluşturuyor.

Sisifos Döngüsünde Tahran Hürmüz Nükleer Koz ve Sert Diplomasi

İranlı siyasi ve akademik çevrelerde son dönemde dikkat çeken bir benzetme öne çıkıyor: ABD ve İsrail, Yunan mitolojisinin “lanetli kralı” Sisifos ile özdeşleştiriliyor. Rivayete göre Zeus tarafından cezalandırılan Sisifos, dev bir kayayı her seferinde zirveye taşımaya çalışır; ancak kaya tam tepeye ulaşacakken geri yuvarlanır ve bu döngü sonsuza dek sürer.

Bu metafor, 10 Ekim 2013’te Journal of Strategic Studies dergisinde yayımlanan ve İsrailli akademisyenler tarafından kaleme alınan bir çalışmada, farklı bir çerçevede ele alınmıştı. Söz konusu çalışmada, İsrail’in varlığına karşı çıkan aktörlerle yaşadığı çatışma, “çözülemez ve döngüsel bir mücadele” olarak tanımlanıyor; müzakerelerin ise kalıcı barış üretmek yerine yalnızca bir sonraki çatışmaya hazırlık sağlayan geçici ateşkesler doğurduğu vurgulanıyordu. İranlı yorumcular bu durumu tersinden okuyarak, İsrail’in içinde bulunduğu güvenlik denklemine “Sisifos laneti” benzetmesini yapıyor.

 

Diplomasi Trafiği: Yeni Bir Hat mı Kuruluyor?

Böylesi bir jeopolitik atmosferde, İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi’nin İslamabad–Maskat–Moskova hattında yürüttüğü yoğun diplomasi trafiği dikkat çekti.

Irakçi’nin önce Pakistan’da temaslarda bulunması, ardından Umman’da görüşmeler yürütmesi, tekrar İslamabad’a dönerek süreci pekiştirmesi ve son olarak Moskova’da Rusya ile koordinasyonu derinleştirmesi; Tahran’ın çok katmanlı yeni bir diplomatik hat inşa etmeye çalıştığı yorumlarına yol açtı. Bu hat, yalnızca ikili ilişkilerden ibaret değil. İran’ın bu süreçte; ABD ile gerilimi yönetme, Körfez güvenliğini yeniden tanımlama ve enerji hatları üzerindeki kontrolü güçlendirme gibi başlıklarda çok aktörlü bir müzakere mimarisi kurmaya çalıştığı görülüyor.

İran içinde yapılan değerlendirmelerde, ABD ile yürütülen müzakerelerin çıkmaza girdiği ve bu nedenle arabulucu ülkelerin çeşitlendirilmesi gerektiği yönündeki görüşler öne çıkıyor. Bazı uzmanlar, 40 günlük savaşın yalnızca bölgesel bir kriz değil, aynı zamanda ABD-Çin rekabetinin bir yansıması olduğunu belirterek, Pakistan üzerinden yürütülen diplomasiye Rusya ve Çin’in daha aktif dahil edilmesi gerektiğini savunuyor.

Bu modelde nükleer dosyanın Moskova hattında, Hürmüz Boğazı ve deniz güvenliği başlıklarının Maskat üzerinden ve daha geniş bölgesel konuların ise diğer aktörlerle ele alınması öngörülüyor. Bu yaklaşım, İran’ın müzakere sürecini hem zamana yaymayı hem de farklı başlıkları farklı güç merkezleri üzerinden yöneterek pazarlık kapasitesini artırmayı hedeflediğini ortaya koyuyor.

Abbas Arakçi ve Vladimir Putin
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Rusya'nın St. Petersburg kentinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geldi. (İran Dışişleri Bakanlığı - Handout / AA, 27 Nisan 2026)

 

Ne Savaş Ne Barış: İran’ın Stratejik Belirsizlik Yönetimi

İran’ın dış politikadaki bu çok katmanlı arayışı, içeride kırılgan bir dengeyle karşı karşıya. İran’ın mevcut diplomasi yaklaşımı, 40 günlük savaş sürecinde şekillenen güvenlik stratejisinin doğrudan devamı niteliğinde ilerliyor. Tahran yönetimi; kendisini savaşın kazananı, Hürmüz Boğazı’nı stratejik bir baskı aracı, Washington’ı ise zayıf ve savunmada bir aktör olarak konumlandırıyor.

Ancak bu anlayış, ülke içindeki farklı değerlendirmeler nedeniyle tartışmalı bir zeminde duruyor. “Ne savaş ne barış” olarak tanımlanan mevcut durum, ekonomik ve toplumsal baskıyı artıran, sürdürülebilirliği sorgulanan bir denge oluşturuyor. İran içinde zaman zaman “bölünme” iddialarına konu olan görüş ayrılıkları da tam bu noktada şekilleniyor.

Dış politikadaki belirsizliğin iç politikada yönetilemez hale gelmesinden endişe duyulurken, savaşın maliyeti ve ABD’nin İran limanlarına uyguladığı askeri ablukanın ekonomik açıdan sürdürülemez olduğu vurgulanıyor. Bu nedenle söz konusu ablukanın diplomatik ya da askeri yöntemlerle kırılması, Tahran açısından öncelikli hedef haline gelmiş durumda. Müzakere süreçlerinin getirdiği belirsizlik ve “askıda kalma” hali ise içeride; ekonomik karar alma süreçlerini yavaşlatıyor, yatırım ortamını zayıflatıyor ve piyasalarda sürekli bir risk algısı oluşturuyor. Bu çerçevede İran’da öne çıkan genel yaklaşım, ABD ile sonuç üretmeyen müzakere döngülerinin kırılması ve belirsizliğin sona erdirilmesi gerektiği yönünde.

İran ekonomisi açısından petrol, doğal gaz ve türevlerinin ihracatı, ithalatın finansmanı için hayati önem taşıyor. Bu gelirlerde yaşanacak bir azalma; özellikle tahıl, bitkisel yağ ve hayvansal yem gibi temel ürünlerin teminini doğrudan etkileyebilir. Uzman değerlendirmelerine göre, ABD’nin sürdürdüğü askeri abluka yalnızca ihracatı değil, petrolün üretim sürekliliğini ve depolama süreçlerini de zorlaştırıyor. İran her ne kadar dünyanın en büyük petrol tanker filolarından birine sahip olsa da mevcut tabloda temel sorun petrolün dışarı sevk edilmesinden ziyade, boş tankerlerin ülkeye geri dönememesi olarak öne çıkıyor.

Bu nedenle İranlı yetkililer söz konusu ablukayı basit bir ekonomik kısıtlama değil, doğrudan bir “ekonomik savaş” unsuru olarak değerlendirmekte. Tahran sert diplomasi ile bir yandan sahadaki askeri ve jeopolitik avantajlarını korumaya çalışırken, diğer yandan bu stratejinin içeride meydana getirdiği ekonomik baskıyı yönetmek zorunda.

 

Hürmüz Boğazı’nın Statüsü: Hukuk mu, Güç mü?

Bu noktada Hürmüz Boğazı, İran’ın en kritik kaldıraçlarından biri olarak öne çıkıyor. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamında “uluslararası seyrüsefer boğazı” olarak tanımlanan bu geçiş noktası, pratikte İran’ın coğrafi ve askeri kontrolü altında bulunuyor. Savaş ile birlikte İran’ın Hürmüz üzerindeki etkisinin hukuki değil, büyük ölçüde coğrafi ve askeri kapasitesinden kaynaklandığı görüldü. İran, boğazın kuzey kıyılarını kontrol etmesi sayesinde, gemi trafiğini yakından izleme, gerektiğinde baskı kurma ve fiili kontrol alanı oluşturma imkanına sahip.

Tahran boğaz üzerindeki fiili denetimini, geçişleri sınırlama kapasitesini ve güvenlik gerekçesiyle müdahale imkanını hukuki bir çerçeveye oturtmaya çalışıyor. Bu kapsamda “transit geçiş” yerine “zararsız geçiş” kavramının öne çıkarılması ve gemi geçişlerinin ücretlendirilmesi, yeni bir rejim arayışının işaretleri olarak değerlendiriliyor. Savaş öncesinde de İran, boğazdan geçen bazı gemileri kaçakçılık, yaptırım ihlali veya çevre gerekçeleriyle alıkoyabiliyordu. Yeni dönemde ise bu uygulamaların daha sistematik bir çerçeveye oturtulması hedefleniyor.

İran Lideri Müçteba Hamaney, Ulusal Fars Körfezi günü kapsamında yayınladığı son mesajında, “Hürmüz Boğazı için yeni bir dönem şekilleniyor. Fars Körfezini güvenli hale getirecek ve düşman güçlerin bu su yolunu kötüye kullanma düzenini ortadan kaldıracağız. Hürmüz Boğazı’na ilişkin yeni hukuki kurallar ve yönetim uygulamaları, bölgedeki tüm halkların yararına olacak” ifadelerini kullandı.

Ancak bu modelin uluslararası kabul görmesi, başta ABD, Çin ve Rusya olmak üzere büyük deniz güçlerinin tutumuna bağlı.

 

Nükleer Dosya: Müzakerede Son Aşama Yaklaşımı

İran’ın pazarlık gücünün ikinci ana ekseni ise nükleer kapasite. Tahran yönetimi, nükleer dosyayı doğrudan müzakere masasına koymak yerine, aşamalı bir strateji izleme eğiliminde. İranlı kaynaklara göre bu strateji üç aşamalı bir formül üzerine kurulu. Buna göre, birinci aşama savaşın kesin olarak sona erdirilmesi ve İran ile Lübnan’a yönelik saldırıların tekrarını önleyecek uluslararası garanti mekanizmalarının kurulması. İkinci aşama askeri ablukanın sonlandırılması ve Hürmüz Boğazı’nın yönetimi ile statüsünün belirlenmesi. Üçüncü ve son aşama ise nükleer dosya. Tahran yönetimi ilk iki aşama tamamlanmadan nükleer konunun müzakereye açılmayacağını belirtiyor.

Bu yaklaşım, nükleer kapasitenin bir “son koz” olarak tutulduğunu gösteriyor. Yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokları, İran açısından yalnızca teknik bir konu değil, doğrudan stratejik caydırıcılık unsuru olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle olası kısıtlamaların geri dönüşlü, tetik mekanizmalı ve İran lehine esnek olması gerektiği savunuluyor. Ülke içerisinde genel kanaat, ABD’nin söz konusu materyalleri hızlı şekilde tasfiye ederek, ilerleyen aşamalarda İran’a yönelik askeri baskıyı artırabileceği yönünde.

 

Sonuç: Zor Tercih, Kritik Eşik

Tahran’da ABD ile müzakere sürecine dair değerlendirmeler, iki ana stratejik hatta ayrılıyor. Temkinli yaklaşım, askeri baskı ve abluka devam ederken yapılacak bir anlaşmanın İran’ın Hürmüz üzerindeki fiili gücünü ve nükleer caydırıcılığını zayıflatacağını savunuyor. Bu nedenle öncelik, sahadaki kazanımların korunması ve garanti altına alınması. Pragmatik yaklaşım ise artan maliyetlere dikkat çekerek, kontrollü bir diplomasi süreciyle belirsizliğin azaltılmasını ve içeride yönetilebilir bir denge kurulmasını savunuyor.

Ancak her iki yaklaşımın da ortaklaştığı nokta açık: Mevcut durum sürdürülebilir değil ve belirsizlik sona ermeli. İran, bugün sert güç ile diplomasi arasında yalnızca bir tercih yapmıyor; aynı zamanda bu tercihle kendi gelecekteki konumunu da yeniden tanımlamaya çalışıyor. Hürmüz Boğazı’nda uygulanan askeri ablukanın kaldırılması için yeniden savaşa dönülmesi ya da sınırlı bir askeri müdahale seçeneğine ilişkin görüşler daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı.

Bununla birlikte, İran iç siyasetinde bu sertlik eğilimi tek yönlü değil. Her ne kadar güvenlik söylemi ve “karşılık verme” vurgusu güç kazanmış olsa da, karar alma mekanizmalarında pragmatik çizginin hâlâ daha etkili olduğu görülüyor. Özellikle aşırı ve yüksek risk içeren taleplere yönelik ülke içinde belirgin bir temkin refleksi oluşmuş durumda. Bu nedenle İran’daki mevcut sertlik, görüldüğü gibi kontrolsüz bir radikalleşmeden ziyade; daha çok stratejik sertlik ve ilkesel bir direnç hattı olarak okunmalı. Bu sertlik, aynı zamanda pragmatik hesaplamalarla dengelenen, gerektiğinde diplomasiye alan açan bir esneklik de barındırıyor. Dolayısıyla Tahran’ın önümüzdeki dönemde atacağı adımlar, yalnızca askeri ya da diplomatik tercihler üzerinden değil; bu iki yaklaşım arasında kuracağı hassas denge üzerinden şekillenecek gibi görünüyor.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası