Macaristan’da gerçekleşen seçimler, Viktor Orbán’ın mağlubiyeti vesilesiyle Türkiye’de büyük ilgi çekti. Seçim değerlendirmeleri ve karşılaştırmalı analizler yapıldı; farklı öngörülerde bulunuldu. Özellikle seçimleri kazanan Péter Magyar ile Orbán karşılaştırması üzerinden yapılan analizlerde, seçim sonuçları demokrasi-otoriterlik, liberal demokrasi-popülizm, sağ-aşırı sağ gibi klasik ayrışmalar üzerinden okundu.
Ancak ne yazık ki yapılan değerlendirmelerin önemli bir kısmının, söz konusu klişeleşmiş ayrım ve okumalara dayanması, buna ek olarak gerek Macaristan gerekse uluslararası siyasetteki post-liberal yükselişin, liberal perspektiften ele alınması, hatalı yorumlara neden oldu. Nitekim ilk bakışta yapılan liberal demokrasinin geri dönüşü, otoriterliğin gerilemesi, aşırı sağın ve popülizmin mağlubiyeti gibi değerlendirmeler, Macaristan’da ve dünyada yaşanan sosyopolitik dönüşümün mahiyetinin eksik kavrandığını net bir biçimde gösteriyor.
Macaristan Seçim Sonuçlarının Gerçek Anlamı
Seçim sonuçlarına dair yapılması gereken ilk ve net tespit şu olmalı: Ortada ideolojik bir eksen değişiminden ziyade siyasal zemin içinde önemli bir meşruiyet ve güven krizi var. Zira Orbán, yine onun dilini kullanan, aynı toplumsal tabana dayanan ve benzer bir kriz algısına sahip başka bir post-liberal aktör tarafından mağlup edildi. Diğer bir ifadeyle yeni Başbakan Magyar, zannedilenin aksine liberal demokrat biri olmaktan ziyade kullandığı retorik ve konumlandığı ideolojik pozisyon sebebiyle büyük oranda post-liberal akımı temsil eden bir diğer figür. Bu açıdan bakıldığında Macaristan seçimleri, bir rejim değişiminden veya siyasal bir dönüşümden ziyade post-liberalizmin kendi içindeki bir yenilenme ve aktör tasfiye süreci olarak değerlendirilmeli.
Daha detaylı ifade etmek gerekirse Orbán’ın yenilgisi ve kazanan ismin profili, çoğu yorumun aksine, onun temsil ettiği ve sözcülüğünü yaptığı toplumsal taleplerin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, seçim sonuçları post-liberal eğilimlerin hâlâ güçlü bir şekilde varlığını sürdürdüğünü, ancak mevcut iktidarın bu talepleri temsil etme kapasitesini kaybettiğini gösteriyor.
Bunun en önemli göstergesi post-liberal arayışının arkasında yatan dinamiklerin hâlâ güçlü bir şekilde varlığını sürdürmesi. Zira neo-liberalizmin getirdiği eşitsizlikler, teknolojik dönüşümün doğurduğu belirsizlikler ve liberal demokrasinin oluşturduğu kültürel çözülme algısı, toplumun geniş kesimlerinde hâlâ güçlü bir güvenlik ve anlam ihtiyacı üretiyor. İnsanlar siyasetten hizmetin yanında kendi özdeğerlerini de savunacak bir duruş beklemeye devam ediyor.
Bu nedenle seçim sonuçları, her ne kadar popülizm, otoriterlik, aşırı sağ gibi etiketlerle itibarsızlaştırılmaya çalışılsa da post-liberalizm tarafından temsil edilen toplumsal taleplerin yeniden adreslenmesi olarak okunmalı. Orbán’ın temsil ettiği siyasal hat, bu beklentileri karşılayamaz hale geldiğinde, seçmen aynı zemini terk etmemiş; bu zemini daha inandırıcı şekilde temsil edebileceğini düşündüğü yeni bir aktöre yönelmeyi tercih etmiştir. Dolayısıyla Macaristan seçimlerinde yaşanan dönüşüm, ideolojik bir kopuştan ziyade temsil krizinin çözüme kavuşmasıyla alakalı. Toplum, talebini değiştirmedi, ancak bu talebi kimin ve nasıl temsil edeceğine dair tercihini güncelledi.
Orbán Neden Kaybetti?
Orbán’ın 16 yıllık iktidarını kaybetmesine sebep olan asıl kırılma noktası, ideolojik çerçevenin tükenmesi değildi. Orbán, post-liberal akımın taşıyıcısı olarak kendi iddialarıyla çelişmeye başladı. Zaman içerisinde eleştirdiği “yozlaşmış elitler”in yerine geçen yeni bir güç bloku üretti. Devlet kaynaklarının dağılımı etrafında şekillenen ilişkiler ağı, yolsuzluk ve kayırma eleştirilerinin merkezine oturdu.
Dış politikada ise en başından beri liberal demokrat dayatmalar, karşıt ahlaki değerler ve neo-liberal ekonomik politikalar ile Macaristan halkını mağdur ettiğini savunduğu yozlaşmış AB’nin yerine Putin Rusya’sını ve Trump ABD’sini koyması, ters tepmeye başladı. Zira dış politikadaki egemenlikçi söylem, Rusya ve ABD’nin artan görünürlüğü ve ağırlığıyla zarar gördü. Nitekim antielitist söylem inandırıcılığını yitirerek yalnızca anti-AB olarak algılanmaya başladı.
Buna ek olarak ekonomik performansın bozulması, bu meşruiyet krizini hızlandırdı. Yüksek enflasyon, siyasallaştırılan müdahaleci politikalar ve AB ile yaşanan gerilimler sonucunda ortaya çıkan finansal baskı, iktidarın “istikrar” ve “koruyucu devlet” iddiasını zayıflattı. Böylece söylem ile maddi gerçeklik arasındaki uyumsuzluk daha görünür hale geldi. Orbán, “illiberal demokrasi” olarak tanımladığı post-liberal akımın taşıyıcısı olarak kendi kurduğu ahlaki ve siyasi çerçeveyi sürdüremedi. Bu da inandırıcılık, güvenilirlik, tutarlılık ve ahlaki üstünlük iddiasının çöküşüne sebep oldu. Tüm bunlar, halihazırda Orbán karşıtı olan ve yoğunlukla büyükşehirlerde yaşayan merkez seçmenlere ek olarak Orbán’ın oy yoğunluğunun yüksek olduğu çevre seçmenleri de alternatif arayışına itti.
Magyar’ın Siyasal Anlamı
Péter Magyar’ın yükselişi ve seçim galibiyeti tam da bu noktada anlam kazanıyor. Zira Magyar, Orbán’ın kurduğu siyasal dilin dışından gelen radikal bir alternatif değil. Ancak zannedildiği gibi Orbán’ın ideolojisini terk ettiği ve “doğru yolu bulduğu” da söylenemez. Aksine Magyar, benzer dille konuşabilen, ancak onu daha rasyonel, daha dengeli ve daha güvenilir bir çerçeveye oturtmayı vadeden bir figür.
Bu noktada Magyar’ı farklı kılan, Orbán’ın temsil ettiği siyasal zemini yeniden kurma ve daha dürüst ve adil bir biçimde sürdürme vaadi. Dolayısıyla Magyar, klasik anlamda liberal bir restorasyonun temsilcisi değil ve sıkça yaptığı hukuk devleti vurgusu da bu açıdan okunmamalı. Zira ne post-liberal zeminde güçlü ulus-devlet fikrinden vazgeçiyor ne de kültürel meselelerde Orbán döneminin açtığı tartışma alanını ve özdeğer siyasetini tamamen terk ediyor. Bunun yerine post-liberalizmi ve özdeğer siyasetini daha rasyonel, daha kurumsal ve daha sürdürülebilir bir çerçeveye oturtmayı vaat ediyor. Bu yönüyle Magyar, “post-liberal” yaklaşımı ve özdeğer siyasetini terk etmek bir yana, onun gereklerini dürüst ve başarılı bir şekilde yerine getirmeyi amaçlıyor. Dolayısıyla Peter Magyar’ın siyasal anlamı, Macaristan siyasetinde ideolojik bir kopuştan ziyade, aynı hattın yeniden kalibrasyonu olarak değerlendirilmeli.
Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda Magyar, esas itibariyle “anti-Orbánizm” şekline bürünmüş bir popülist girişimin lideri olarak tanımlanabilir. Zira izlediği strateji, yolsuzlukla mücadele söylemi ve “devletin bir avuç yozlaşmış Orbánist elitten temizlenmesi” üzerine kurulu. Bu da aslında popülizmin güçlü bir uygulanışı. Bu sayede Magyar, etik bir pozisyon sergilerken kendini meşru ve adil bir düzenin yeniden inşası için merkezi aktör olarak konumlandırıyor. Nitekim Orbán döneminde en fazla aşınan alan tam da burasıydı ve Magyar, özellikle çevre seçmenleri buradan yakalamayı başardı.
Dış politikada ise AB ile ilişkilerdeki yaklaşım farkı da anti-Orbánist popülizmin önemli bir göstergesi. Orbán’ın zaman zaman hamasi ve çatışmacı bir dile yaslanan yaklaşımının aksine Magyar, bir Avrupa ülkesi olarak “güçlü Macaristan-güçlü Avrupa” ilkesine daha yakın. Bu yaklaşımı ise büyük oranda Rusya, belli ölçüde de ABD karşıtı bir perspektif üzerinden Avrupa’nın stratejik otonomisinin güçlü ulus-devletler aracılığıyla mümkün olduğu düşüncesine yaslanıyor. Dolayısıyla ideolojik olarak Orbán ile paralellik gösterirken pratik politikalarda ayrışıyor.
Bu çerçevede ortaya çıkan tablo, net bir biçimde şunu gösteriyor: Magyar, post-liberalizmi benimsemekle birlikte onu Orbán’ın elinden kurtararak temizlemeyi ve disipline ederek yeniden inşa etmeyi vaat ediyor. Popülizmin oluşturduğu mobilizasyonu korurken, Orbán’ın aşındırdığı kurumsal ve ekonomik zemini yeniden inşa etmeyi hedefliyor. Bu yönüyle Magyar, post-liberalizmin daha rafine, daha hesap verebilir ve daha uzun ömürlü bir versiyonunu temsil ediyor. Aynı toplumsal hassasiyetleri koruyarak bunu hukuk devleti, kurumsal denge ve ekonomik rasyonalite ile tahkim etmeye yöneliyor.
Macaristan Seçimlerinden Çıkarılması Gereken Dersler
Macaristan seçimlerinin ulusal ölçekte gerçekleşen bir iktidar değişiminin çok ötesinde bir anlam taşıdığı değerlendirmesi, büyük oranda haklılık payı içeriyor. Nitekim sonuçlar, günümüzün siyasal yönelimlerini okumaya çalışan mevcut analitik çerçevelerin sınırlılıklarını net bir biçimde ortaya koyuyor. Zira uzun süredir hâkim olan "liberalizm-otoriterlik" ya da "demokrasi-popülizm" ikiliklerinin giderek açıklayıcılığını yitirdiği, yerini çok daha karmaşık ve katmanlı bir ayrışmaya bıraktığı artık net bir biçimde görülüyor.
Bu ayrışmanın gerçek eksenini şöyle tanımlamak mümkün: İnandırıcılığını ve ahlaki iddiasını koruyabilen post-liberaller ile düşmanına dönüşen ve kendi içinde çürümeye yüz tutan post-liberaller. Nitekim Macaristan örneği, toplumların liberal değer ve düzene yönelik eleştirilerinden geri adım atmadığını açık bir biçimde ortaya koyuyor. Aksine anlam, güvenlik ve kimlik, kısaca özdeğerler etrafında şekillenen post-liberal talep, canlılığını korumaya devam ediyor. Ancak bu talep, artık yalnızca güçlü retorik ya da kültürel mobilizasyonla tatmin edilemiyor.
Bu çerçevede Macaristan seçimleri gösteriyor ki post-liberal siyasetin yeni dönemdeki sürdürülebilirliği, birbiriyle bağlantılı üç temel koşula bağlı. Birincisi ahlaki tutarlılık meselesi. Zira aktörlerin eleştirdiği yozlaşma biçimlerini bizzat yeniden üretmemesi veya onlara dönüşmemesi gerekiyor. İkinci olarak kurumsal denge sorunun çözülmesi gerekiyor. Çünkü güçlü yönetim için gerekli olan güç yoğunlaşmasını yönetilebilir ve hesap verebilir bir zemine oturtulması, adil bir sürdürülebilirlik açısından elzem. Son olarak özellikle ekonomik performans kapasitesinin genişletilmesi ve bunun kurumsal bir şekilde inşa edilmesi hayati önemde. Zira ekonomik istikrar, somut çıktı üretebilme yetkinliği ve bunu tabana yayabilme kabiliyeti, popüler desteğin olmazsa olmazı. Bu üç alanda yaşanan herhangi bir aşınma, post-liberal iktidarların en sağlam saydığı toplumsal zemini dahi hızlı bir şekilde çözebiliyor. Macaristan seçimleri, post-liberalizm bağlamında bu üç dinamiğin ne denli önemli olduğunu ortaya koydu.
Sonuç olarak sanılanın aksine Macaristan seçimleri, sıkça iddia edildiği gibi liberal demokrasinin zaferini ya da otoriterliğin geri çekilişini temsil etmiyor. Yaşananlar, post-liberal siyasetin yeni ve daha olgun bir evresinin başlangıcını işaret ediyor. Zira Orbán’ın yenilgisi, temsil ettiği post-liberal zeminin ortadan kalkmasından ziyade bu zeminin artık onun eliyle taşınamaz hale geldiğini, yerine daha güvenilir ve yıpranmamış bir aktörün geldiğini ortaya koyuyor. Bu açıdan aralarında Türkiye’nin de olduğu post-liberalizmin hâkim olduğu ülkelerde geleneksel politik konumlanmalar anlamını yitiriyor. Siyasal rekabet ise hangi aktörün post-liberal beklentileri ve özdeğer siyasetini daha inandırıcı, daha dengeli ve daha sürdürülebilir bir biçimde temsil ettiği üzerinden şekillenmeye başlıyor.
