İstanbul Şehir Hatları Boğaz Turu
Kriter > Siyaset |

Erdoğan’ın Liderliği, Türkiye ve İslam Dünyası


15 Temmuz Darbe Girişimine Karşı Verilen Mücadele Ve Filistin Direnişi Göstermektedir ki bölge insanı siyasi olarak var olma ve şekil alma konusunda olabildiğince hazır durumdadır.

Erdoğan ın Liderliği Türkiye ve İslam Dünyası

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye ve genel olarak İslam dünyasında oynadığı liderlik rolünü anlamak için iki hususu ele almak gerekir. Bunlardan biri mevcut siyasi şartlar, diğeri ise bu şartları bir lider önderliğinde dönüştürecek yeni bir siyasettir. İlki bize şekillendirilmeyi bekleyen siyasi malzemeyi sunarken ikincisi ise bu malzemeye şekil verecek siyasi forma işaret etmektedir.

Siyasi Şartlar

Mevcut siyasi şartların üç niteliğinden bahsedebiliriz: Bunlardan ilki mevcut siyasi şartların biçimsizliğidir. Bu siyasi konjonktürün ilk boyutu, Türkiye’de “Anadolu Müslümanlığı” ortak paydasında bir kimlik kazanan milletin devlet bürokrasisi ve bunun sosyolojik uzantıları tarafından uzunca bir süre tahakküm altında tutulmuş olmasıdır. Millet yıllarca kendi iradesinin hiçe sayıldığı bir siyasi düzende siyaseten dağınık ve biçimsiz bir yığın görünümü sergilemiştir. İkinci boyutta ise, İslam dünyasının uzunca bir süredir içinde bulunduğu dağınık ve biçimsiz yapı nedeniyle hem yerel otokratların hem de küresel güçlerin tahakkümü altında bulunmasıdır. Otoriterlik ve emperyalizmin pençesinde, hem yerel-ulusal düzeyde hem de ulus ötesi düzeyde siyasi çaresizlik, biçimsizlik ve boşluk bir lidere ve yeni bir siyasi yapıya olan gereksinimin altını çizmektedir. Tüm Müslümanları ilgilendiren Filistin meselesinde bu durum sürekli olarak kendini aşikar kılmaktadır.

İkinci nitelik ise hem yerel hem de ulus ötesi boyutta insanların siyasetin bir biçim kazanma, var olma ve tahakkümden kurtulma noktasındaki ortak beklenti ve arzusudur. Her iki düzeyde de bir liderin varlığına ve yeni bir siyasi düzene duyulan ihtiyaca yönelik bir beklenti ve uzlaşı söz konusudur. Yerli ve yabancı siyasi aktörlerin saldırıları karşısında kendilerine liderlik edecek ve siyasi biçim kazandıracak bir lidere olan ihtiyaç çok açık bir şekilde dile getirilmektedir. Örneğin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ocak 2009’da Davos’ta “one minute” çıkışı hem Türkiye içerisinde hem de İslam dünyasında büyük destek görmesine neden olmuştur. Bu noktada Türkiye ve İslam dünyasında Batı emperyalizmine ve tahakkümüne karşı bir siyasi ve askeri birlikteliğin ve ortak duruşun varlığının ne denli gerekli olduğu düşüncesi ortaya çıkmıştır. Kısaca, Türkiye’de ve İslam dünyasında siyasi biçimsizlik ve yokluk karşısında siyaseten var olmaya yönelik güçlü bir iradenin varlığı söz konusudur. Bunu mümkün kılacak olan ise bu süreci yönetecek bir liderin çıkışı ve ortaya yeni bir siyasi yapı koymasıdır.

Erdoğan Liderliği, Türkiye ve İslam Dünyası
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Ocak 2009 Davos çıkışı hala hafızalardaki yerini koruyor. 

Son olarak, Türkiye’de milletin ve genel olarak İslam dünyasında Müslümanların bireysel olarak güçlü bir iradeye ve duruşa sahip olduğu su götürmez bir hakikattir. Tek başına her Müslüman modern dünyayla başa çıkma konusunda oldukça iradeli ve mahirdir. Aynı şekilde potansiyel olarak güçlü kolektif bir iradenin varlığı da ortadadır. 15 Temmuz darbe girişimine karşı verilen mücadele ve Filistin direnişi göstermektedir ki bölge insanı siyasi olarak var olma ve şekil alma konusunda olabildiğince hazır durumdadır. Uzunca bir süre eksikliği hissedilen unsur ise bu insanları bir araya getirerek siyasi bir biçim verecek, siyasi bir varlık kazandıracak işbirlikçi yerel ve dış güçlerin tahakkümüne karşı mücadeleyi organize edecek askeri ve siyasi liderliktir.

Milli İradenin Hakimiyeti ve Küresel Güç Olmaya Doğru

Bu siyasi dağınıklığı oluşturan şartlar karşısında yeni bir form arayışı kaçınılmazdır. Tarihi bir perspektiften meseleyi ele alacak olursak, Cumhuriyet’in kurucu elitleri İmparatorluk düzeninin dağılmasının ardından ortaya çıkan biçimsizliğe ulus devlet ve oligarşik bir siyaseti birleştiren yeni bir siyasi formla şekil verdiler. Bu form ulusal alanda tahakküm eden bir azınlık ile tahakküm altındaki çoğunluktan oluşan oligarşik bir siyasi yapı, yakın coğrafyasında egemen ulus devletlere parçalanmış bir bölgesel yapı ve küresel düzeyde ise Batı’ya bağımlılığı kabul eden bir uluslararası yapıdan oluştu.

Açacak olursak, Cumhuriyet rejimi padişah-bürokrasitebaa üçlüsünden müteşekkil Osmanlı siyasi düzenini padişahlık makamını ortadan kaldırarak radikal bir şekilde dönüştürdü. Geniş toplum kesimlerini devlet bürokrasisine karşı koruyacak padişahlık makamı ortadan kalkınca, devlet bürokrasisi ile geniş toplum kesimleri baş başa kaldı. Devlet bürokrasisinin milleti tahakküm altına aldığı otoriter ve Cumhuriyetçiliğin eşitlikçi ruhuna ve hukuki yönetim anlayışına ters düşen bir siyasi düzen ortaya çıktı.

Bu noktadan sonra siyasi hayat tahakküm eden konumunu ve oligarşik siyasi düzenini korumaya çalışan bürokrasi ile milleti tahakkümden kurtarmak isteyen yerli-milli siyasi hareketler arasındaki mücadeleler tarafından belirlendi. Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki AK Parti hareketi bu yerli-milli siyasi çizginin günümüzdeki temsilcisidir ve verdiği siyasi mücadele bu tarihi siyaset zeminine oturmaktadır. 2002’de başlayan AK Parti iktidarı ülkeyi bürokratik oligarşiden Cumhuriyet rejimine taşıma mücadelesi verdi. Bu bağlamda yeni bir siyasi formun peyderpey ortaya çıkışına şahitlik edildi. 2007’de cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin kabulüyle başlayan yönetim sistemini dönüştürme süreci 10 Ağustos 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimiyle belli bir olgunluğa ulaştı. 16 Nisan 2017’deki halk oylamasıyla da kritik bir noktaya geldi. 24 Haziran seçimlerinin ardından da bu süreç tamamlanmış olacak.

Cumhurbaşkanlığı makamının tesis edilmesi, bürokrasi ve sermayenin tahakküm etme eğilimine karşı milleti tahakkümden kurtaracak ve toplumda adaleti sağlayacak bir aktörün yeniden siyasi hayatımıza kazandırılmasını temsil etmektedir. Cumhurbaşkanlığı makamı milletin oylarıyla belirlenmekte ve milli egemenliği/iradeyi temsil etme iddiası taşımaktadır. Bu haliyle Cumhurbaşkanlığı sistemiyle istikrarı, gücü ve adaleti ön plana çıkaran kadim Türk-İslam siyasi geleneği ile bu makamın seçimle oluşturulması, milli egemenlik, özgürlük ve eşitliğe yaptığı vurguyla da Cumhuriyet geleneğimizi bir araya getirmektedir.

Nasıl ki Cumhurbaşkanlığı sistemi ülkedeki siyasi düzensizliğe “içeriden” yeni bir form kazandırıyorsa, uluslararası alanda da güçlenme ve nüfuz alanını esnetmeyi tetiklemektedir. Bu güçlenme ve esneme eğilimi Cumhuriyet’in kuruluşundaki ikinci form olan ulus devlet yapısı üzerinde dönüştürücü bir etki yaratmakta ve “dışarıdan” yeni bir formun oluşumunu hayata geçirmektedir. Milli iradeyi siyasetin merkezine koyan Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ulus devlet formunu zorlamakta ve eş zamanlı olarak yeni bir devlet formunun kapısını aralamaktadır.

Gerçekten de Türkiye devletinin güvenliği bölgesel ve uluslararası statükoyu değiştirmekten ve revizyonist bir devlete dönüşmekten geçmektedir. Türkiye’nin güvenliğini etkileyen iki genel faktör bulunmaktadır: bölgedeki parçalanmışlık ve uluslararası alanda Batı’ya bağımlılık. Türkiye bölgesinde nüfuzunu esnettikçe -2002’den itibaren bölgeye yönelik dönüştürücü entegrasyon politikası, Arap Baharı sürecindeki revizyonist dış politika, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatlarıyla- ve Batı’nın güvenlik çerçevesinden çıkarak kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldıkça güçlü bir aktöre dönüşme yoluna girmiş bulunmaktadır.

Özetle, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kurucu bir siyasi figür ve lider konumuna yükselten 16 yıllık süreç, oligarşinin yerine merkezinde Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin olduğu bir demokratik siyasi rejimin tesisine ve ulus devlet formunun bir ölçüde esnemesine ve dönüşümüne sahne olmuştur. Bundan sonra, içeride millete yaslanan bir anayasanın yapımı ve siyasetin kurumsallaşmasına yönelik adımlarının atılması, dışarıda ise ülkeyi bölgede nüfuzlu ve uluslararası siyasette bağımsız ve söz sahibi kılacak askeri ve ekonomik kapasite artırımına odaklanılması gerekmektedir.


Etiketler »