Amerikan Başkanı Donald Trump’ın “America First” ve “Make America Great Again” (MAGA) sloganlarıyla, ülkesinin kendi döneminde izlediği İran politikası arasında büyük çelişkiler olduğu gerçeği yeni değil. Trump daha ilk dönemi için yürüttüğü başkanlık seçimleri kampanyasında bu sloganları kullanırken İran nükleer sorununun çözümü konusunda 2015’te imzalanan anlaşma için “tarihin en kötü anlaşması” nitelendirmesini yapıyordu. Şimdi gelinen nokta itibariyle o anlaşmanın benzerini Tahran ile imzalamak için can atan Trump’ın, İran nükleer sorununa oldukça rasyonel bir çözüm üreten söz konusu anlaşma için neden o ifadeleri kullandığı ve göreve geldikten sonra neden anlaşmadan çekildiği sorusunun cevabının siyonist lobinin ABD’deki gücüyle yakından ilgili olduğu da açık.
Trump’ın anlaşmadan çekilip İran ekonomisini tahrip edecek yaptırımlar uygulamasının da, ikinci başkanlık döneminde İran’a karşı savaş yürütmesinin de hem ülkesini hem de kendisini esir alan siyonist lobiyle ilgili olduğu biliniyor. ABD’nin küresel siyasal sistemdeki etkinliğine asıl meydan okumanın Çin’den geldiğini düşünen ve bu ülkeye karşı mücadeleye odaklanmak için Ortadoğu’daki çatışmacı angajmanlarını azaltmak isteyen Amerikan başkanını, çok önem verdiği seçim sloganlarına aykırı davranmaya zorlayan ve MAGA hareketinin önemli isimleriyle arasının açılmasına yol açan bir güçten bahsediyoruz, siyonist lobi derken. ABD’nin Ortadoğu’daki ittifak ağlarını darmadağın eden, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve Mısır gibi sadık Amerikan müttefiklerinde bile “sıradaki biz mi olacağız” endişesi uyandıracak saldırganlığa imza atan bir lobi. İsrail’in ve siyonizmin çıkarlarını, ABD’nin çıkarlarının üzerinde gören ve bu durumu ABD’deki başkan dâhil bütün etkili karar vericilere kabul ettiren bir lobi.
İşte Trump Mayıs ortasındaki Çin ziyaretine siyonist lobinin kendisine dayattığı İran savaşının neden olduğu zafiyetlerle gitti. İsrail ile başlattıkları savaşta, İran’a ciddi zararlar verdiler ancak savaşı istedikleri gibi bitiremediler. İran’ın Hürmüz Boğazı’na uyguladığı abluka nedeniyle ekonomisi büyük zarar gören ülkeler ile Tahran’ın misilleme saldırılarına maruz kalan Körfez ülkeleri, Trump yönetimini suçluyorlar. Ayrıca petrol fiyatlarındaki artış nedeniyle Amerikan halkında oluşan hoşnutsuzluk, Trump’ın destek oranlarının dip yapmasına yol açtı. Başta MAGA’cılar olmak üzere Amerikalılar, neden İsrail çıkarları için bu savaşa girildiğini sorguluyor. Dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücünün lideri, siyonist lobinin kendisini sürüklediği İran savaşının neden olduğu sorunlar nedeniyle Pekin’e hasarlı bir halde ziyaret gerçekleştirmek zorunda kaldı.
ABD Hata Yaparken Çin Yükseliyor
Sabırlı bir şekilde, küresel üstünlük mücadelesindeki en büyük rakibinin hata yapmasını izleyen Çin Lideri Şi Cinping ise siyonist lobinin etkisi altında savrulan Amerikan dış politikasının müttefiklerini nasıl kaybettiğini ve yeni düşmanlar kazandığını seyrederken, ülkesini hızlı bir şekilde ABD ile büyük mücadeleye hazırlamaya devam ediyor. ABD hırçın bir şekilde İran’a ve Venezuela’ya saldırırken, aylardır uyguladığı ambargoyla zayıflattığı Küba’ya müdahaleye hazırlanırken, Kanada ve Grönland topraklarına göz dikerken, kendi toprağı olarak gördüğü Tayvan konusunda bile askeri müdahaleden kaçınan Çin, uluslararası siyasal sistemin bütün aktörlerine kendisinin daha güvenilir bir ortak olduğu ve iyi bir lider olacağı mesajı vermeye devam ediyor.
Pekin yönetimi, Washington’a karşı yürüttüğü küresel liderlik mücadelesinde ikincil aktörleri yanına çekmenin ne kadar önemli olduğunun farkında. ABD’ye karşı bu mücadeleyi yürüten bir önceki rakibi Sovyetler Birliği’nin kaybetmesinin temel nedeninin ekonomik olduğunu ve ekonomik olarak Moskova’nın Washington’ın gerisinde kalmasının da büyük ölçüde müttefiklerinin zayıf ekonomilere sahip devletler olmasından kaynaklandığını biliyor. Soğuk Savaşı, müttefikleri Almanya, Fransa, Japonya, İtalya ve Kanada gibi ülkeler olan ABD’nin kazanması; Doğu Almanya, Macaristan, Polonya ve Küba gibi müttefiklere sahip Sovyet Rusya’nın kaybetmiş olması, Washington karşısında bir sonraki meydan okuyucu olan Pekin açısından önemli bir ders niteliği taşıyor. Bu yüzden, Amerikan dış politikası, başta siyonist lobi olmak üzere değişik çıkar gruplarının etkisi altında savrulurken Çin uluslararası siyasal sistemdeki prestijini ve ağırlığını artırmaya devam ediyor.
Avrupalı müttefikleri birer birer Trump yönetimine sırt çeviriyorlar. İspanya, Fransa ve İngiltere’nin ardından Trump’ın en fazla güvendiği Almanya ve İtalya da, ABD’nin İran ve genel olarak Ortadoğu politikasına eleştiriler getirmeye başladılar. Enerji açısından dışa bağımlı bu ülkeler, Netanyahu ve diğer siyonist liderlerin dayatmasıyla başlatılan savaşın ekonomik yükünü en fazla üzerlerinde hisseden ülkeler arasında yer alıyorlar. Özellikle Kovid krizinden beri ekonomisi ciddi sorunlar yaşayan Almanya’nın Trump yönetiminin kararları nedeniyle uğradığı zararlar karşısında sabrı tükeniyor.
Yaralı Trump’ın Zorlu Çin Ziyareti
Bu şekilde müttefiklerinin desteğini arkasında hissedemeden Çin’e giden Trump’ın İran savaşı kaynaklı sorunları ise hem askeri hem de diplomatik/siyasi boyutlara sahiptir. Askeri açıdan bakıldığında, ABD’nin İran gibi uzun süredir yaptırımlara maruz kalmış ve kendi GSYH’sının sadece yaklaşık 60’ta birine sahip bir ülkeyi yenilgiye uğratamaması, Pekin’de ilgiyle izleniyor. Kuşkusuz bu savaşı ABD’nin kaybetmesi ve İran’ın Amerikan ana ülkesini vurması ihtimali çok düşüktür ancak günümüzde küresel sistemdeki tek süper güç olarak görülen ABD’nin kendisinin sadece yüzde 1’i kadar yıllık askeri harcama yapan İran karşısında konvansiyonel bir savaşı kazanmaktan aciz olması ve bütün çabalarına rağmen dünya enerji ticaretinin yüzde 20’ye yakın kısmının geçtiği Hürmüz Boğazı’nı açık tutamaması Trump yönetiminin kapasitesinin sınırlarını göstermesi açısından önemlidir.
Bütün dünyaya karşı olduğu gibi, Çin’e karşı da ABD’nin sahip olduğu “muazzam” askeri ve ekonomik gücü öne sürerek baskı ve tehditlerle istediği tavizleri elde etmeye yönelik bir politika izleyen Trump için bu durum, Çin gezisine büyük bir dezavantajla başlamak anlamına geliyor. Trump’ın güç politikasına dayalı dünyasından bakıldığında, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu konutunda yakalayıp yargılamak için ABD’ye götürdükleri başarılı operasyonun ardından Çin’e gitseydi daha iyi olurdu herhalde! Aynı şeyi İran’da da yapabileceğine inandırılan Trump, bu ülke dini lideri Ali Hamaney’in öldürülmesinin ardından rejimin çökeceğini, İran’ın başına Amerikan yanlısı birini “atadıktan” sonra Çin’e gideceğini ve bu şekilde “muzaffer bir komutan” olarak gittiği Pekin’den istediği bütün tavizleri alacağını zannediyordu. Ancak işler istediği ya da kendisine anlatıldığı gibi gitmedi.
Trump Çin’e, İran gibi orta büyüklükteki bir devlete karşı savaşta füze stoklarının önemli bir kısmı tükenmiş, Hürmüz Boğazı’nı açmaktan ve Körfez’deki müttefiklerini savunmaktan aciz bir ülkenin lideri olarak gitti. Bu durumda, muhatabı Şi Cinping karşısında tehdit yerine uzlaşı ve hatta taviz dilini kullanmaktan başka çaresi olmadı. Geziyi yorumlayan Batılı medya organlarının kullandıkları dile ve yayınladıkları alaycı karikatürlere bakıldığında, İran Savaşı’ndaki başarısızlığın ABD’nin artık dünyanın tek süper gücü olmadığını gösterdiğini, bu konudaki en iddialı Amerikalı lider olan Trump’ın da artık Çin’i eş değer bir güç olarak kabul ettiğini söylemek mümkündür. Zira Çin, ekonominin birçok alanında zaten ABD’yi yakalamış ve hatta bazı alanlarda ABD’den daha yüksek kapasiteye ulaşmıştı, buna rağmen ABD’yi tek süper güç yapan özelliği askeri kapasitesiydi. Çin ya da başka ülkelerle karşılaştırıldığında çok daha yüksek askeri harcama yapan, çok sayıda ülkede askeri üsleri bulunan ABD’nin askeri açıdan benzersiz bir güce sahip olduğu düşünülüyordu.
Siyonistlerin baskısıyla girdiği İran savaşı, ABD’nin askeri gücünün sınırlarını gösterdiği gibi aynı zamanda Çin’e yapabileceği baskının da sınırlarını ortaya çıkardı. ABD’yi askeri olarak durdurmanın zannedildiği kadar zor olmadığını gören (belki de görülmesine katkıda bulunan) Çin, artık Washington karşısında kendinden daha emin bir politika izliyor ve Trump’ın ziyareti sırasında da bunu gösterdi. 28 Şubat 2026’dan beri yaşanan gelişmeler, ayrıca siyonist lobi gibi çıkar gruplarının bir ülkeye ne düzeyde irrasyonel kararlar aldırabildiklerini ve ulusal çıkarlara ne kadar zarar verebildiklerini de gösterdi.
