Kriter > Dış Politika |

Holokost’un Dokunulmazlığından Gazze’ye Uzanan Arketipsel İhanet


Holokost’un kutsallaştırılarak anarşiye dönüşmesi, İsrail’in “kurban” maskesiyle “fail” olarak yeniden doğması ve Netanyahu’nun bu bilinç dışı mitolojiyi kişiselleştirmesi, bu arketiplerden ötürü uluslararası meşruiyetin psiko-politik temelini sorgulamaya açmalıdır. Eğer “jus cogens” normlar, kolektif bilinç dışında bastırılmış gölgelerle baş edemiyorsa, hukukun geleceği mitlerin elindedir. Mitler ise yargı dağıtmaz, sadakat ve öfke ister. Burada hukuk konuşmaz.

Holokost un Dokunulmazlığından Gazze ye Uzanan Arketipsel İhanet
İsrail ordusu yerinden edilen Filistinlilerin sığındığı çadırları hedef aldı. (Ali Jadallah / AA, 17 Nisan 2025)

Modern uluslararası hukuk, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan normatif çerçeveyle insanlık vicdanının yeniden oluşturulmasını hedeflemiştir. Ne var ki bu hukuk mimarisi, tarihsel travmaların üzerine örülmüş kırılgan yapıyla maça başlamıştır. Bu yapının altında derin bir çatlak vardır: “Batı uygarlığının yüzleşemediği karanlık geçmişi”. Yahudi soykırımı, bu geçmişin merkezine yerleşmiş bir etik yara olarak görülse de zamanla işlevi değişmiş, hatırlamanın değil, bastırmanın aracı hâline gelmiştir. Carl Gustav Jung’un “gölge” arketipiyle kavramsallaştırdığı bu kolektif bastırma biçimi, bugün kendisini uluslararası hukukun fiilen etkisiz hale gelmesiyle açığa vurmaktadır.

Carl Gustav Jung, modern psikolojinin kolektif bilinç dışı ve arketip kuramlarıyla, bireyin ve toplumun derinliklerinde yatan irrasyonel yapıları analiz etmişti. Jung’a göre insan bilinçli rasyonel varlığıyla birlikte mitlerle, sembollerle ve bastırılmış gölgelerle yaşamaktadır. Devletler de böyledir. Uluslararası hukukun yüzeysel dilinden ziyade, arketipsel imgelerle davranmaktadırlar. Bugün İsrail örneğinde görüldüğü gibi, bir devlet, Holokost’un kolektif acısından doğan “kurban arketipi”ni, giderek mutlak dokunulmazlık ve şiddetle meşruiyet arayan bir “gölge arketipe” dönüştürmüştür. Holokost, insanlığın ortak bilinç dışında yeri olan en sarsıcı kolektif travmalardan biridir. Ancak bu travma zamanla anlamdan arındırılarak, Jung’un deyimiyle “psişik kompansasyon” mekanizmasına kurban edilmiştir. Travma bastırıldıkça, bilinç dışında başka biçimlerde geri dönmektedir. Jung’a göre bastırılan her şey bir gün “gölge” olarak geri gelir. İsrail, Holokost'un kolektif acısını kurucu bir kimlik olarak kullanmakla kalmadı; aynı zamanda bu kimliği kutsallaştırarak, eleştirilemezlik zırhına dönüştürdü. Jung’un “persona” (toplum önünde takınılan maske) kavramıyla bakarsak, İsrail’in “kurban” personası, artık sahte bir maske haline geldi; altındaki faile dönüşmüş gölge ise Gazze sokaklarında konuşuyor.

 

Kurban Maskesi

Binyamin Netanyahu’nun kişiliği, Jung’un “arrogant shadow” (kibirli gölge) arketipine fazlasıyla uymaktadır. Kibirli gölge, bastırılmış güvensizlikler ve kolektif bir mitin taşıdığı meşruiyet illüzyonundan da doğmuştur. Netanyahu, kendini, sözde bir devlet adamı olmasının ötesinde, adeta bir tarihsel figür, bir peygamber vekili gibi sunmaktadır. Bu narsistik persona, kolektif bilinç dışıyla rezonansa girmekte ve halk nezdinde irrasyonel sadakati beslemektedir. Burada Jung’un “numinous experience” dediği şey, kutsal olanın psişik yoğunluğu şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Ancak bu deneyim, bilinç düzeyinde karşılık bulamazsa “kutsal öfke”ye, fanatizme, sonunda da anarşiye dönüşmektedir. Holokost’un anısını eleştiriden muaf bir kutsal haline getiren anlatı, bu kutsallık üzerinden şiddet üretmektedir. Artık kurbanın kutsallığı, başka kurbanlar oluşturmanın meşruiyeti olmuştur. Bu durum, Jung’un “enantiodromia” dediği ilkenin tam karşılığıdır: “Her şey kendi zıddına dönüşür”. Kurban fail olur; acımasızca öldüren, bunu kutsallık adına yapar. Jung’un kolektif bilinç dışı teorisiyle açıklanabilecek bu dönüşüm, hukuk sistemlerinin yapabileceği her analizin ötesindedir. Zira buradaki güdüler, rasyonel değil mitolojik ve arketipseldir.

Bugün uluslararası hukuk, devletlerin eylem ve işlemleri yanında, bu fiilleri şekillendiren kolektif bilinç dışı arketiplere de bakmak zorundadır. Holokost’un kutsallaştırılarak anarşiye dönüşmesi, İsrail’in “kurban” maskesiyle “fail” olarak yeniden doğması ve Netanyahu’nun bu bilinç dışı mitolojiyi kişiselleştirmesi, bu arketiplerden ötürü uluslararası meşruiyetin psiko-politik temelini sorgulamaya açmalıdır. Eğer “jus cogens” normlar, kolektif bilinç dışında bastırılmış gölgelerle baş edemiyorsa, hukukun geleceği mitlerin elindedir. Mitler ise, yargı dağıtmaz, sadakat ve öfke ister. Burada hukuk konuşmaz. Bilinç dışı mitolojiler, düşman imgeleri ve tanrısal görevler konuşur. Jung’un uyarısı nettir: “Mitolojik bilinç dışına teslim olan siyaset, eninde sonunda yıkıcı olur”. Netanyahu’da bu dönüşüm son derece açıktır. Kurbanın kimliği artık failde içkin bir güç haline gelmiş, jus cogens normlar ise bu irrasyonel mitoloji karşısında hükümsüz kalmıştır.

 

Hukuk Maskesi

Amerika Birleşik Devletleri'nde gözaltına alınan Rümeysa Öztürk vakasına gelirsek, bu vaka görünüşte bir yargısal prosedür olarak algılanabilir. Ancak bu olay, aslında küresel hukuk düzeninin meşruiyet kaybını gösteren simgesel bir vakadır. Öztürk’ün gözaltına alınması, “anlamın iflası”dır. Bu vakada Öztürk’e işletilen hukuk, İsrail’in mitolojik bağlamlarına ve bilinç dışı reflekslerine göre uygulanmıştır. Jung’un ifadesiyle bu, artık kaderdir. Bastırılan karanlık, hukuk maskesiyle sahne almıştır. Bu bilinç dışı süreç, özellikle İsrail’in Gazze’deki eylemleriyle daha da görünür hâle gelmiştir. Söz konusu eylemler, klasik anlamda bir ulus-devletin güvenlik politikasından ziyade kolektif travmaların şiddet ritüellerine dönüşmesi şeklinde belirmiştir. İsrail, kurucu mitini Holokost üzerine inşa etmiş ve bu miti siyasal meşruiyetinin mutlak zeminine dönüştürmüştür. Ancak bu zemin artık dokunulmazdır. Holokost’un inkâr edilemezliğinden hareketle kurulan bu dokunulmazlık, her tür eleştiriyi kriminalize eden bir dogmaya dönüşmüştür.

Bu dogmatik yapı, Batı’nın politik pozisyon alış biçimlerini de belirlemiştir. Özellikle Avrupa siyasetinde Holokost’un doğrudan ve dolaylı sorumluluğunu taşıyan devletler, bu travmayla yüzleşmek yerine, onu kutsallaştırarak dokunulmaz kılmıştır. Burada Freud’un deyimiyle mazoşist bir suçluluk arzusu vardır. Almanya örneğinde olduğu gibi, tarihsel suçluluk duygusu, bugünkü siyasal kararları sakatlayan irrasyonel bir bağımlılığa dönüşmüştür. Jung’un “gölge”sini inkâr eden her toplum gibi, bu devletler de karanlıkla ittifak kurmaktadır. Bu noktada Roger Garaudy’nin uyarıları yeniden önem kazanmaktadır. Garaudy, “İsrail, Mitler ve Terör” kitabında, modern mitlerin politik araçsallaştırılması üzerine kapsamlı bir analiz sunmaktadır. Ona göre Holokost’un hatırlanması gereken tarihsel bir felaket olmaktan çıkarılıp kutsal bir sembole dönüştürülmesi, yeni bir faşizmin habercisidir. Bu faşizm, artık devasa ordular yerine kutsal mitlerle işini görmektedir. İsrail, bu mitin en büyük yararlanıcısıdır. Faşizan milliyetçilik ile kutsallık birleştiğinde, adaletin dili sessizleşir, hukuk dogmaya teslim olur.

Uluslararası hukuk bu mistik dokudan azade değildir. Gazze’de sivil hedeflerin bombalanması, çocukların katledilmesi, temel insani ihtiyaçların engellenmesi gibi açık savaş suçları, hukukun sessizliğinde kaybolmaktadır. Bu sessizlik, bilinç dışının dilidir. Jung’un “kolektif gölge” kavramı, burada modern uygarlığın kendi barbarlığıyla yüzleşemeyişini anlamamıza olanak tanımaktadır. İsrail, geçmişte kurban olarak yaşadığı travmayı şimdi fail pozisyonunda yeniden üretmektedir. İşte bu noktada, Batı üniversitelerinde yükselen öğrenci hareketleri umut verici bir etik direniş biçimine dönüşmektedir. Columbia, Yale, Oxford gibi kurumlarda gençlerin gösterdiği kararlılık, Jung’un deyimiyle “gölgeyle yüzleşme cesareti”dir. Bu gençler, mitin maskesini düşürerek travmanın kutsallaştırılmasına karşı çıkıyorlar. Burada eylem, ahlakidir. Nureddin Topçu’nun “İsyan Ahlakı” kavramı, bu çığlığı açıklamak için eşsiz bir teorik zemin sunmaktadır: “Hakikat uğruna feda edilmiş benliğin vicdani çırpınışı”.

 ABD'nin başkenti Washington'da Filistin'e destek gösterisi
ABD'nin başkenti Washington'da bir araya gelen binlerce kişi, Filistin'e destek gösterisi düzenledi. Gösteride ayrıca Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) görevlileri tarafından Filistin'e destek verdiği için sınır dışı edilmek üzere geçen haftalarda gözaltına alınan Tufts Üniversitesinden Türk doktora öğrencisi Rümeysa Öztürk'ün serbest bırakılmasını isteyen dövizler yer aldı. (Rabia İclal Turan / AA, 7 Nisan 2025)

 

İsyan Ahlakı Üzerine

Rümeysa Öztürk’ün gözaltına alınışı üzerine oluşan öğrenci hareketleri, kendi üniversitesinin tepkisel duruşu, bu çırpınışın vücut bulmuş halini göstermektedir. Trump’ın narsistik popülizmi, Netanyahu’nun mesiyanik şiddeti, medya aygıtlarının manipülatif dili arasında sıkışmış bu eylem, yeni bir hakikat söyleminin tohumu olabilir. Freud’un bastırma teorisi, bu gibi bireysel çıkışları “sağaltıcı patlamalar” olarak okumaktadır. Bastırılmış olan, bir noktada geri döner. Hukukun bastırdığı vicdan da bu sembolik figürlerle geri dönmektedir. Netanyahu ve Trump, kolektif bilinç dışının politik projeksiyonlarıdır. Bu figürler, Jung’un “persona”sı ile “gölge”si arasında gidip gelen melez arketiplerdir. Onlar, halkların bilinç dışındaki korkuları, hırsları ve zaaflarını sahneye taşımaktadır. Rümeysa Öztürk ve üniversite öğrencileri ise bu sahnenin karşı figürleridir. Onlar bilinç dışına hapsolmuş adalet fikrinin dışa vurumudur. Bu çatışmayı, aslında insanlığın ahlak bilincinin sınavı olarak okumak da mümkündür.

Bugün hâlâ bir hukuk dilinden söz ediyorsak, bu yalnızca hakikate sadık, modern ütopyalara, yanılsamalara, illüzyonlara karşı mücadele veren, bunu yaparken kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, anadan, yardan, serden vazgeçebilecek gözü kara Batı üniversitesi öğrencilerinin temiz vicdanları sayesinde mümkündür. Uluslararası hukuk, belki de yeniden bir ahlak zeminine ihtiyaç duymaktadır. Bu hukuk; anlamla, vicdanla ve isyanla dirilebilir. Jung’un gölgesinden geçmeyen hiçbir hukuk sistemi kendini yenileyemez. Jung’un gölgesi ise insanın karanlık yönleriyle, kolektif bilinç dışındaki bastırılmış korkularla, arzularla ve travmalarla yüzleşmeyi gerektirmektedir. Bu yüzleşme, ilkin Holokost efsanesinden başlamalıdır. Ve belki de, Gazze’nin yıkıntılarında, kampüslerde açlık grevine yatan gençlerin suskunluğunda, Rümeysa Öztürk’ün gözaltı hücresinde bu yeni hukukun fragmanlarını görmeye başladık. Uluslararası hukuk, ancak mit çözülürse ve ahlak konuşursa yeniden dirilebilecektir. Modern uluslararası hukuk, İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan sözleşmelerle normatif biçime kavuştu ancak bu sözleşmelerde içkin olan “medeniyet ideali” ile normatif öze kavuştu. Bu medeniyetin ideal formu, zaman içinde bizzat barbarlığın retorik kılıfına dönüşmüştür. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, burada yeniden güncellik kazanmaktadır. İsrail’in Gazze’de uyguladığı sistematik ayrımcılık, insani yardımı engelleyen ambargolar, hedef gözeten bombalamalar ve çocuklara yönelen doğrudan şiddet, artık sıradanlaşmıştır. Uluslararası toplumun tepkisizliği ise bu kötülüğün sıradanlığına zemin hazırlayan etik erozyonu gözler önüne sermiştir.

 

Batı'nın Dogmatik Dünyası

Burada artık ne uluslararası hukuk ne insan hakları rejimi etkili bir direnç sağlayabilmektedir. Bu rejim, kendi temellerine ihanet etmiş durumdadır. Jacques Derrida’nın “aporetik adalet” kavramı ile ifade ettiği gibi, hakiki adalet her zaman sistemin dışındadır ve sistemin kendisini askıya alabilme cesaretinde saklıdır. Bugün sistem, ne kendini askıya alacak ahlaki cesarete sahip ne de işlediği şiddeti tanıyacak reflektif olgunluğa. Geriye yalnızca yapıların içinin boşaltıldığı ama sembollerin büyütüldüğü bir dogmatik dünya kalmıştır. Uluslararası hukuk artık gerçeğin kendisi değildir. Gerçeği taklit eden bir suretin, onun da tekrar eden izdüşümü olmuştur. Jean Baudrillard’ın “gerçekliğin ortadan kalkması” düşüncesi, bu noktada tam anlamını bulmaktadır. Holokost’un sembolik gücü, kutsallaştırılmış anlatıdan kaynaklanmaktadır. Bu kutsallaştırma, onun sorgulanamazlığını doğurmaktadır. Sorgulanamazlık ise hukuk açısından tehlikeli bir sınırdır. Çünkü hukuk ancak eleştiriye açık olduğu sürece yaşar. Holokost'un inkârı kadar, onun politik araçsallaştırılmasının da tartışmaya açılmaması, söylem alanını dogmaya, düşünce alanını da inanç sistemine dönüştürmektedir. Bu dönüşümde, ahlaki olan silinirken kutsal olan fethedilemez bir norm hâline gelmektedir.

Diğer taraftan Michel Foucault’nun “biyoiktidar” analizleri, bu durumu açıklamada farklı bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır. Modern devletler, savaş açmak yanında, yaşamı düzenlemekte, ölümleri anlamlı hâle getirmektedir. İsrail, Gazze’de “ölmesi uygun görülen” bir nüfusu, bizatihi kendi ahlaki ve hukuki normlarıyla tanımlamaktadır. Bu nüfus, Gazze’lilerin yaşamlarının koruma altına alınmadığı ama ölmelerinin siyasi ve kültürel bir anlamla meşrulaştırıldığı bir varoluş formuna indirgenmiştir. Bu durum, Foucault’nun deyimiyle, “yaşatma hakkından çok öldürmeme imtiyazına” dayanan pasif bir egemenlik biçimidir. Hukukun sustuğu yerde, biyoiktidar konuşmaktadır burası çok net. Ancak bu suskunluğun karşısında yükselen yeni bir bilinç de oluşmaya başlamıştır. Batı’nın üniversitelerinde gelişen gençlik hareketi, aslında Batı’nın kendi kurduğu mitlere karşı da içsel bir isyandır. Bu, klasik sol muhalefetin ötesine geçen, post-kolonyal bir vicdanla örgütlenen yeni bir etik özne profilidir. Bu özneler, ne yalnızca Gazze için ne de sadece İsrail karşıtı oldukları için sokağa çıktılar. Onlar, kendi sistemlerinin yalanlarına, kendi üniversitelerinin çifte standartlı özgürlük algılarına, kendi devletlerinin suç ortaklığına karşı çıktılar. Bu nedenle onların mücadelesi tek başına Filistin için değil, modernliğin iki yüzlü ruhuna da karşıdır.

Bu bağlamda Rümeysa Öztürk’ün sembolik anlamı bir kez daha derinleşmektedir. Öztürk, şiddetin sistematikleşmesine karşı çıkan bir figürdür. Onun maruz kaldığı gözaltı süreci, klasik “cezalandırma”nın ötesinde, Batı’nın kolektif bilinç dışının “başka olanı” nasıl tehdit olarak algıladığını da göstermektedir. Burada hukuk, öznenin eylemine değil; kimliğine, görünüşüne ve fikrine yönelmiştir. Bu, “hukukun öznesizleştiği” bir düzenin göstergesidir. Ve tam da bu nedenle, ahlaki sembol haline gelmiştir. Modern hukuk, başlangıcında akıl, ilke, eşitlik ve adalet gibi evlatları olan logosun çocuğuydu. Bugün ise mitosun kölesi hâline gelmiştir. Kurbanlık hafızaların mitolojik gücü, rasyonel denetimi ortadan kaldırmış, yerine kutsal öfkeyi ve ahlaki muafiyeti koymuştur. Bu dönüşüm ise uluslararası hukuk sisteminin tamamını tehdit etmektedir. Çünkü bir sistemin içsel çelişkileri, dışarıdan gelen tehditlerden daha ölümcüldür. Bu sistem, artık kendi içinde çökmektedir. Ve bu çöküş, bir vicdanın iflasıdır.

Burada bir başka Türk düşünürü, Sezai Karakoç'un “Diriliş” kavramını ele almadan geçemeyiz. Karakoç’a göre diriliş, ruhsal ve ahlaki bir silkiniştir. Bugünün üniversite öğrencileri, kampüslerinde açlık grevi yaparak, karanlıkta bir kıvılcım çakmaktadır. Bu kıvılcım, Batı’nın sessizliğine, Arap liderlerinin iş birlikçiliğine, İslam dünyasının dağınıklığına karşı bir çağrıdır. Bu çağrıda ne retorik var ne siyasal çıkar; sadece ruh var, vicdan var. Bu vicdan hareketi, gelecekteki yeni hukuk tahayyülünün mayası olabilir. Artık şu çok net, bugünün hukuk düzeni, Weberyen anlamda bir “rasyonel-bürokratik yapı” olmaktan çıkmış; duygusal, irrasyonel ve mitolojik bir dokuyla işlenmiştir. Gelecek, eğer bir hukuk tahayyülüne sahip olacaksa, bu tahayyül vicdandan, sorgulayan ruhtan ve dogmalara direnebilecek ahlaki cesaretten doğacaktır. Burada Nureddin Topçu’nun “hakikat uğruna feda edilmiş benlik” kavramının bu hukuk tahayyülüne maya çaldığını da belirtelim.

O hâlde hukuk için yeniden bir temel arayışına girilmelidir: Yeni bir hukuk kanonu. Bu kanon ne yalnızca seküler aklın soyut ilkelerinde ne de dogmalarda bulunabilir. Yeni temel, ikisinin ötesinde, insanın iç sesinde, bastırılmamış gölgesinde, sağaltılmış travmasında kurulabilir. Belki bu nedenle hukuk, felsefenin değil, ahlakın bir dalı olarak yeniden düşünülmelidir. Belki bu yüzden bugün hukuk değil, isyan daha sahicidir. Çünkü bu isyan, Jung’un gölgesine dokunmuş, Topçu’nun ahlakına yönelmiş, Karakoç’un dirilişine özenmiş yeni bir ruhun çığlığıdır.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası