Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yapılan son değerlendirmeler, dünyanın artık bir “su krizi” döneminden küresel ölçekte bir “su iflası” aşamasına geçiş yaptığını ortaya koymaktadır. Bu kavramsal dönüşüm, basit bir terminolojik değişiklik değildir; aksine insanlık için suyun ekolojik, ekonomik ve siyasal konumunun yeniden tanımlandığı bir eşiğe işaret etmektedir. Bu geçişin arka planında ise “geri döndürülemezlik” ilkesi yer almaktadır. Geri döndürülemezlik, su sistemlerinin tarihsel denge seviyelerine yeniden ulaşmasının artık mümkün olmadığı, kalıcı ve yapısal bir kıtlık sürecini ifade etmektedir.
BM literatüründe su iflası; yenilenebilir su kaynaklarının doğal yenilenme kapasitesinin üzerinde çekim yapılması, güvenli tüketim sınırlarının aşılması ve suyun yoğun biçimde kirletilmesi anlamına gelmektedir. Bu tanım, suyun yalnızca miktarsal değil aynı zamanda niteliksel olarak da tahrip edildiğini göstermektedir. Dolayısıyla su meselesi artık sadece bir çevre sorunu değil; üretim rejimlerinin, tüketim alışkanlıklarının ve kalkınma paradigmalarının sorgulanmasını gerektiren sistemik bir kriz alanıdır. Bu sebepten iklim krizi çağında odaklanılması gereken birçok husus olduğu da kabul edilebilir.
Sürdürülebilir Su Yönetimi
İlk olarak yenilenebilir su kaynakları konusunu ele almak ve özellikle dünyadaki su rezervlerini değerlendirmek gerekir. Yenilenebilir su kaynakları, gezegenimizdeki su döngüsüne dayanmaktadır. Bu su döngüsü, coğrafi ve zamansal olarak değişken bir dağılıma sahip olmakla birlikte sürekli bir tatlı su kaynağı sağlar. Dünya yüzeyine bakıldığında dörtte üçü sularla kaplı olmasına rağmen, insan kullanımına uygun tatlı su miktarı, dünya üzerindeki toplam suyun yalnızca yüzde 2,5’ini oluşturmaktadır. Ancak insanoğlu bu miktarın sadece yüzde 0,3’ünden yararlanabilmektedir. Çünkü mevcut tatlı suyun önemli bir kısmı; buzullarda, yer altı rezervlerinde ve toprak altında donmuş hâlde bulunduğundan, yeryüzünde kullanılabilir su miktarı oldukça sınırlıdır.
Yenilenebilir su kaynakları dört temel bileşenden oluşmaktadır. Bu bileşenler; “yağış”, “yüzey suları”, “yer altı suyu beslenimi”, “buharlaşma ve terleme” süreçleridir.
-Yağış, yenilenebilir su sisteminin ilk girdisidir. Yağmur ve kar yağışı, yüzey ve yer altı suyu rezervlerini yeniler.
-Yüzey suları, akarsular, nehirler, göller, sulak alanlar, rezervuarlar ve dereler de dahil olmak üzere yer üstündeki herhangi bir su kütlesidir. Ayrıca suyun dünya yüzeyine giriş ve çıkışını içeren hidrolojik döngüye veya su döngüsüne katılır.
-Yer altı suyu (beslenimi), yüzeydeki suyun (yağmur, kar erimesi, nehir, göl ya da sulama suyu) toprağın altına sızarak yer altı suyu rezervlerini (akiferleri) yeniden doldurması sürecidir. Hatta kavramın çevirisine binaen doğanın yer altı suyu deposunu yeniden şarj etmesidir.
-Buharlaşma ve terleme ile bu süreç, suyu atmosfere geri döndürerek döngüyü tamamlar. Bu süreç de etkili su yönetiminin önemli bir parçası olarak yer almaktadır.
Ancak sürdürülebilir su yönetimi ilkelerinin uygulanmaması durumu ve insan kaynaklı faaliyetler, su kıtlığı ve su iflası riskini artırmaktadır. Suyun aşırı çekilmesi ve kirletilmesi, su kaynakları üzerindeki antropojenik baskının somut tezahürleridir. Bu sürecin arka planında, üretim ve tüketim kalıplarının ekosistemin taşıma kapasitesini aştığı gerçeği göz ardı edilmemelidir. Bu bakış açısıyla sorumlu yönetim anlayışının öncelenmesi gerekmektedir. Çünkü sorumlu yönetim, yenilenebilirlik özelliğinin korunmasının temel anahtarıdır.
Sorumlu yönetim çerçevesi, nihayetinde, entegre su kaynakları yönetimini gerekli kılmaktadır. Bu doğrultuda su kaynakları yönetimi, doğal çevrim içerisinde suyun insanlar tarafından gerek nicelik gerekse nitelik olarak en verimli şekilde ekonomik, sosyal ve çevresel faydalar içinde sistematik olarak kullanılması anlamına gelmektedir. Daha geniş çerçeveden bakıldığında ise su yönetimi, çeşitli insan faaliyetleri için hayati önem taşıyan su kaynaklarının geliştirilmesi, dağıtımı ve yönetimine yönelik stratejik bir süreci ifade eder. İşte bu ifade, suyun stratejik önemini ve yönetimini vurgulamaktadır. Çünkü günümüzde su kaynakları ve yönetimi, küresel ölçekte jeostratejik bir mesele konumuna yükselmiştir.
Suyun yönetiminin özellikle de bu çağdaki konumunu, kaynak kıtlığı-güvenlikleşme-jeopolitik rekabet denkleminde okumak gerekir. Su iflası, kaynak kıtlığının müsebbibidir. Özellikle havzalarda su açığının oluşması, su kaynağının düşmesi paralelinde tarımsal üretimin azalması, gıda fiyatlarının artması ve enerji arzının düşmesi gibi birçok kaynak ve durumu şekillendirmektedir. Dahası kaynak kıtlığına paralel olarak göçün artması ve sosyal gerilimlerin yaşanması, iç politik istikrarsızlığa dönüşebilir. Bu durumu Türkiye bağlamında değerlendirdiğimizde, temel yaklaşımın “içeride güçlü olunmadan dışarıda güçlü olunamaz” ilkesi çerçevesinde şekillenmesi gerekmektedir. Çünkü kendi su kaynaklarını etkin biçimde yönetemeyen bir ülke, çok boyutlu krizlere açık hâle gelir. Bu doğrultuda, Türkiye’nin su kaynaklarının mevcut durumuna ve yönetim politikalarına bakıldığında, uzun yıllara dayanan bir farkındalık ve planlama sürecinin bulunduğu söylenebilir.
Türkiye Su Stresi Yaşayan Bir Ülke
Türkiye, üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmasına rağmen tatlı su varlığı açısından zengin olmayan bir ülkedir. Aynı zamanda Türkiye’de gerçekleşen yağış miktarı da dünya ortalamasının altındadır. Bu durum, Türkiye’de su yönetimi ve su tüketimi konusunda dikkatli olunması gerekliliğini bir kez daha ortaya koymaktadır. Türkiye’nin su stresi yaşayan bir ülke olması, meselenin önemini daha da artırmaktadır. Ülkeler, kişi başına düşen yıllık kullanılabilir tatlı su miktarına göre sınıflandırılmaktadır. Buna göre Türkiye’de kişi başına düşen kullanılabilir tatlı su miktarı yaklaşık 1.555 metreküp olup ülke su stresi kategorisinde yer almaktadır. Bu sınıflandırmada, 1.000 metreküpün altı su kıtlığı, 1.000–1.700 metreküp arası su stresi, 1.700 metreküpün üzeri ise su zenginliği olarak tanımlanmaktadır. Diğer taraftan Japonya gibi ülkeler ise 3 bin 373 metreküp kullanılabilir tatlı su miktarı ile su zengini ülkeler kategorisinde yer almaktadır.
Türkiye bu koşullar altında kaynak kıtlığına karşı mücadeleyi, sınır aşan havzalar bağlamında önlemler alarak ve diplomasi çerçevesinde güvenlikleşme ile jeopolitik rekabet boyutlarını dikkate alarak sürdürmektedir. Türkiye, havza bazında yönetim biçimi ile merkezi idare tarafından su yönetimini gerçekleştiren bir ülke olarak “eşit, adil, barışçıl ve sürdürülebilir” olması gereken küresel su yönetimi konusunda tüm tartışmalara rağmen çalışmalarına devam etmektedir.
Bu bağlamda Türkiye, özellikle sınır aşan su havzalarında hakça ve makul kullanım ilkesini esas alan bir yaklaşım benimsemektedir. Suyu bir çatışma unsuru değil iş birliği zemini olarak konumlandırmaktadır. Başta Fırat ve Dicle nehirleri olmak üzere sınır aşan sular-akarsular çerçevesinde geliştirilen teknik komiteler, veri paylaşımı mekanizmaları ve ortak projeler su diplomasisinin kurumsallaşmasına katkı sağlamaktadır. Ancak Fırat ve Dicle özelinde su miktarı dikkate alındığında arzın talebi karşılamasının giderek zorlaştığı görülmektedir. Bu nedenle Türkiye ile Suriye ve Irak arasında uzun yıllardır süren diplomatik görüşmeler ve baraj yatırımları, su krizine karşı çözüm araçları olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, eleştirel yaklaşımlar çerçevesinde iki hususun önemine dikkat çekmek gerekir. İlk olarak Türkiye’nin kendi topraklarından doğan sınır aşan sularda tahsis kavramını kabul etmesi ve vazgeçmemesi gerekliliğidir. İkincisi ise son 25 yılda artan su yatırımlarının (baraj ve gölet yapımı) etkin biçimde izlenmesi ve sürdürülebilirliğinin sağlanmasıdır.
Türkiye’de suyun enerji, gıda ve çevre güvenliği ile bağlantısı en açık biçimde Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) kapsamında görülmektedir. Fırat Nehri ve Dicle Nehri üzerinde kurulan barajlar yalnızca hidroelektrik üretimi sağlamamakta; aynı zamanda sulama yoluyla tarımsal üretimi artırmakta ve bölgesel kalkınmayı desteklemektedir. Burada su; enerji arz güvenliği (hidroelektrik), gıda güvenliği (sulama) ve sosyal istikrar (istihdam, göçün azaltılması) arasında çok boyutlu bir bağ kurmaktadır.
İklimle Uyum ve Bölgesel Birlik Çabaları
Benzer şekilde Türkiye’nin son yıllarda baraj, gölet ve kapalı sulama sistemlerine yaptığı yatırımlar, kuraklık riskine karşı uyum stratejisi olarak değerlendirilebilir. İklim değişikliğinin yağış rejimini düzensizleştirmesi, özellikle İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da tarımsal üretim üzerinde baskı oluştururken; su depolama ve iletim altyapısı bu kırılganlığı azaltmayı hedeflemektedir. Bu, su yönetiminin artık yalnızca “kaynak tahsisi” değil, aynı zamanda “iklim uyum politikası” olduğunu göstermektedir.
Ayrıca gıda fiyatlarındaki artış, enerji maliyetleri ve göç hareketleri de su-güvenlik ilişkisini güçlendirmektedir. Kuraklık nedeniyle tarımsal üretimin düşmesi, kırsal yoksulluğu ve iç göçü artırabilir; bu durum sosyal ve siyasal istikrarı etkileyebilir. Dolayısıyla su yönetimi, dolaylı olarak iç güvenlik ve ekonomik güvenlik boyutuna da temas etmektedir.
Güvenlik perspektifi ise Fırat ve Dicle nehirlerinde Türkiye’nin, Suriye ve Irak ile paylaştığı havzalarda suyu bir baskı aracı olarak değil, teknik iş birliği zemini olarak sunmaya çalışmasıdır. Kurak dönemlerde su bırakım miktarlarının belirlenmesi, ortak teknik komitelerin kurulması ve veri paylaşımı gibi uygulamalar; suyun güvenlikleştirilmesinin çatışma üretmemesi için diplomatik araçların devreye sokulduğunu göstermektedir. Aksi halde suyun “ulusal güvenlik meselesi” olarak sert bir söylemle ele alınması, bölgesel gerilimleri artırabilir. Türkiye’nin su konusundaki diplomasisi, uzun yıllardır hep olumlu ilerlemiştir. Örneğin Turgut Özal döneminde Barış Suyu projesi ile Ortadoğu’ya suyun ulaşması konusunda adımlar atılmıştır. Lakin bölgede; Türkiye’nin su kontrolünü ele geçireceği, sudan faydalanacak olan ülkeleri Türkiye’ye bağımlı hale getireceği endişeleri nedeniyle bu teklif masaya oturan ülkeler tarafından reddedilmiştir.
Özellikle Ortadoğu coğrafyasında suyun jeostratejik değerinin artması, gelecekte hidro-politik rekabetin daha görünür hale gelebileceğine işaret etmektedir. Bu noktada Türkiye’nin; veri temelli şeffaflık, teknik iş birliği, havza bazlı entegre yönetim ve uluslararası hukuk ilkeleri doğrultusunda hareket etmesi, bölgesel barışın korunması açısından belirleyici olacaktır.
Ayrıca küresel ölçekte sürdürülebilir su yönetimi anlayışının güçlenmesi için Türkiye’nin uluslararası platformlarda daha görünür bir rol üstlenmesi; Birleşmiş Milletler su gündemi, iklim müzakereleri ve sürdürülebilir kalkınma hedefleri bağlamında norm üretici bir aktör haline gelmesi önem taşımaktadır. Bu çerçevede suyun ekonomik bir meta olmaktan ziyade, yaşamsal bir insan hakkı ve ortak miras olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgusu da Türkiye’nin diplomatik söylemini güçlendirebilir. Özellikle de COP31 zirvesinde bu konuya özel bir alan açılmalı ve BM’nin 2013’te ilan ettiği su iş birliği yılı da bir basamak ileriye taşınmalıdır.
Sonuç olarak Türkiye’nin su politikası, kaynak kıtlığına karşı teknik yatırımlar, havza bazlı yönetim modeli ve çok boyutlu diplomasi araçları ile şekillenmektedir. Jeo-rekabet ortamında dengeleyici ve iş birliğine açık bir aktör olma iddiasını sürdürmektedir. Önümüzdeki dönemde ise suyun yalnızca bir doğal kaynak değil, aynı zamanda bölgesel istikrarın anahtar unsurlarından biri olduğu gerçeği daha da belirginleşecektir. Dünyanın birçok noktasında suya bağlı savaş gerilimleri ise bunun kanıtı mahiyetindedir. Türkiye üstlendiği görevlerle birlikte suyun mahiyetini uluslararası anlaşmalar bağlamında değerlendirilmesi için yeniden gündeme getirmelidir.
