ABD Başkanı Donald Trump’ın 20 Ocak 2025’te başladığı 2. dönem başkanlığı, ilk döneminin güçlü izlerini taşısa da bazı konularda daha keskin ve somut adımlarla uluslararası ilişkileri ve sistemi derinden etkileyebilecek potansiyel taşıyor. Trump, başta NATO ve Avrupa olmak üzere ABD’nin ittifak alanlarını yeniden tanımlayan, Rusya ile ilişkilerinin eksenini tamamen değiştiren, Çin’le küresel rekabette ipleri sıkmaya hazırlanan ve gümrük vergileriyle uluslararası ekonomik düzeni alışılmışın dışında yeniden biçimlendiren bir figür olarak ortada duruyor. Her ne kadar 2028’de görevi sona erecek olsa da ABD başkanı olarak sahip olduğu güç, Kongre’nin her iki kanadında da Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olmasıyla arkasındaki yasama gücü ve ilk dönemle kıyaslanmayacak kadar tamamen kendisine yakın isimlerden kurduğu kabinesi ile Trump, önümüzdeki 4 yıllık süre içerisinde Amerikan iç ve dış politikasıyla ilgili birçok denklemi kendi siyasi ve dünya görüşüne göre yeniden biçimlendirecek.
Trump, Bu Başkanlık Döneminde Ne Vaat Ediyor?
Trump’ın ilk başkanlık döneminde de en çok tartışılan konuların başında Amerika’nın müttefikleriyle olan ilişkileri geliyordu. Hem NATO’dan hem de Avrupa’dan şikayet eden Trump, yeni döneminde özellikle Avrupa ülkeleriyle daha ciddi bir tatlı-sert mücadele halinde. Her fırsatta yaptığı konuşmalarında “AB, Amerika’yı yıpratmak için kurulmuş bir yapıdır” diyen Trump, İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile bile Oval Ofis’te bazı konularda ayrıştı. Özellikle Joe Biden dönemi Rusya-Ukrayna politikasını 180 derece tersine çeviren Trump, “Rusya tehdidi” karşısında Avrupa’nın yanında durmayabileceğine ilişkin güçlü sinyaller verdi. Bu kapsamda, NATO’nun üye ülkeler için ne anlama geldiğine ilişkin sorgulamalarını sürekli yapan Trump, geleneksel ABD-Avrupa müttefikliğini daha eşit bir düzleme oturtmak istiyor.
Daha 5 Kasım’daki seçimleri kazanır kazanmaz “Rusya-Ukrayna Savaşı’nı bitireceğim” diyen Trump, gerçekten de işbaşına gelince en çok odaklandığı dış politika başlıklarından biri, hatta en önemlisi, Rusya-Ukrayna Savaşı oldu. Burada açık bir şekilde Biden yönetimini, Zelenskiy’i ve Avrupa’yı sorumlu tutan Trump, belki de “en masum” tarafın Rusya olabileceğini ima etti. Ateşkes müzakerelerine Moskova ile başlayan ve Oval Ofis’teki “kavganın” ardından Zelenskiy ile bir süre kafa kafaya gelen Trump, kendi üslubuyla Ukrayna’ya bir çizik attı. Halen devam eden ateşkes görüşmelerinden nasıl bir sonuç çıkacağı merak konusu ancak Trump, iki tarafın da uzlaştığı ve enerji alanlarından başlayan geçici bir ateşkesin daha sonra kalıcı ateşkese dönmesini ve sonra da barış sürecinin devam etmesini umuyor.
Ortadoğu konusunda “ben başkan olsaydım 7 Ekim hiç olmazdı” ve “İran asla güçlenmezdi” iddiasını yineleyen Trump, dış politikada ikinci ana başlık olarak Gazze krizine eğildi. İlk döneminde olduğu gibi İsrail’e en üst perdeden destek veren ve bunu siyasi ve diplomatik söylem olarak da dikte eden Trump, Gazze’nin Filistinlilerden boşaltılması planını gündeme getirerek oldukça tepki de çekti. Bu söylemini kısmen yumuşatan Trump, bir süredir bu planından bahsetmiyor ama Gazze’ye saldırılarına yeniden başlayan İsrail’e koşulsuz desteğine devam ediyor.
Trump’ın Grönland’ı ilhak etme, Kanada’yı 51. eyalet olarak ABD’ye katma ve Panama Kanalı’nı geri alma yönündeki güçlü ve iddialı açıklamaları da onun yeni dönem dış politika yaklaşımının ipuçlarını veriyor. Trump’ın tüm bu çıkışlarına ekonomik düzlemde gümrük vergileriyle ilgili net politikasını da eklediğiniz zaman esasen onun nasıl bir Amerika hayal ettiğini anlamak daha mümkün hale gelecektir. “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapalım” (MAGA) mottosunu aynen sürdüren Trump, söylem ve eylemleriyle “Önce Amerika” diyor.
Trump’ın “Önce Amerika” Stratejisi
ABD Başkanı Trump, ilk dönemine kıyasla çok daha güçlü, kendinden daha emin, siyaseti daha fazla bilen, Washington’daki yerleşik düzeni daha güçlü kavramış, Kongre üzerinde daha etkili ve kendisine daha bağlı bir kabineyle başkanlık koltuğuna oturdu. Bu siyasi atmosfer, zaten hayatı boyunca kendinden her zaman emin olan Trump’ın ikinci başkanlık döneminde hem iç hem de dış politikada daha net ve keskin adımlar atma alanını kendisine sunmuş durumda. Buna, Demokratların tarihi anlamda en zayıf ve etkisiz dönemlerinden birinde olmaları faktörü de eklendiğinde Trump’ın önündeki siyasi oyun alanının ne denli geniş olduğu daha iyi anlaşılır.
Trump, böyle bir siyasi iklimde, yanına Elon Musk’ı da alarak, içeride federal hükümeti küçültmeye yönelik sert adımlar atmaya başladı. Eğitim Bakanlığı, USAID ve VOA gibi kurumların kapatılma ya da olabildiğince küçültülmesi kararları, Amerikan kamuoyunda çokça tartışılıyor. Kanada ve Meksika’ya yüzde 25’lik gümrük vergisi koyan Trump’ın bu vergileri savunurken her fırsatta “Artık Amerika’nın ticari olarak suistimal edilmesine izin vermeyeceğim” demesi dikkat çekicidir. Trump’ın içeride alışılagelmiş Amerikan yönetimi modelini gözle görülür seviyede revize etmesi, kayda değer bir süreçtir. Liberal demokrat çizginin politikalarına yönelik kökten eleştiriler getiren ve bunları en üst perdeden dillendiren Trump, etkileri önümüzdeki yıllarda daha net görülecek Amerikan milliyetçisi cumhuriyetçi-muhafazakâr siyasal bir çizgiyi Washington’ın göbeğine oturtmaya çalışıyor. Bu milliyetçi çizgi, esasen sadece iç politika anlamında bir Demokrat-Cumhuriyetçi ayrışması olarak değil, Trump ve onun gibi düşünen insanların Amerika’yı dünyanın neresinde ve ne şekilde gördükleriyle de doğrudan bağlantılıdır.
Amerikan Milliyetçiliği Üzerinden Dış Politika: Ortaya Karışık İzolasyonizm
Trump’ın “Önce Amerika” (America First) ve “Güç yoluyla barış” (Peace through strengh) dediği ve güçlü Amerikan milliyetçiliği üzerine kurulu dış politika yaklaşımı, özünde “müttefikler için bir şeyler verebilen süper güç” olma çizgisini terk ediyor. Bunun yerine zımnen “eşitlik” üzerine kurulu bir ittifak ilişkisini öngörüyor. Bunun ekonomik okumasının (eşit gümrük vergileri ve NATO payları) anlaşılır bir tarafı olabilir ama uluslararası düzen açısından Trump’ın bu yaklaşımı, ABD’nin müttefiklerinin akıllarında “ABD, Rusya ve Çin karşısında halen bizim müttefikimiz mi?” sorusuna neden oluyor. Bu sorunun haklı gerekçeleri var ve en basitinden Trump’ın Rusya-Ukrayna sürecindeki söylem ve eylemleri bunu gösteriyor. Bu yaklaşımın arka planında, en basit haliyle, “Artık dünyanın jandarması olmayacağız” ve “bitmeyen savaşlardan kaçınacağız” düşüncesi yatıyor. Bu söylemin pratikte ne kadar uygulanacağını elbette zaman gösterecek ancak Trump’ın “Ortadoğu’daki savaşları ve Rusya-Ukrayna Savaşı’nı bitireceğim” şeklindeki oturmuş söylemi buna işaret ediyor.
Bu kapsamda, ABD’nin Suriye’deki askerlerini yakın bir zamanda geri çektiğini görmek çok şaşırtıcı olmayacaktır. İsrail’i tamamen ayrı bir paranteze alarak düşünürsek, Trump’ın bölgeye bakışında İsrail ile Arapları “barıştırmak”, Filistin ve Gazze meselesini bu zemin üzerinden kısmen çözmek, Mısır ve Ürdün üzerindeki ekonomik gücünü kullanarak bu ülkelerin Filistinli mültecileri kabul etmesini sağlamak, İran’la sıcak bir çatışmaya girmeden nükleer anlaşma konusunda ikna etmek gibi başlıklar ön plana çıkıyor. Tüm bu başlıklarda elbette Türkiye’nin bölgedeki güçlü pozisyonunun Trump da oldukça farkında ve bu dönemdeki ikili ilişkilerin bu çerçevede inşa edilmesi de oldukça muhtemeldir.
Amerikan yönetimlerinin geleneksel “liberal dünya düzeni” savını büyük ölçüde bir kenara koyan Trump’ın ekibinin önemli ölçüde şahin isimlerden oluşması ise bir yönüyle izolasyonist politika tezlerini sorgulamaya açıyor. Dışişleri Bakanı Marco Rubio’dan Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz’a birçok ismin ortak özelliğinin “İran karşıtı” ve “İsrail yanlısı” olmalarının yanı sıra Venezuela gibi bazı ülkelerle ilgili de şahin görüşlerinin çok açık olması. Bu durumda, Trump’ın izolasyonist bir dış politika izleyeceğini düşündüren gerekçelerin yanı sıra yeri geldiğinde müdahaleci adımların da atılabileceği bir dış politika çizgisi görebiliriz. Örneğin Yemen’e gerçekleştirilen saldırı, bunun bir ön izlemesi olabilir. Ancak özünde Amerikan milliyetçiliğine dayalı, liberal globalist söylemlere karşı, görece izolasyonist bir dış politika çizgisi göreceğimizi düşünüyorum.
Trump’ın Dış Politikası Uluslararası Düzeni Nasıl Etkiler?
Tüm bu yorum ve analizler ışığında Trump’ın 2028’e kadar yürüteceği ABD başkanlığının hem ikili ilişkilerde hem bölgesel meselelerde hem de uluslararası düzende oluşturacağı muhtemel etkilere bakmak lazım. Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor: Trump, liberal dünya düzenine dayalı globalist bir Amerikan politikasını reddederek, onun yerine milliyetçi, muhafazakâr ve görece izolasyonist bir dış politika önermesi yapıyor. Rusya ile ortak müştereklerde buluşarak ABD-Rusya gerilimini mümkün olduğunca soğutmayı düşünen Trump, diğer ABD başkanları gibi, kısa ve orta vadede Çin’le küresel rekabette öne geçmeyi hedefliyor. Ancak bunun için içeride her bakımdan güçlü olması, devlet aygıtını fonksiyonel kullanması, toplumsal olarak mümkün olduğunca konsolide olması ve ekonomik anlamda Çin karşısında yeniden avantajlı bir konuma gelmesi gerektiğini düşünüyor.
Bu yaklaşım, dünya genelinde ABD’nin müttefikleriyle kurduğu “ittifaklar sistemini” arka plana iten, onun yerine ABD’nin ilgili ülkelerle daha ikili düzeydeki ilişkileriyle yürüteceği bir ilişkiler ağına işaret ediyor. Dolayısıyla Trump için ABD-AB ilişkileri değil, mesela ABD-Fransa, ABD-Almanya ilişkileri var. Rusya ile anlaşmak, Çin’le gümrük vergileri ve ticaret savaşları üzerinden bir denge kurmak, bu esnada teknolojik üstünlüğü yeniden sağlayacak adımlar atmak, bu dönemin önceki Biden döneminden farklı olacağını gösteriyor. Güçlü ulus devletlerin küresel düzendeki rolünün altını bir kez daha çizen bu yaklaşım, Türkiye gibi bölgesel güçlerin uluslararası ilişkilerde çok daha etkin olabilmesini mümkün kılacaktır.
2028’de ABD’de nasıl bir siyasal tablo ortaya çıkacağını şimdiden öngöremiyoruz, ancak Trump’ın 4 yıllık başkanlığının uluslararası sistemde kayda değer izler bırakacağı, ittifakları yeni baştan tanımlayacağı ve milliyetçi-ulus devletçi dış politikayı yeniden gündeme getireceği aşikar…
