Nüfus krizinin eşiğindeki dünya, bugün aile kurumunu nasıl desteklemesi ve güçlendirmesi gerektiğini konuşuyor. Ailenin en temel işlevinin toplumun devamlılığını sağlamak olduğu düşünüldüğünde, nüfus krizinin ekonomik ve sosyal birçok sorunla birlikte toplumların sonunu getirebileceği aşikâr.
OECD’nin “Society at a Glance 2024” raporuna göre, OECD ülkelerinin toplam doğurganlık oranı, 1960’ta ortalama 3,3 iken 2022’de 1,5’e kadar gerileyerek nüfusun yenilenme düzeyi olan 2,1’in altında kalmıştır. Türkiye’nin ise bu resimdeki yeri 2024 TUİK verilerine göre 1,48’dir. 2024 itibariyle yaşlı nüfus oranı yüzde 10,6'ya ulaşan Türkiye, BM kriterlerine göre artık "çok yaşlı nüfuslu ülke" sayılmaktadır. Bugün itibariyle her 10 kişiden birinin 65 yaş üzeri olduğu Türkiye’de, 2050'de her 4 kişiden birinin, 2075'te her 3 kişiden birinin, 2100'de ise her 10 kişiden 4'ünün 65 yaş üzerinde olacağı tahmin edilmektedir. Nüfus projeksiyonlarından da anlaşılacağı gibi gerekli önemler alınmaz ve düzenlemeler yapılmazsa bu sonuç kaçınılmaz maalesef.
"Ailenin Korunması ve Güçlendirilmesi Vizyon Belgesi ve Eylem Planı 2024-2028" ile kendine net bir istikamet çizen Türkiye; T.C Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının ev sahipliğini yaptığı ve 26 ülkenin katılımıyla 22-23 Mayıs 2025’te İstanbul’da gerçekleşen “Uluslararası Aile Forumu”nda bu konudaki kararlılığını göstererek, 2026-2035 dönemini "Aile ve Nüfus 10 Yılı" olarak ilan etmişti. Bu ilan, nüfus meselesinin bugünden yarına çözülemeyecek ciddi bir kriz olduğuna bir vurgu iken, bu kapsamdaki mevcut ve olası sorunların çözüm odaklı politikalarla giderileceğine dair de bir ışık, bir umut oldu.
Şimdi herkes öncesi ve sonrası arasındaki farkın müspet anlamda derinleşmesini umarak, aile kurumunu doğrudan ve dolaylı olarak destekleyecek gelişmeleri bekliyor. Özellikle “Aile Yılı”nda iş ve aile yaşam dengesinin yeni uygulamalarla desteklenmesi en temel beklentilerden. Nitekim yetersiz kalan uygulamalar, çocuk sahibi olmak isteyen bireyler için en temel caydırıcılardan bir tanesi. Oysa devlet eliyle iş ve aile hayatları arasında uyumlu, sağlıklı ve sürdürülebilir bir denge kurabilmesi her iki taraf için de bir kazanımdır. Bu sebeple bir yanıyla hem bireyin psikolojik iyi oluşunu hem de iş yerindeki verimliliği artıracak; diğer taraftan aile içi ilişkileri güçlendirecek, bununla birlikte çocuğun gelişimini olumlu etkileyecek ve dolayısıyla aile yapısını ve toplumu güçlendirecek düzenlemeler, şimdi Türkiye’nin öncelikli hedeflerinden birisidir. Bu istikamet üzere, “Devlet Memurlarının Yarım Zamanlı Çalışma Hakkı”na dair Kanunun uygulanmasında tespit edilen aksaklıkları gidermek adına yayımlanan “Devlet Memurlarının Yarım Zamanlı Çalışma Hakkının Kullanımına İlişkin Yönetmelik”, Aile Yılı’nın ruhuna yakışır bir adım olmuştur.
Öncesi ve Sonrasıyla Yarım Zamanlı Çalışma
Aile odaklı bir yaklaşım olarak “Devlet Memurlarının Yarım Zamanlı Çalışma Hakkı”; 10.02.2016 tarihli 29620 sayılı Resmi Gazete 'de yayımlanan, 29.01.2016 tarihli 6663 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 10’uncu maddesiyle, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na eklenen Ek Madde 43 ile kanunlaşmıştır. Kanuna göre “Doğum yapan memurlar doğum sonrası analık izninin veya 104’üncü maddenin (F) fıkrası uyarınca kullanılan iznin, eşi doğum yapan memurlar ise babalık izninin bitiminden, ilgili mevzuatı uyarınca çocuğun mecburi ilköğretim çağının başladığı tarihi takip eden ay başına kadar olan dönemde, ayrıca süt izni verilmeksizin haftalık çalışma saatlerinin normal çalışma süresinin yarısı olarak düzenlenmesini talep edebilirler.” Buna ek olarak; “Bir çocuğu eşiyle birlikte veya münferit olarak evlat edinen memurlar ile memur olmayan eşin münferit olarak evlat edinmesi halinde memur olan eşleri de istekleri üzerine çocuğun fiilen teslim edildiği tarihten veya 104’üncü maddenin (A) fıkrası uyarınca sekiz haftalık izin verilmesi ya da aynı maddenin (F) fıkrası uyarınca izin kullanılması halinde bu izinlerin bitiminden itibaren bu fıkra hükümlerinden yararlanır.” Kanun, genel hatları ile bir çerçeve çizerken, hak sahiplerinin derece yükselmesi ile kademe ilerlemesinde hizmet sürelerinin yarım kabul edileceğini, mali haklar ve sosyal yardımlarına dair ödeme unsurlarının yarısı esas alınarak ödeme yapılacağını, ilgili kanundan yararlananların tam zamanlı çalışmaya geçmesi halinde aynı çocuk için bir daha aynı haktan yaralanamayacağını net bir şekilde ifade etmiş ve çalışma saatlerinin koordine edilmesi hususunda ise “karar verici merci” olarak yetkili amiri tanımlamıştır. Bu durumda inisiyatifin sadece “koordinasyon” ile ilintili olduğu, kanunun uygulanmasının önünde bir engelin olmadığı anlaşılmaktadır. Fakat zamanla, “inisiyatifin” keyfilik doğurabildiği, kimi tanımlı hak sahiplerinin bu sebeple mağduriyet yaşadığı ve hak arayışlarını mahkemelerde sürdürmek zorunda kaldıkları anlaşılmıştır.
Bilindiği üzere Anayasanın 124’üncü maddesinde de belirtildiği gibi kanunların nasıl uygulanacağına dair usul ve esaslar, kanuna aykırı olmamak suretiyle “ihtiyaç dahilinde” yönetmeliklerle tanımlanır. Yani bu hükme göre, yönetmelikler kanunların uygulanabilmesi için bir gereklilik değildir. Fakat bahsi geçen Kanunun uygulanmasında kurumları ve bireyleri rahatlatmak adına, yanlı ve/veya yanlış kimi uygulamaların önünü kesmek için “Devlet Memurlarının Yarım Zamanlı Çalışma Hakkının Kullanımına İlişkin Yönetmelik” bir ihtiyaca dönüşmüş ve 18 Temmuz 2025’te Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
Yönetmelikte çalışma saatleri ile bazı durumları haiz iş tanımlarının, bireylerin ve kurumların eş zamanlı menfaatini korumak adına ayrıca tanımlandığı görülmektedir. Örneğin; kanunda haftalık çalışma saatleri “normal sürenin yarısı” olarak belirtililerken, yönetmelikte haftalık çalışma süresi en az 3 gün, günlük çalışma süresi ise en az 3 saat, en çok 8 saat olarak detaylandırılmıştır. Yine yönetmelikte; günün yirmi dört saatinde devamlılık gösteren hizmetler için “görev yapan memurun yarım zamanlı çalışma esasları, normal haftalık çalışma süresinin yarısı dikkate alınarak hizmet ihtiyacına göre kurumu tarafından belirlenir” ibaresi varken “kamu kurum ve kuruluşlarında, şube müdürü ile dengi ve üstü yönetici ünvanlı kadrolarda görev yapan memurlar ile yurt dışı teşkilatında görev yapan memurlar” için ise yarım zamanlı çalışma hakkından yararlanamayacağı ifade edilmiştir.
Sonuç olarak “Devlet Memurlarının Yarım Zamanlı Çalışma Hakkı”na dair kanun, ilgili yönetmelikle birlikte uygulamada daha bir netlik kazanmış olsa da aslında 9 yıl öncesine ait bir düzenlemedir. Kanun kapsamında, biyolojik ve/veya evlat edinme yoluyla çocuk sahibi olan tüm anne ve babalara hak sunulması ve yarım zamanlı çalışma sürenin “çocuğun mecburi ilköğretim çağının başladığı tarihi takip eden ay başına kadar” tanınması, mevzunun en can alıcı noktasıdır. Devlet eliyle, bebeğin birincil derece bakımından sorumlu olan ebeveynleriyle birlikte zaman geçirebilmesinin ve duygusal bağ kurabilmesinin önünün açılması kritik bir öneme sahiptir. Zira yapılan araştırmalardan da bilinmektedir ki bebeklik dönemi, fiziksel ihtiyaçlar kadar duygusal ihtiyaçların da giderilmesi gereken ayrıcalıklı bir dönemdir ve bireyin yetişkinlik dönemine de etki edebilecek bir potansiyele sahiptir. Hasılı, ailenin ve toplumun doğrudan ve dolaylı olarak, birbirini etkileme ve birinden etkilenme potansiyelinin bulunduğu ve bu nedenle ailelerin çocuk sahibi olma kararlarını destekleyen bütüncül ve kapsayıcı sosyal politikalara ihtiyaç duyulduğu açıktır.
Aileyi Nasıl Kurtaracağız Anneyi Nasıl Anlayacağız?
Peki aileyi korumaya ve güçlendirmeye odaklı uygulamalarımız ne kadar bütüncül ve kapsayıcı? “Devlet Memurlarının Yarım Zamanlı Çalışma Hakkı”na dair kanun, önemli bir adım ama yeterli mi? Elbette bu soruların cevabı herkese göre farklı gerekçelerle değişkenlik arz edebilecektir ama değişmeyecek tek ortak kabul, ailenin toplumun devamlılığını sağlayan başat role sahip olmasıdır. İkincisi ise toplumun dinamik bir yapı olduğu gerçeğidir. Bu iki gerçeklik, ailelerin ve özellikle doğurganlık özelliğine sahip olması hasebiyle kadınların ihtiyaç ve beklentilerinin iyi anlaşılması gerektiği ile bu ihtiyaçlara göre şekillenen beklentilerin ise çağın dinamiklerine göre zaman içerisinde değişebileceğini vurgulamaktadır. Yani aile kurumunu korumayı hedefleyen düzenleme ve uygulamaların istenen sonuca ulaşabilmesi için, içinde bulunan çağın şartları ile birlikte bilhassa anne ile anne adaylarının ihtiyaç ve beklentilerinin iyi anlaşılması gerekmektedir. Çünkü özünde anne ile anne adaylarının en temel ihtiyacı ve beklentisi anlaşılmaktır.
Düzenleme ve uygulamalardaki en büyük handikaplardan biri “genellemeler”dir. Zira her tanımlamanın bir genel resim çizmekle beraber bir sınır çizdiği düşünüldüğünde, standardizasyonun her durum için optimal çözüm sunacağını söylemek doğru olmayacaktır. Bu nedenle meslek gruplarının aynı iç dengeye sahip olduğunu varsayarak genelleme içeren düzenleme ve uygulamalar yapmak, görece olarak beklenen faydayı minimize edebilir. Bu sebeple çağın imkân ve şartları dahilinde meslekler arasındaki dinamiklerin de çalışma olanakları açısından tekrar gözden geçirilmesi yerinde olacaktır. Örneğin “Devlet Memurlarının Yarım Zamanlı Çalışma Hakkının Kullanımına İlişkin Yönetmelik” kapsamında tanımlanan çalışma saatleri gereğince, bir yazılım mühendisinin ya da bir akademisyenin iş performansını sadece ofiste geçireceği saatle ölçmek ve bu ölçeğe göre planlama yapmak ne kadar yerinde ve/veya yeterli olacaktır? Bu manada her mesleğin kendi iç dengelerine uygun alternatif çalışma modelleri geliştirmesi, çocuk sahibi bireylerin iş verimliğini artırabileceği gibi çocuk sahibi olmayı isteyen bireylerin de önünü açacaktır. Mesela hibrit bir modelle evden çalışma esnekliğinin getirilmesi ofise bağlı olmayan meslek grupları için daha güzel bir alternatif olmaz mı/ydı? Özellikle çocuğu emzirme döneminde getireceği kolaylık düşünüldüğünde çok cazip bir alternatif olabilir/di.
Meslek ve iş tanımları gibi anneler ve anne adayları da bir genellemenin içerisine sıkış(tırıl)ıyor. Mesela, büyükşehirde yaşayan bir anne ve/veya anne adayı ile küçük yerleşim yerinde yaşayan anne ve/veya anne adayının ihtiyaçları ve dolayısıyla da beklentileri aynı olmayacaktır. Devlet memurlarına tanınan “Süt İzni”ni kapsamında gelin birlikte düşünelim: İstanbul’da yaşayan bir anne ile kasabada yaşayan bir anne, süt izni kullanımı noktasında nasıl bir olabilir sizce? İlk altı aylık dönem için tanınan üç saatlik süt izninin, büyük bir kısmı yollarda ve işe geri yetişme stresi ile geçecekken, son altı aylık dönemdeki bir buçuk saatlik süt izni ise zaten yeterli olmayacaktır. Üstelik buna karşın iş yerlerinde, annelerin süt sağacakları ve saklayacakları, mahremiyet ve hijyen koşullarını sağlayan özel bir alan da tanımlanmamaktadır. Bu sebeple düzenleme ve uygulamalarda anne ve anne adaylarının yaşadığı şehrin dinamiklerine göre tanımlanması, gözden kaçmaması gereken önemli bir husustur.
Yine başka bir handikabın, düzenleme ve uygulamalardaki “kapsayıcılık” üzerine olduğunu söylemek mümkün. Süt izni üzerinden açıklamaya devam edecek olursak, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 74. maddesine göre “Kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam bir buçuk saat süt izni verilir. Bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını işçi kendisi belirler. Bu süre günlük çalışma süresinden sayılır.” Yani özel sektörde çalışan anne ve anne adayları, devlet memurları ile aynı konumdayken aynı haklara sahip değildir. Bu durumda bebeğin bilhassa ilk altı ayının anne sütü kullanımı için kritik bir eşik olduğu Dünya Sağlık Örgütü’nün açıklamaları ile de malumken, bu farklılığın var olması, uygulama ve düzenlemelerin “kapsayıcılığı” açısından eleştiriye açıktır. Üstelik buradaki hak farklılığı, anneler üzerinden bebeklere sirayet etmektedir. Öte yandan “yarım zamanlı çalışma” hakkının sadece devlet memurlarını kapsayan bir gelişme olduğunu da es geçmemek lazım. Özel sektörde çalışan anne ve anne adaylarının da benzer hak taleplerinin olduğu unutulmamalıdır.
Sonuç olarak nüfus krizi bağlamında aileyi; ailelerin çocuk sahibi olma kararlarını destekleyen daha bütüncül ve kapsayıcı sosyal politikalar ürettiğimiz ve en çok da anne ile anne adaylarını anladığımız zaman kurtaracağız…
