İstanbul Şehir Hatları Boğaz Turu
Kriter > Siyaset |

“Ordu Göreve”den PKK ve FETÖ’nün Kucağına...


Hükümetin, içeriden ve dışarıdan Türkiye’yi kuşatmaya çalışan tüm vesayet odaklarıyla mücadeleye giriştiği son beş yılda CHP, Erdoğan karşıtı ne kadar yapı varsa her biriyle Türkiye’ye verdiği vereceği zararı umursamaksızın söylem birliğine girdi.

Ordu Göreve den PKK ve FETÖ nün Kucağına

Türkiye siyasetin demokratikleşemediği ve kurumsallaşamadığı, siyaset dışı yöntemlerin “ihtiyaç hali”nde devreye sokulduğu bir geçmişe sahip. Avrupa’da faşizm ve otoriter rejimlerin güç kaybetmeye başladığı Mussolini ve Hitler sonrası dönemde Türkiye çok partili hayata geçmiş ama bu ne yazık ki demokrasiye geçişin miladı olamamıştır.

1946’daki “açık oy, gizli sayım”la yapılan seçimi saymazsak “kapalı oy, gizli sayım” usulüyle yapılan 1950 seçimlerinde Demokrat Parti, CHP karşında ezici bir zafer kazanmıştır. Her ne kadar yirmi yedi yıllık tek parti iktidarı son bulmuş gibi gözükse de CHP kendi ilkelerini anayasalaştırması ve asker-sivil bürokratik kurumlar sayesinde hep iktidarda kalmayı başarmıştır.

Bu sebepledir ki Türkiye’de iktidara gelen sağ partiler için “iktidarda ama muktedir değil” sözü klişe haline gelmiştir.

Nitekim CHP’den ayrılan Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü gibi isimlerin kurduğu DP’nin iktidarı -darbeler tarihinin de başlangıcı olacak şekilde- Başbakan Menderes ve arkadaşlarının idamıyla sona erdirilmiş ve bundan sonra ortalama her on senede bir darbe yapmak makus bir gelenek halini almıştır.

Bürokratik Oligarşinin Vesayeti

Türkiye’de siyasetin siyaset dışı araçlar eliyle dizaynı sadece darbe aracılığıyla olmamıştır. 1960 Darbesi’nden sonra ihdas edilen kimi “anayasal kurumlar” da siyaseti denetim altında tutma amacı taşımıştır. 27 Mayıs askeri darbesinden sonra kurulan Anayasa Mahkemesi (AYM), Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Askeri Yargıtay, Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK); 12 Mart 1971 Muhtırası’ndan sonra kurulan Yüksek Askeri Şura (YAŞ), 12 Eylül’den sonra kurulan Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK), Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi ile amaçlanan aslında fiili darbeye gerek kalmaksızın siyaseti hizaya sokmaktır.

Bu sayede mesela 28 Şubat’ta tanklar Sincan’da geçit yapmakla yetinmiştir. Ancak MGK, AYM, YÖK, YAŞ gibi kurumlar eliyle 28 Şubat toplumun ağırlıklı bir kesimi üzerinden silindir gibi geçmeyi başaran en ağır darbelerden olmuştur.

AYM arzu edilmeyen yasa değişikliklerini esastan ele almak suretiyle TBMM’nin iradesi üstünde bir irade olarak kendini konumlandırmış ve Meclisi denetim altında tutmuştur. AYM yıllarca CHP’nin beğenmediği yasaları iptal ettirdiği bir merci olarak iş görmüştür. 2007’de toplantı yeter sayısının 367 olması gerektiğini söyleyerek cumhurbaşkanı seçimini iptal etmesi de AYM’nin TBMM’nin iradesine ipotek koyduğu tarihi kararlarındandır. Aynı şekilde başörtüsü yasağı tüm ülkede Anayasa Mahkemesi kararına dayandırılarak uygulanmıştır.

Ordu ve askeri-sivil bürokrasi aracılığıyla işletilen darbeler siyaset kurumunun gelişmesine olduğu kadar toplumsalın sağlıklı siyasallaşmasına da engel oldu. Türkiye’de şeklen demokrasiye geçildikten sonra bile siyaset ve toplum arasındaki ilişki biçiminin hiçbir zaman sağlıklı temeller üzerine oturamadığını ve bu ilişkiyi rejimin kırmızı çizgilerinin belirlediği söylenebilir. Dolayısıyla siyasi parti ve liderlerinden -normal demokrasilerde olması gerektiği şekilde- bir siyasi partiler düzeni ya da siyasi liderlik beklemek mümkün olmadı. Siyaset kurumu toplumun beklentilerini karşılayan politikalar üretmek yerine rejimin/statükonun devamını sağlama işlevi üstlendi.

İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sol sağdır, sağ da sol” tezi biraz da bu gerçeğe tekabül etmektedir. Ancak burada da yeni bir statüko oluştu; seçmenin karşısına değişim vaadiyle çıkan ve kitlelerin teveccühünü kazanan liderlerin pek çoğu iktidara geldiğinde gerçek iktidarla karşılaşıp seçmene verdiği sözleri tutamadı. Çünkü Adnan Menderes’in idam fotoğrafı Türkiye’de başbakanlık koltuğuna oturan her kişinin aklının bir kenarında tutması gereken muhtemel bir sonu işaret ediyordu. Nitekim Demirel’in, “Her seferinde neden demokrasiyi değil de şapkanızı korudunuz?” sorusuna Menderes’in idam fotoğrafını hatırlatarak “Ne yani şapkamı bırakıp mı gitseydim?” dediği rivayet edilir. Fakat bu yaklaşım giderek yozlaşmaya ve merkez sağ siyasette itibar kaybına yol açtı.

AK Parti ise 2002’de tam da bu itibar kaybı üzerinden kendine alan buldu. Halk 90’ların ağır toplumsal, siyasal ve ekonomik çözülüşüne cevap olarak bir önceki dönemin tüm partilerini Meclis dışına iterek daha kurulalı bir yıl olan AK Parti’yi tek başına iktidara taşıdı.

AK Parti ve lideri Erdoğan Türkiye’nin kurumsal demokratikleşmesine odaklandı. Yeni bir anayasa yazmayı gündemine aldı. Bu süreç içinde devlette kadrolaşmış unsurlardan direnç görmesi zaten beklenen şeydi. Muhalefetin Kemalizm ve laiklik sopasıyla iktidarı terbiye etmeye çalıştığı dönemlerde 367 kararı gibi AYM eliyle TBMM’nin iradesi sınırlandırılmaya çalışılıyordu. Bir taraftan “Sözde değil özde laik cumhurbaşkanı istiyoruz” denilerek Genelkurmayın sitesinden gece yarısı muhtıra veriliyor diğer taraftan da Cumhuriyet mitingleriyle halk iktidara karşı nümayişe sevk ediliyordu.

İktidarın yeni anayasa yapma girişimi ise laikliğe karşı odak olma suçlamasıyla birleştirilip parti hakkında kapatma davası açılıyordu. Vesayetin geriletildiği bu süreçte şimdiye kadar örneği görülmemiş yeni bir vesayet gücü iyiden iyiye operasyon kabiliyeti kazanıyordu.

Ordu Göreve'den PKK ve FETÖ'nün Kucağına
CHP, özellikle 17-25 Aralık sürecinden itibaren Kılıçdaroğlu önderliğinde, FETÖ ile yoğun temas ve destek içinde oldu.

Siyaset Dışı Araçlara Bağımlılık

AK Parti ve lideri Erdoğan’ın girdiği her seçimi oyunu yükselterek kazandığı ve iktidarını pekiştirdiği on altı yıl boyunca CHP de hep ana muhalefet partisi oldu. Fakat bu zaman zarfında iktidara karşı halka cazip gelecek bir alternatif söylem oluşturamadı. Bunun yerine iktidarı siyaset dışı araçlarla devirme alışkanlığını sürdürdü. “Ordu göreve” sloganını şiar edinenler gün geldi askere “kağıttan kaplan” demekten de çekinmedi.

İktidar partisinin mücadele etmeye başladığı FETÖ ile CHP’nin kurduğu ilişki ise siyaset dışı güçlere bağımlılığına güzel bir örnek aslında. “Eski CHP”, FETÖ görünürde bir eğitim ve hizmet kurumu olarak faaliyet gösterirken bu yapının -gizli hedeflerini deşifre etmeksizin- sadece dindar kimliği üzerinden “F tipi kadrolaşma” diyerek iktidara vuruyordu. Deniz Baykal’ın FETÖ eliyle indirilmesi ve Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığa getirilmesiyle durum değişti. Bu yapının iktidar partisini hedefe koyması ve emniyet ve yargıdaki mensupları eliyle hükümeti devirme girişimi karşısında CHP -nasıl ki darbe yaptığında orduyu haklı buluyorsa- bu sefer de FETÖ’nün hükümeti devirme girişimini meşru gördü. Kendisinin sandık yoluyla yapamadığını FETÖ illegal güç temerküzü sayesinde yapacaktı.

Bu vahim durum FETÖ ile de sınırlı değildi. Hükümetin içeriden ve dışarıdan Türkiye’yi kuşatmaya çalışan tüm vesayet odaklarıyla mücadeleye giriştiği son beş yılda CHP, Erdoğan karşıtı ne kadar yapı varsa her biriyle Türkiye’ye verdiği-vereceği zararı umursamaksızın söylem birliğine girdi.

Bunun tipik bir örneği de AB kurumlarıdır. Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlığının ilk yıllarında Erdoğan’ı AB temsilcilerine zaten şikayet ediyordu. Ancak bu Avrupalı siyasetçilerin ve AB kurumlarının doğrudan Türkiye’nin menfaatlerinin hilafına tutum almaya başladığı, açıktan FETÖ ve PKK’ya arka çıktıkları dönemde değişmediği gibi çok daha ileri bir düzeye taşındı.

CHP’nin sokak olaylarından medet umması da yine siyaset dışı araçlara bağımlılığının bir göstergesiydi. Başbakanlık ofisine saldırılmaya çalışıldığı, Taksim’in yakılıp yıkıldığı, ne kadar illegal sol örgüt varsa hepsinin Gezi Parkı ve AKM binasında mevzilendiği ve Mısır’daki Sisi darbesine eş zamanlı olarak tüm Türkiye’nin kaosa sürüklenmeye çalışıldığı o meşum olaylara Kılıçdaroğlu da destek vermişti.

Savcı Mehmet Selim Kiraz’ın DHKP-C’li bir terörist tarafından adliyedeki odasında vurularak öldürülmesi hadisesi de CHP’nin meşru siyasetten uzaklaştığı ve illegal örgütlerden güç aldığı gerçeğine çarpıcı bir örnektir. İllegalitenin sıradanlaştırıldığı bir vasat oluşmuş ve DHKP-C’nin Gezi’nin intikamı olarak sunduğu bu vahim olay karşısında bile CHP bu terör örgütünün aleyhine tavır alamamıştır.

Muhalefetin Çözüm Süreci’ndeki tavrı ile PKK’nın yeniden terör eylemlerine başladığı ve “Rojava devrimi”ni Türkiye’ye taşımaya çalıştığı dönemdeki söylemleri arasındaki fark da oldukça dikkate değer. Türkiye’nin Cumhuriyet ile yaşıt Kürt sorununa demokratik yollarla çözüm arayışı ve kırk yıldır ülke siyasetini esir alan PKK şiddetini sona erdirme çabasına destek olmayıp MİT krizinde görüldüğü üzere bu konuda da FETÖ ile söylem birliği yaptı. Daha da beteri CHP, PKK’nın yeniden şiddete sarıldığı dönemde Kandil’deki teröristlerin umut bağladığı bir partnere dönüştü adeta.

CHP’nin HDP’lileşme Süreci

“CHP’nin HDP’lileştiği” bu süreç parti kadrolarındaki değişimle mümkün oldu tabii ki. Ordunun ve asker-sivil vesayetin siyaset kurumlarından daha güçlü olduğu dönemlerde CHP’de Kemalist ulusalcılar ağırlıkta iken bunlar yavaş yavaş tasfiye edildi. CHP’nin FETÖ, PKK, marjinal sol ve Avrupa solunun etkisine girdiği yeni dönemde kadrolar da buna göre şekillendi.

15 Temmuz darbe girişiminde aldığı tutum da yine CHP’nin siyaset dışı yollarla Erdoğan’dan kurtulma isteğinin apaçık kendini gösterdiği tipik örneklerdendir. Darbe girişimini, FETÖ’cülerin müsaadesiyle havalimanından ayrılıp CHP Bakırköy Belediye Başkanının evinde televizyondan takip eden Kılıçdaroğlu sonucun elbette farklı olmasını isterdi. Uzunca bir süre FETÖ dahi diyemedi. Darbeyi tiyatroya benzetti. Bu da yetmezmiş gibi “Asıl darbe 20 Temmuz’da yapıldı” diyerek Türkiye’nin FETÖ ve PKK’ya karşı yürüttüğü mücadelede karşı safta konumlandı.

CHP’nin kendini muhalefet partisi olarak bir türlü yetkinleştirememesi aslında temelde siyaset dışı araçlara bağımlılığıyla ilgili. Dün bu askerdi, Anayasa Mahkemesiydi, YÖK’tü, MGK’ydı... Bu kurumların çoğulculaşması, demokratikleşmesi ve asli vazifelerine çekilmesiyle CHP illegal örgütlerden medet ummaya başladı. O kadar ki FETÖ ve PKK’nın övgüsüne mazhar olma noktasına bile geldi.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçiş, FETÖ ve PKK’nın tasfiyesi ve eylem kapasitelerinin yok edilmesi bütün siyasi partilere yenilenme imkanı sağlıyor. Umarız bu süreç CHP’nin meşru siyaseti keşfetmesi için bir fırsat olabilsin.


Etiketler »