Kriter > Siyaset |

Bağımsız Dış Politikanın “Seçimi”


ABD ile Avrupa arasında İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri var olan transatlantik ortaklık bile çatırdarken, NATO’nun geleceği sorgulanırken Türkiye’ye dış politikada doğru yönü çizecek kararlı bir hükümete ihtiyaç olacak.

Bağımsız Dış Politikanın Seçimi

24 Haziran seçimleri birçok başka şeyin yanında, Türkiye’nin dış politikasının da bundan sonraki yönü açısından belirleyici olacak. AK Parti’nin cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerini kazanması hem şimdiye kadar uyguladığı “bağımsızlıkçı” dış politikasını sürdürmesini hem de yeni yönetim sisteminin verdiği imkanlarla bu dış politika çizgisini geliştirmesini sağlayacaktır. 16 Nisan 2017’de yapılan referandumla gerçekleştirilen yönetim değişikliğinin temel amacı da içeride güçlü bir yürütme oluşturmak suretiyle dışarıdan gelen müdahale ve manipülasyonlara karşı Türkiye’yi daha korunaklı hale getirmek ve bu şekilde dış politikanın etkinliğini artırmaktır. Bu önemli aşamanın geçilmesinin ardından dış politika hedeflerine daha hızlı adımlarla yürüme konusunda AK Parti’nin önünde son büyük aşama olarak 24 Haziran seçimleri duruyor. Bu seçimlerin de kazanılması hükümetin içeride ayaklarının yere daha sağlam bir şekilde basmasını sağlayacak, bu da dışarıya karşı daha kararlı bir duruş sergilenmesine yardımcı olacaktır.

Dış Politikada Kararlı Yönetim İhtiyacı

Türkiye’nin etrafındaki çatışma ve gerginlik odaklarına bakıldığında içeride istikrar ve dışarıya karşı kararlı duruşun ne kadar önemli olduğu görülür. Suriye’de PKK/PYD’nin varlığı, İran ile İsrail arasındaki mücadele, İdlib ve Türkiye’nin kontrolü altındaki bölgelerin geleceği gibi konular Ankara’da güçlü bir iktidarı zorunlu kılıyor. İsrail ve Trump yönetiminin İran’la gerilimi artırma konusundaki ısrarlı politikaları Ortadoğu’da Irak ve Suriye’den daha büyük bir çatışmanın yolunu hazırlarken Türkiye’nin hızlı karar verecek etkili bir yönetime ihtiyacı olacak. Irak’ta yeni yapılan seçimler sonucu ortaya çıkan tablo ülkenin istikrara kavuşması konusunda umut vermemektedir. Irak’ta istikrarsızlığın artması aynı zamanda Türkiye’nin güvenlik risklerinin artması anlamına geleceğinden Ankara’da kararlı bir hükümete ihtiyaç olacak. ABD’nin Rusya’ya karşı artırdığı yaptırımların, İran örneğinde olduğu gibi, Türkiye-Rusya ekonomik ve askeri iş birliği açısından olumsuz yansımaları olması ihtimali her geçen gün güçlenirken Türkiye’de bu konuda doğru kararları alacak etkili bir yönetime ihtiyaç olacak.

Birleşmiş Milletler sisteminde en büyük paya sahip olan Trump yönetimindeki ABD, İran nükleer anlaşmasını, Kudüs’e ilişkin BM kararlarını, çevrenin korunması ve serbest ticaret konularında kendinden önceki yönetimlerin attığı imzaları hiçe sayarak uluslararası hukuku çiğneyip dünyayı iyice güç politikasının girdabına sürüklerken Türkiye’yi kendi rotasında tutacak istikrarlı bir yönetime ihtiyaç olacak. ABD ile Avrupa arasında İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri var olan Transatlantik ortaklık bile çatırdarken, bu ortaklığın en önemli sembollerinden biri olan NATO’nun geleceği sorgulanırken Türkiye’ye dış politikada doğru yönü çizecek kararlı bir hükümete ihtiyaç olacak. Avrupa Birliği ile kurulan ortaklık, Türkiye’nin AK Parti döneminde yöneldiği “kendi çıkarları doğrultusunda çatışmadan kaçınmayan” tavırdan rahatsız olan birçok Avrupa ülkesi tarafından sorgulanırken Ankara’da Türkiye-AB ilişkilerini rasyonel bir düzlemde ve bağımsız çizgisinde yürütecek güçlü bir yönetime ihtiyaç olacak. Kudüs ve Gazze, İsrail saldırganlığının kurbanı olurken Ortadoğu’nun Müslüman halklarının gözünü çevirip liderlik beklediği Türkiye’de bu liderliği hakkıyla yürütüp “Kudüs nöbetini devralacak” kararlı ve azimli bir yönetime ihtiyaç olacak. Türkiye’nin, İsrail saldırganlığına karşı çıkmasından, Rusya ve İran ile Suriye sorununa çözüm aramasından, PKK/PYD’ye karşı Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarını gerçekleştirmesinden ve kendisini dışarıdan gelen müdahale ve manipülasyonlara karşı teçhiz edecek adımları atmasından rahatsız olan Washington’dan gelecek yeni saldırılara karşı Ankara’da çok sağlam duracak bir cumhurbaşkanı ve parlamentoya ihtiyaç olacak. 15 Temmuz darbe girişiminin dış bağlantılarını sorgulama konusundaki kararlılığını sürdürecek ve bunu yaparken maruz kalacağı yeni saldırılara karşı sağlam duracak bir yönetime ihtiyaç olacak. Zira 15 Temmuz’un dış bağlantılarının ortaya çıkarılması hem geçmiş darbelerin arka planındaki aktörlerin daha açık bir şekilde ortaya çıkmasını sağlayacak hem de gelecekte benzer girişimlerin önlenmesi konusunda önemli bir adım olacaktır.

Bağımsız Dış Politikanın “Seçimi”TSK, Zeytin Dalı Harekatı kapsamında PKK/YPG'li teröristlere yönelik düzenlediği operasyonlarda, sivillerin zarar görmemesi için büyük bir hassasiyet gösterdi.

24 Haziran seçimleri sonucu işbaşına gelecek olan cumhurbaşkanı ve parlamentonun ayrıca, FETÖ ve PKK terör örgütlerine karşı dışarıdaki mücadeleyi kararlı bir şekilde yürütecek özelliklere sahip olması gerekiyor. Zira bu örgütlere karşı mücadelenin başarılı olması ancak onların dışarıdaki finans ve insan kaynaklarının sonlandırılması ve dış aktörlerin Türkiye’ye karşı kullandıkları araç olmaktan çıkarılmalarıyla mümkün olacaktır. Bu çerçevede 24 Haziran sonrasında kurulacak olan hükümetin gerek Avrupa gerekse ABD karşısında hem FETÖ hem de PKK/ PYD konusunda çok kararlı bir duruş sergilemesi gerekecektir. Her iki örgütün de ABD ve Avrupa’da çok hevesli destekçileri olduğu hatırlanırsa bu konudaki kararlılığın çok uzun yıllar alma ihtimali olduğu da bilinmelidir. 24 Haziran sonrasında kurulacak hükümetin, Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli insanlara sahip çıkmaya, onların yaşadıkları ülkelerde asimile olmalarını engelleyecek programlar geliştirmeye devam etmesi gerekir. Ayrıca onların Türkiye’nin Avrupa’daki lobisi olarak çalışmalarını sağlayacak adımların daha yoğun şekilde atılması gerekecektir.

Geçen on beş yıla baktığımızda AK Parti iktidarının bu saydığımız dış politika adımlarının hepsini attığını ve atmaya devam ettiğini görürüz. Özellikle 2010’larda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın doğrudan hedef seçilip çok ağır karalama kampanyalarına maruz kalması ve Türkiye’yi hedef alan terör, darbe ve ekonomik saldırıların temel nedeni de zaten Ankara’nn bu konulardaki kararlı politikalarıdır. Erdoğan ve AK Parti’nin seçimleri kazanması durumunda aynı politikaları sürdürecekleri ve hatta yeni yönetim sisteminin güçlendireceği iç istikrar ile bu konuda çok daha sağlam bir duruş sergileyecekleri beklenir. Bugüne kadarki uygulamaları bundan sonraki dış politikanın yönünün ne olacağı konusunda açık bir karine teşkil etmektedir.

Muhalefetin Dış Politikadaki Tutumu

Bu noktada, muhalif adaylarından birinin cumhurbaşkanı olması durumunda Türkiye’nin dış politikada ihtiyaç duyduğu kararlı ve güçlü duruşu gösterip gösteremeyeceğini sormak önem arz ediyor. Şimdi dış politikaya dair yukarıda saydığımız hususları muhalefetin cumhurbaşkanı adayları üzerinden soralım.

Muhalefetin adaylarından birinin cumhurbaşkanı olması durumunda Türkiye, “Kudüs nöbetini devralıp” İsrail saldırganlığı karşısındaki kararlı duruşunu sürdürebilir mi? Yoksa ABD’deki Yahudi lobisinin desteğini kazanmak için İsrail ve Washington’ın uluslararası hukuku ve insan haklarını hiçe sayan politikalarına göz mü yumar?

Muhalefetten biri cumhurbaşkanı olursa Türkiye, FETÖ ve PKK terör örgütleri konularında ABD ve Avrupa’ya yaptığı baskıyı sürdürecek midir? Yoksa bu ülkelerle ilişkileri düzeltmek uğruna onların söz konusu örgütlere verdiği doğrudan veya dolaylı desteği görmezden mi gelecektir? ABD’nin ülkesinde barındırıp desteklemeye devam ettiği Fetullah Gülen’in teslim edilmesi konusunda Washington yönetimiyle gerginliği hangi düzeye taşımayı göze alacak muhalif adaylar?

Muhalif adaylardan biri cumhurbaşkanı olursa Türkiye, Fırat Kalkanı veya Zeytin Dalı benzeri harekatlar için gerektiğinde Suriye topraklarına girecek midir? Bu topraklarda, Türkiye’nin güvenliği için tehdit oluşturan terör örgütlerine karşı nasıl bir mücadele yöntemi belirleyecek? Bu sınır ötesi harekatlar sırasında ABD veya Rusya gibi ülkelerle karşı karşıya geldiklerinde nasıl bir yol izleyecekler?

Bir muhalif aday cumhurbaşkanı olursa Türkiye, ABD’den gelen baskılar karşısında Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri almaktan, Türk Akımı ve Akkuyu Nükleer Santrali projelerinden vazgeçip İran’la ekonomik ilişkilerini Washington ve Tel Aviv’in keyfi kararları doğrultusunda azaltacak mı? Yoksa kendi çıkarlarını esas alan politikasını sürdürüp bu konudaki baskılara karşı koymayı mı deneyecek?

Muhalif adaylar cumhurbaşkanı seçilmeleri durumunda, kendilerine karşı yürütülecek karalama kampanyalarını göze alıp Türkiye’nin çıkarlarını önceleyen politikalar izlemek konusunda kararlı bir duruş sergileyebilecekler mi? Yoksa diktatör damgası yemekten ve darbe girişimlerine maruz kalmaktansa konforlu olanı tercih edip Batı ile iyi geçinmeyi ve onlarla uyumlu politikalar izlemeyi mi tercih edecekler?

Bütün bu sorulara halkın vereceği cevaplar 24 Haziran’da kimin cumhurbaşkanı seçileceğiyle yakından ilgili olacak.


Etiketler »