Kriter > Dış Politika |

Ekonomi Gözlüğü ile Siyaseti Okumak: Yeni Bir Dünya Savaşı mı Yaklaşıyor?


Siyasi tarihin büyük savaşlar dönemi olarak nitelediği periyotlar temel alınarak bir ticaret artış hızı tasnifi yapıldığında, büyük savaşlar döneminde ticaretin önemli ölçüde daraldığı görülürken savaşlar arası dönemde ticaretin hızla arttığı, savaşlar arifesinde ise görece az bir artış hızının yaşandığına şahitlik ediliyoruz. Bu döngüye baktığımızda dünyamızda kızılca kıyamet koptu kopacak. Soğuk Savaş döneminde parsellenen alanların sahipleri artık dağdan gelen bağcılarını kapı dışarı etmek istiyor.

Ekonomi Gözlüğü ile Siyaseti Okumak Yeni Bir Dünya Savaşı mı

Geride bıraktığımız Haziran ayı, birçok uzman tarafından uluslararası sistemin en karanlık senaryolarına adım attığı bir dönem olarak değerlendirildi. Bir zamanlar kendisini “dünyanın jandarması” olarak gören Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanı Donald Trump, artık yalnızca kendi ulusal çıkarlarına odaklanacağını açıklarken, İsrail’in uluslararası hukuku hiçe sayan eylemleri, İran ile 12 gün süren çatışmaların zeminini hazırladı.

NATO Liderler Zirvesi’nde Avrupalı ülkeler, savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılalarının (GSYH) yüzde 5’i seviyesine çıkarma taahhüdü verirken; Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Başbakanı Olaf Scholz, Avrupa’nın “kendi savunma mimarisine” ihtiyaç duyduğunu vurguladılar. Bu açıklamalar, kıtanın, kendi güvenlik stratejisinde yeni bir rota arayışında olduğunun göstergesiydi. Güvenlik ekseninde yaşanan bu gelişmeler, birçok analistin zihninde aynı soruyu uyandırdı: İçinde bulunduğumuz dönem, Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasındaki o buhranlı “İki Savaş Arası Dönem”e mi benziyor?

Bu soruya güvenlik zaviyesinden verilen yanıt “evet” olabilir. Ancak meseleye ticaret ve ekonomi cephesinden bakıldığında, bu karşılaştırma eksik kalıyor.

 

Hazır Ol Cenge, İstersen Sulh-u Salâh!

Bu özlü söz, Osmanlı siyasi tarihinde sıkça referans gösterilse de bu deyişin kökeni Roma İmparatorluğu’na dayanmaktadır. Roma döneminde “si vis pacem, para bellum” yani “barış istiyorsan savaşa hazırlıklı ol” diyen general Vegetius, o dönem Roma ordusunun diğer ordulara göre gücünü kaybettiğini vurgulamıştır. Nitekim bu sözün yer aldığı Epitoma Rei Militaris eseriyse Roma’nın ekonomik gücünü ve uluslararası ticaretteki ağırlığını kaybettiği döneme denk gelmektedir.

GRAFİK 1: ROMA EKONOMİSİNE İLİŞKİN GÖSTERGELER, 0 – 500

Roma’nın gücünün yalnızca askeri değil, aynı zamanda iktisadi temeller üzerine kurulu olduğunu hatırlatan isimlerin başında ise devlet adamı ve filozof Cicero gelir. Cicero’ya göre, Roma’nın kudreti yalnızca Antik Yunan’dan devralınan siyasi akıl ve kültürel mirastan değil aynı zamanda bu mirası ayakta tutan iktisadi dirayetten ve onu koruyan ordudan kaynaklanıyordu.

Bugünün dünyasında da farklı değil. Küresel güvenlik krizleriyle sarsılan devletler, savaş kapıdayken sadece silahlarını değil, ekonomik kapasitelerini de gözden geçirmek zorunda.

yeni savaş sistemleri

Devletler Niye Savaşır?

Tarihin ilk çağlarından bu yana savaş, insanlığın kaçamadığı bir olgu. Ancak savaşın devlet eliyle kurumsallaşması, modern devletin doğuşuyla paralellik gösteriyor. Devletlerin “savaş makineleri” olarak görülmesinin ardındaki temel kavram ise şüphesiz milli çıkar. Milli çıkar devletler tarafından belirleniyorsa söz konusu çıkarın ne olduğu sorusu dönemden döneme farklılık gösterse de temelde iki olgu ön plana çıkıyor: Hayatta kalma ve ekonomik fayda.

Siyasi tarih gözlemlendiğinde bu iki olgunun da yer ve zamana göre daha ağır bastığı görülmekte. Tarihi incelediğimizde, hayatta kalma güdüsünün çoğunlukla sınırdaş ülkeler arasında ortaya çıkan çatışmalarda etkili olduğu görülür. Bu tür savaşlarda genellikle su kaynakları veya verimli tarım arazileri için mücadele edilir. Ekonomik çıkar güdüsüyle yürütülen savaşlarda ise daha farklı bir dinamik söz konusudur. Bu tip savaşlar genellikle yalnızca komşu ülkelerle sınırlı kalmaz. Gücünü geniş coğrafyalara yaymak isteyen devletler; ticaret yollarını kontrol altına almak, yeraltı kaynaklarını ele geçirmek ve ekonomik rakipleri bertaraf etmek amacıyla savaşa yönelirler. Nitekim insanlık tarihinin en kanlı çatışmalarına baktığımızda, çoğunlukla bu ekonomik motivasyonların belirleyici olduğunu gözlemliyoruz.

GRAFİK 2: KİŞİ BAŞINA DÜŞEN GELİR, 1500 – 1918, ABD DOLARI ($)

Grafik 2, sayfalarca detaylarını okuduğumuz Avrupa ve sömürgecilik tarihinin de bir özeti olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim, Charles Doran tarafından literatürde sıkça işlenen güç döngüsü teorisinde zikredilen Avrupalı aktörlerin ekonomik büyüklüklerinin tarihi seyri de devletlerin niye savaştıkları sorusuna büyük ölçüde yanıt veriyor. Ecdadımız Osmanlı’nın Avrupa’yı titrettiği 16. yüzyılda ekonomik dev Hollanda, kendi Sanayi Devrimi’ni kovalarken askeriyeye yatırım yapmamış ve siyasi güç yerine sadece ekonomik gücün peşinden gittiği için küresel siyasette çok da etkili olamamıştır. Bu yüzden Hollanda’yı bir kenara koyarak yapacağımız analizde bir kez daha karşımıza çıkan gerçeklik ise hangi ülke ekonomi yarışında bayrağı dalgalandırmışsa dünya siyasetinde onun sözünün daha çok geçtiğidir. Ülke içindeki kaynaklarla bir yere kadar Birleşik Krallık ile yarış içerisinde kalabilen Fransa ve Almanya, Birleşik Krallık’ın dünya sathına yayılan kolonileri ve ana kara ile bu coğrafyalar arasındaki ticari faaliyete dayanamamış, Vestfalya Savaşları ile tükenerek liderlik bayrağını 18. yüzyılın başından itibaren Kansız Devrim ile ülkesindeki siyasi istikrarı sağlayan Birleşik Krallık’a bırakmışlardır.

Avrupa içerisinde bu yarış devam ederken dünya da Avrupalı devletlerin adeta oyun bahçesine dönüşmüştür. Dünyadaki tüm zenginlikler Avrupa’ya aktarılmış, bu aktarılan zenginlikle üretilen emtialar ise diğer coğrafyalara bazı durumlarda cebren bazı durumlarda ise “gönüllü kulluk” oluşturularak satılmıştır.

GRAFİK 3: İHRACATIN GAYRİ SAFİ HASILAYA ORANI, 1830 – 1913

Avrupa'da Napolyon Savaşları sonrasında kurulan düzen, güç dengesinin yalnızca savaş meydanlarında değil, ticaret yolları ve ihracat coğrafyaları üzerinden de şekillendiğini ortaya koymaktadır. Bu dönemde ihracatın yoğunlaştığı bölgelere bakıldığında Okyanusya ve Afrika gibi alanların öne çıkması tesadüf değildir. Zira bu bölgeler, başta Britanya ve Fransa olmak üzere Avrupa'nın büyük güçleri tarafından sistematik biçimde ticarete açılan ve sömürgeleştirilen coğrafyalardır. Sömürge ekonomisinin temel mantığını bilenler açısından bu gelişmeler şaşırtıcı değildir. Zira sömürgeler, yalnızca doğal kaynakların ve zenginliklerin ana kara Avrupa’ya aktarılması için değil, aynı zamanda Avrupa’nın sanayi üretimini geniş pazarlara ulaştırabilmesi adına yeni piyasa alanlarının oluşturulması amacıyla da hedef alınmıştır. Bu bağlamda sömürgelerin, sadece ana kara ile ticaret yapmaya zorlanması, yani ekonomik bağlamda tek taraflı bir bağımlılık ilişkisi kurulması, Avrupa'nın ticareti nasıl silah haline getirdiğini göstermektedir. Gümrük duvarlarının kaldırılması ya da siyasi sınırların esnetilmesi, Avrupa saldırganlığının sadece askeri değil ekonomik hedeflerle de şekillendiğini kanıtlamaktadır. Bugün dünya ekonomisindeki eşitsizliklerin temelinde yatan bu miras, Avrupa’nın tarihsel olarak ekonomik çıkarla motive edilen yayılmacı stratejilerinin ne derece kurumsallaştığını ve küresel düzende nasıl iz bıraktığını açıkça gözler önüne sermektedir.

 

Dünya Bugün Nereye Gidiyor?

Günümüze geldiğimizde tartışmaların merkezindeki konular, bundan 100 yıl öncesindeki konularla oldukça benziyor. Hâlâ ticaret rotaları ve sınırlar devletlerin stratejilerini belirlemelerinde en önemli iki unsur. Geçmişten günümüze bir ışık tutulduğunda da çok da hayırlı bir istikamette seyretmediğimiz ise oldukça aşikar.

GRAFİK 4: KÜRESEL TİCARETİN ARTIŞ HIZI, YÜZDE (%)

Siyasi tarihin büyük savaşlar dönemi olarak nitelediği periyotlar temel alınarak bir ticaret artış hızı tasnifi yapıldığında büyük savaşlar döneminde ticaretin önemli ölçüde daraldığı görülürken savaşlar arası dönemde ticaretin hızla arttığı, savaşlar arifesinde ise görece az bir artış hızının yaşandığına şahitlik ediliyoruz. Bu döngüye baktığımızda dünyamızda kızılca kıyamet koptu kopacak. Soğuk Savaş döneminde parsellenen alanların sahipleri artık dağdan gelen bağcılarını kapı dışarı etmek istiyor. Bu hengame devam ederken ABD ile Sovyetler Birliği’nin tesis ettiği kurallar manzumesi yerle bir edilmişken sıra ABD-Çin uzlaşısında. Ancak ABD farkında ki Çin treni ağır hareket etse de ivme kazandığı takdirde durdurulması güç bir ejderha.

GRAFİK 5: KÜRESEL İHRACATTAN ALINAN PAY, 2023

An itibariyle ise ABD için ejderha artık Pandora’nın kutusundan çıktı. Bir dönem Birleşik Krallık’tan ihracat liderliği bayrağını devralan ABD, artık Çin ile ihracatta baş edemiyor. Grafik 5’te dikkat çeken bir diğer nokta ise Çin ile beraber Singapur ve Hindistan’ın da dünyada en çok ihracat yapan 10 ülke arasına girmiş olması. Batı’nın sömürgeci mirası üzerine inşa edilen ticari ve ekonomik sistemde Batı’nın aldığı pay gitgide azalıyor. Bu da Batı meşalesinin taşıyıcısı ABD’nin liderliğini daha da sorgulatıyor. Bu durum da Kalevi Holsti’nin üzerinde durduğu büyük güçlerin uluslararası sistemin kriz ve değişim anlarında tahmin edilemez davranışlar sergilemesine zemin hazırlıyor.

 

Yeni Bir Eşik mi, Yeni Bir Dönem mi?

Bugün dünyamız, siyasi tarih boyunca birçok kez tanıklık ettiğimiz sistemsel geçiş anlarının birinde. Uluslararası düzenin temel yapı taşları yeniden tartışılırken, devletlerin stratejik hamlelerinde güvenlik kadar ekonomi-politik hedeflerin de öncelik kazandığı gözlemleniyor. Bu bağlamda yaşadığımız gelişmeler, yalnızca klasik anlamda savaş sinyalleri olarak okunmamalı; aynı zamanda küresel iktisadi düzenin yeniden yapılandırıldığı bir kırılma dönemi olarak da değerlendirilmelidir.

Ticaretin yön, ihracat liderliklerinin el değiştirdiği ve yeni aktörlerin sahne aldığı bu süreçte, Batı’nın alışageldiği konumunu koruyabilmesi giderek daha güç hale geliyor. Çin’in, Singapur’un ve Hindistan’ın ihracat odaklı yükselişi, yalnızca rakamsal değil, aynı zamanda jeopolitik ve ideolojik bir meydan okuma niteliği taşıyor. Bu tabloya ekonomi gözlüğüyle baktığımızda, büyük güçlerin düşüş ve yükseliş döngüleri bir kez daha kendini gösteriyor. Charles Doran’ın güç döngüsü teorisinden Kalevi Holsti’nin kriz anlarında rasyonel davranış kalıplarının çözülmesine kadar uzanan kuramsal çerçeve, bugünü anlamak için güçlü bir zemin sunuyor.

Dahası, küresel sistemin liberal normlarla ayakta tutulduğu Soğuk Savaş sonrası dönemin yerini, çok merkezli ama bir o kadar da istikrarsız bir güç mimarisinin almaya başlaması, yeni bir dünya savaşını değilse bile, yeni bir “küresel hesaplaşmayı” kaçınılmaz kılıyor. Bu nedenle önümüzdeki yıllar, yalnızca devletlerin askeri hazırlıklarıyla değil; ekonomik kapasite, dijital egemenlik, ticaret hatlarına erişim ve stratejik altyapı üstünlüğüyle şekillenecek. Barış isteyenlerin bu kez yalnızca silah değil, veri, sermaye ve üretim zinciri üzerinden de savaşa hazır olması gereken bir dönemin şafağı artık ufku kaplamış durumda.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası