Kiptaş
Kriter > Söyleşi |

Doç. Dr. Özer Köseoğlu: “Yerel Yönetimler Şehirlerin Yeni İhtiyaçlarına Hazırlanmalı”


Sakarya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Özer Köseoğlu Kriter’in sorularını yanıtladı.

Doç Dr Özer Köseoğlu Yerel Yönetimler Şehirlerin Yeni İhtiyaçlarına Hazırlanmalı
Sakarya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Özer Köseoğlu

31 Mart seçimlerine kısa bir süre kaldı. Partiler belediye başkan adaylarının neredeyse tamamını kamuoyu ile paylaşmış durumda. Vatandaşın gönlünü ve desteğini kazanmak için propaganda sürecinin de yavaş yavaş hızlanacağı bir sürece giriliyor. Kuşkusuz bu tablo içerisinde bütün partilerin ve adayların toplumu ikna etmek için belirli bir ajandası var. Fakat toplumsal taleplere bakıldığında yeni dönemin beklentilerinde farklılaşma olduğu görülüyor. Toplum geleneksel belediye hizmetlerinin yanı sıra yerel yöneticilerden ayrıca zamanın ruhuna uygun çalışmaların keşfedilmesini ve yapılmasını bekliyor. Bu anlamda teknolojiye uyumdan çevrenin korunmasına pek çok başlıktan bahsedilebilir. Yani önümüzde yepyeni bir süreç var aslında. Belediyeciliğin yeni kodlarının kamuoyu nezdinde giderek daha fazla belirleyici olacağı öngörülebilir. Biz de dosya söyleşide bu konuyu masaya yatırdık. Bu bağlamda Sakarya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Özer Köseoğlu Kriter’in sorularını yanıtladı.

Söyleşi: Nebi Miş Fotoğraf: Yıldırım Turan

 

AK Parti iktidarı dönemlerinde yerel yönetimlerde ortaya çıkan reform siyasetini nasıl değerlendirmek lazım?

AK Parti dönemini bir bütün olarak değerlendirdiğimizde yerel yönetimler açısından yürütülen reform politikasını iki döneme ayırarak değerlendirmenin doğru olacağını düşünüyorum. AK Parti’nin 2002’deki genel seçimleri kazanmasının ardından iktidara gelmesiyle ilk yaptığı işlerden birisi kapsamlı bir kamu yönetimi reformunu hayata geçirmek oldu. Esasen çok boyutlu olan yönetim reformunun önemli ayaklarından birini yerel yönetimler reformu oluşturmaktaydı. Gerçekten de köy yönetimleri dışında kalan tüm yerel yönetim kuruluşlarıyla ilgili mevzuat, Avrupa Birliği müktesebatı ve uluslararası gelişmeler ışığında kendi tarihsel tecrübe ve birikimimizi de dikkate alarak baştan aşağıya yenilenmiş oldu.

Mevzuat değişiminin arkasındaki siyasi yaklaşıma bakıldığında ise merkezi yönetimin yetki ve görevlerini açıkça belirterek, onun dışındaki kamusal sorumlulukların belediyeler ve il özel idareleri arasında paylaşılmasını temel alan bir reform politikası izlendiği söylenebilir. Tabii burada AK Parti’nin bu politikaya dayalı olarak yerine getirebildikleri kadar dönemin siyasi konjonktürü ve kurulu siyasi düzene meydan okumanın getirdiği zorluklar nedeniyle hayata geçiremedikleri de var. Örneğin reformlara bütüncül karakterini kazandıran ve kamuoyunda “Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı” olarak bilinen düzenleme tüm girişimlere rağmen yürürlüğe konulamadı. Bunun en önemli sonucu reformlara yönelik bütüncül bakış açısının kaybedilmesi oldu.

Ancak tüm zorluklara rağmen bu dönemde yapılanlar sayesinde devletin geleneksel, dışa kapalı, aşırı merkeziyetçi, formalitelere dayanan, ağır işleyen ve hantal yapısında ciddi bir değişimin fitilinin ateşlendiğini söyleyebiliriz. Bu reformlar Türk siyasi tarihindeki en kritik tartışma noktalarından birisi olan merkezileşme-yerelleşme dikotomisinde belki de ilk defa belirli bir dengenin kurulmasına vesile oldu.

2010-2011’den itibaren yerel yönetimlerle ilgili reformlarda bir değişim sürecine girildiği söylenebilir. Bu değişimin birinci ayağını kentsel alan yönetimi oluşturuyor. Diğer ayağı da göç, terör/ kent güvenliği, doğal afetler ve sosyal hizmetler gibi yerel ölçekte tek başına belediyeler tarafından yönetilmesi mümkün olmayan sorunlar nedeniyle merkezi idarenin yerele müdahalesinin arttığı bir eğilim oluşturmaktadır. Bir de 2003’ten itibaren gerçekleştirilen reformların kentsel düzeyde uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan problemler var. Yerel yönetim reformunu konuşurken bu problemleri de düşünmek gerekir.

MERKEZİ YÖNETİMİN KONTROL KAPASİTESİ GENİŞLEDİ

2008’den sonraki süreçte yerel yönetimler reformu konusunda belirli kırılmalar yaşandığını söylüyorsunuz. Bu konuyu biraz daha açabilir misiniz?

Birinci kırılma olarak belirttiğim kentsel alan yönetiminden başlayacak olursak, 2008’de 5747 sayılı Kanun’la kısmen gerçekleştirilen ancak kapsamlı olarak büyük kentlerin yönetiminde değişimi ortaya çıkaran temel düzenleme 2012’de kabul edilen 6360 sayılı Kanun’dur. Bu kanun özü itibarıyla büyükşehirler için optimum kent ölçeğini sağlama çabasıdır. Küçük ölçekli belediyelerin kapatılması, büyükşehir belediyelerinin sayısının otuza çıkarılması, büyükşehir belediyelerinin sınırlarının il mülki sınırlarına genişletilmesi ve büyükşehir belediyelerinin bulunduğu kentlerdeki diğer yerel birimlerin tüzel kişiliğinin kaldırılması gibi geniş çaplı bir reform sürecidir. Bu Kanun bir seçim dönemi yani beş yıldır fiilen yürürlüktedir. Bu Kanun’la ortaya çıkan büyükşehir modelinin hangi kentlerde ne tür etkilerde bulunduğunun araştırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Bu konuda bilim dünyasında çalışmalar yapılıyor ancak politika yapıcıların da sahadan gelen verilerden yola çıkarak bu reformdan elde edilen kazanımları ve ortaya çıkan sorunları değerlendirmesine ihtiyaç var.

2003’te başlatılan yerel yönetimler reform politikalarındaki ikinci kırılma ise çok boyutlu bir karaktere sahiptir. Bunu birkaç örnekle anlatmak gerekir: Mesela 2011’de Suriye iç savaşının başlamasının ardından Türkiye’ye gelen kitlesel göç ve Ankara’nın açık kapı politikası sonucunda özellikle sınır bölgesindekiler başta olmak üzere yerel yönetimlerin sorumlulukları da artmıştır. Ancak bu kitlesel göç konusu belediyelerin tek başına yönetebilme kapasitesini aştığı için 2013’te İçişleri Bakanlığı bünyesinde Göç İdaresi Genel Müdürlüğü kurulmuştur. 2015’te yoğunlaşan ve Güneydoğu’daki şehir merkezlerinin yanında Ankara ve İstanbul gibi metropolleri de kapsayan çok boyutlu bir dizi terör saldırısının yaşanması şehir güvenliği konusunu gündeme taşımıştır. Bu dönemde özellikle HDP’li belediyelerin terörle ilişkilerinin resmi raporlar ve mahkeme kararlarıyla belirginleşmesinin ardından kamuoyunda “kayyum” olarak bilinen yönetim modeli söz konusu belediyelerde uygulanmaya başlamıştır. Sosyal hizmetlerin planlanması ve yürütülmesi konusunda da yerel yönetimlerin sahip olduğu geniş yetkiler malumunuzdur. Ancak 2011’de merkezi idarede genel müdürlük düzeyinde farklı kurumlar tarafından parçalı bir şekilde yürütülen sosyal hizmetler Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının kurulmasıyla tek bir çatı altında toplanmış ve bu konuda merkezi idarenin kontrol ve koordinasyon kapasitesi artırılmıştır. Kentsel dönüşüm gibi başka konularda da örnekleri artırmak mümkündür.

Sonuç olarak son yıllarda karşılaşılan karmaşık ve çözümü zor toplumsal ve siyasal problemler karşısında şehir yönetimlerinin kapasitesinin eksik kaldığı noktalarda merkezi yönetimin kontrol kapasitesinin genişlediği söylenebilir. Bu trend bize özgü de değildir. Gelişmiş Batı ülkelerinde de yönetim reformlarının temel dinamiklerini yeniden merkezileşme, merkezi yönetimin düzenleme ve kontrol kapasitesinin güçlendirilmesi gibi gelişmeler oluşturuyor. Piyasa odaklı ve yerelleşmeye dayalı reformlardan elde edilen sonuçlar tartışılıyor. Bu trendin küresel ölçekte bir paradigma değişimine yol açıp açmayacağı ise henüz açık değil. Ama günümüzde yerel yönetimleri bu bağlam içinde değerlendirmenin daha doğru olacağı kanaatindeyim.

Şu an Türkiye’de mevcut yerel yönetim anlayışında kapasite ve mevzuat olarak öne çıkan sorunlar neler?

Yerel yönetimlerde gerçekleştirilen yeniliklere rağmen büyükşehir belediyeleri bile belirli alanlarda nitelikli personel bulmakta zorlanmakta, gelir üretmekte sıkıntı çekmektedir. Hatta büyükşehirlerde artık sadece iki kademeli bir yönetim sistemi bulunmakla birlikte ulaşım ve altyapı gibi konularda halen kurumlar arasında yatay ve dikey koordinasyon ve iş birliklerinin sağlanamadığı görülmektedir. Belediye hizmetlerinin üretilmesinde bu kapsamda piyasadan hizmet alımı yapıldığında da artık hizmet kalitesinin öncelenmesi lazımdır. Türkiye’de belediyeler hizmet üretme bakımından belirli bir kapasiteye ulaşmıştır. Artık hizmetlerin niteliğinin nasıl artırılabileceği ve uzun erimli planlamanın nasıl yapılabileceği konularının düşünülmesi elzemdir.

Mevzuata ilişkin başka bir konu 6360 sayılı Kanun’dur. Bu Kanun büyükşehirlerde güçlü bir büyükşehir belediyesini ortaya çıkarmıştır. Öyle anlaşılıyor ki ilçe belediyeleri ile büyükşehir belediyesi arasında ve kentteki diğer kurumlar arasında yetki ve görev paylaşımı konusunda sorunlar bulunuyor. Bu Kanun şehrin tamamını kapsayacak şekilde planlama ve belediye hizmetlerini yürütme imkanı getirmiştir. Bununla birlikte kentsel kaynakların adil dağılımı noktasında ise sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Şehir merkezine uzak yerlerde yaşayanların talep ve beklentilerini iletecekleri mekanizmalar zaman zaman yetersiz kalmaktadır. Ayrıca belediye hizmet ölçeğini genişleterek kişi başına düşen hizmet maliyetlerinin azaltılması amaçlanıyordu. Gerçekten de Kocaeli gibi büyükşehirlerde böyle bir sonuç ortaya çıkarmış olabilir. Ancak coğrafi alan itibarıyla geniş, nüfus yoğunluğu düşük ve yerleşim birimlerinin arasındaki mesafenin fazla olduğu büyükşehirlerde özellikle şehir içi ulaşım, toplu taşıma ve kentsel altyapı gibi hizmetlerin yürütülmesinde hizmet etkinliğinin ne kadar sağlandığını tekrar değerlendirmek lazım.

AK Parti’nin yerel yönetimlerle ilgili reform siyasetinin en önemli unsurlarından birisi ders çıkarma ve öğrenmedir. İstanbul ve Kocaeli örnekleri ve 2011’deki Van depremi gibi olaylardan çıkarılan dersler, büyükşehir belediyelerinin sayısının artması ve kentsel hizmetlerde birlik ve koordinasyonu sağlayacak biçimde büyükşehir belediye sisteminin yeniden yapılandırılması sonucunu doğurmuştur. Şimdi de 6360 sayılı Kanun’un son seçim dönemindeki uygulanmasından elde edilen sonuçların değerlendirilerek yeni bir öğrenme sürecinin başlatılması faydalı olacaktır. Bu süreçte belediyeleri etkileyen yeni trendler, teknolojinin getirdiği imkanlar ve tabii sorunlar, belediyelerin kurumsal kapasite eksiklikleri ve küresel iklim değişikliği gibi yeni meydan okumalar dikkate alınmalıdır.

SETA Siyaset Araştırmaları Direktörü Nebi Miş ve Sakarya Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Özer Köseoğlu

 

AKILLI TEKNOLOJİDE DIŞA BAĞIMLILIĞA DÜŞÜLMEMELİ

Belediyecilik küresel anlamda dönüşüme uğruyor. Dünya örneklerinde belediyecilik hizmetlerinin daha hızlı ve etkin bir biçimde gerçekleştirilmesini sağlayan yeni uygulamalar ortaya çıkıyor. Artık belediyecilikten bahsederken “sürdürülebilir şehirler”, “yeşil şehirler” ve “akıllı şehirler” gibi kavramlar kullanılıyor. Bu noktada Türkiye’de yerel yönetimleri yakın ve orta gelecekte ne tür dönüşümler bekliyor?

21. yüzyılda kentleri daha çok konuşur olduk. Kentsel haklar ve kentsel yönetişim gibi demokratik gelişmeler yanında kentsel yoksulluk ve kentsel hareketler gibi toplumsal sorunlara işaret eden kavram setleri her geçen gün daha fazla tartışılmaktadır. Öte yandan bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler şehirlerle ilgili yeni fırsatlar ve tehditlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Dijitalleşmenin yarattığı fırsat ve risklerin kentsel düzeyde etkili bir şekilde nasıl yönetileceği yakın gelecekte cevaplanması gereken önemli bir sorudur.

Bu soruya şimdilik verilen en etkili yanıt –sizin de belirttiğiniz– “akıllı şehir” ya da “dijital şehir” modeliyle verilmektedir. Dijitalleşme artık hayatımızın her alanında. Şehir yönetimleri bundan ayrı düşünülemez. Şehir içi trafik, su ve katı atık yönetimi, acil durum ve afetle mücadele, toplu ulaşım gibi neredeyse bütün belediye hizmetlerini akıllı şehir modeli içinde yönetmek mümkün hale gelmiştir. Akıllı şehir yaklaşımı bize temelde veri toplama, işleme ve yerel sorunlar karşısında hızlı ve etkili çözümler üretme becerilerini geliştirmemiz gerektiğini söylüyor. Artık gelişmiş kamera sistemleri, sensörler, uydu ve internet verileri gibi birçok kaynaktan ham veri toplama ve topladığımız bu büyük veriyi depolama imkanımız var. Hatta açık yönetim politikası izleyen yerel yönetim kuruluşları ellerinde bulunan emlak, nüfus, ulaşım, şehir içi trafik gibi farklı konularla ilgili ham veya yarı işlenmiş veriyi değişik formatlarda kullanıcılara sunmaktadır.

Bu veriyi açık ya da kapalı kaynak kodlu yazılımlarla işlemek de mümkün. Şimdi yapmamız gereken ürettiğimiz işlenmiş veriyi kentsel politikaların geliştirilmesi, belediye hizmetlerinin iyileştirilmesi ve vatandaşların karar alma süreçlerine katılımının sağlanmasında nasıl kullanılabileceği üzerine kafa yormak, bu konuda yenilikçi ve akıllı teknolojilere yatırım yapmaktır. Bu kapsamda ulusal düzeyde geliştirilen politika ve stratejilere artık belediyelerimiz kendi ölçeklerinde daha fazla katkı sağlamalıdır. Ancak dikkat etmemiz gereken bir husus şehirlerde kullanılan akıllı teknolojilerin yeni bir dışa bağımlılık sürecini başlatmamasıdır. Bu konuda büyük bir pazar var ve biz kendi milli çözümlerimizi geliştiremezsek başta veri güvenliği olmak üzere çok ciddi sorunlarla karşılaşabiliriz.

Belediyelerin kendi ihtiyaç ve kapasitelerine uygun şekilde yeni teknolojileri ve kent yönetimi yaklaşımlarını kullanmaları da oldukça önemli. Bir moda haline getirmeden, kullanılan teknolojinin bir değer üretip üretmediğini ölçmek ve ona göre karar vermek gerekir.

Kent nüfusundaki artış bir yandan kentsel hizmetlere yönelik talebi artırırken diğer yandan da kentsel kaynakların daha adil bir şekilde paylaşılması ihtiyacını öne çıkarmaktadır. Yeşil alanlar, su kaynakları, yaşam alanlarıyla kentin tarihi ve kültürel unsurlarının kapitalizmin yıkıcı etkilerine maruz kalmadan gelecek nesillerin erişimini mümkün kılacak biçimde yani “sürdürülebilir” bir yaklaşımla yönetilmesi stratejik önemi haizdir. Belediyeler ve başkan adayları çevreye duyarlı, kent tarihine sahip çıkan ve kent kültürünü geliştirmeye odaklanan şehirler inşa etme konusunda bir vizyona sahip olmalıdır. Mesela yakın gelecekte önemli sorunlardan birisi küresel iklim değişikliğidir. Bu konuda özellikle bu süreçlerden etkilenen şehirlerden başlamak üzere belediyelerin ulusal politika ve stratejileri de dikkate alarak kendi eylem planlarını geliştirmeleri gerekiyor.

Yine başta büyük metropoller olmak üzere şehir güvenliği ve kentsel risklerin yönetimi öne çıkan konulardan birisidir. Güvenli ve sağlam şehirler oluşturma önümüzdeki dönemde dünyanın olduğu kadar kendi şehirlerimizin de en temel sorunlarından birisi olacaktır. Tabii güvenlik kavramı terör ve şiddet olaylarının önlenmesinden afet ve riskli alanların yönetimine, gıda güvenliği ve kontrolünden suçun önlenmesine kadar çok boyutlu bir kavramdır. Birçok ülkede bu kapsamda ulusal politika ve stratejiler geliştirilmiş durumdadır. Bu konunun şehirlerde kurumlar arası koordinasyonu da sağlayacak biçimde ve sadece bürokratik tedbirlerle yetinmeyip toplumsal kampanyalarla seçim gündemine taşınmasını önemli görüyorum.

Burada benim altını çizmek istediğim nokta akıllı şehir, yeşil şehir, sürdürülebilir şehir gibi kavramların iyi bir şehir yönetimi için kullanılabilecek araçlar olduğunun unutulmamasıdır. Bu kavramlar üzerinden şehirleri yönetmek mümkün değildir. Şehirlerin bir ruhu, kültürü, sosyal dokusu ve gelenekleri vardır. Bu kültürü, ruhu görmezden gelip şehirleri yeni kavram ve teknolojilerle yönetmeye çalışmak eksik kalacaktır. Şehirlerin esas gücü yerel dinamikleri harekete geçirme kabiliyetinden geliyor. Bu yüzden farklı yerel sorunların çözümü için şehirdeki aktörlerin birlikte çalışma, iş birliği, ağlar ve ortaklıklar geliştirme kapasitelerinin güçlendirilmesine ihtiyaç var. Yani şehirlerde karşılaşılan sorunların çözümü için katılımcı mekanizmalar oluşturmalı, açık tartışma ve müzakere ortamları yaratmalı, aktif yurttaşlığı teşvik edici kurumları geliştirmenin yolları aranmalıdır. Şehir yönetiminde kullanılan yeni kavram, yaklaşım ve araçlar buna hizmet ettiği ölçüde değerli ve anlamlı olacaktır. Şehirlerde karşılaşılan sorunlar, karar verilmesi gereken yerel konular, hangi konuların gündeme alınacağı noktalarında şehir sakinlerinin birlikte karar verebilmeleri oldukça önemlidir.

YERELDE AKTİF KATILIM

Tam da bu noktada akla gelen bir başka konu –sizin de belirttiğiniz gibi– küresel anlamda artık yerel seçimlerde oy kullanmak dahi yerelde aktif katılım anlamına gelmiyor. Seçmenlerin doğrudan katılım mekanizmalarının güçlendirilmesine yönelik bir talebi bulunuyor. Kent konseyleri gibi uygulamalar Türkiye’de bu ihtiyacı karşılıyor mu? Bu konuda örnek alabileceğimiz farklı katılımcı mekanizmalar neler?

Gerçekten de katılım talebinin yüksek olduğunu görüyoruz. Türkiye’de kent konseyleri bu anlamda ihtiyacı bir ölçüde karşılıyor. Katılım konusunda farklı modeller ve yollar var. Bence belediyelere demokratik katılım konusunda ilk adım şehir sakinlerinin bilgilendirilmesidir. Örneğin bir belediyenin “Biz zaten meclis gündemini duyuru panosuna asıyoruz, bilgi veriyoruz” demesi yeterli değil. Bu konuda alternatif duyuru yöntemleri geliştirilmelidir. Mesela şehir sakinleriyle e-postalar üzerinden iletişim fazla düşünülmüyor ya da cep telefonlarına gündem özeti, alınan kararlar kısa bir mesaj olarak atılmıyor. Bir şehirde yaşayanların veya bir şekilde o şehirde bulunanların şehir yönetimine nasıl katılacağını, hangi konudaki taleplerini nereye iletebileceğini bilmeleri çok önemlidir. Sonraki adım da ilginin sağlanmasıdır. İşte bu ikisi varsa çeşitli katılım yollarıyla şehirde yapılacak işlere birlikte karar verme imkanı doğar.

Türkiye’de belediye meclisleri büyük ölçüde başkanın güdümünde çalışıyor. Kent konseyleri de bir kısım şehirlerde tam anlamıyla kurulabilmiş değil bir kısmında da kurumsallaşma sorunu yaşanıyor. Halkın talep ve şikayetlerini ilettiği beyaz masa, çözüm masası gibi uygulamalar da tek yönlü katılıma imkan veriyor. Bu yöntemlerin yanında alternatif katılım mekanizmalarının düşünülmesi faydalı olabilir. Örneğin bazı belediyelerin uygulamaya çalıştığı katılımcı bütçeleme oldukça önemlidir. Özellikle büyükşehir belediyelerinden ilin tamamına hizmet götürmesi beklenmektedir. Bunun mali açıdan anlamı belediye bütçesinden tüm şehir sakinlerinin pay beklemesidir. O zaman taleplere yerinde karar vermek üzere muhtarlar gibi yerel aktörleri de işin içine katarak hizmetlere katılımcı bir şekilde karar vermek mümkündür.

Yine doğrudan katılımı sağlayan referandum ve geri çağırma gibi yollar düşünülebilir. Mesela zorunlu referandum bizde oldukça kısıtlı bir alanda uygulanıyor. Onun dışında referandum olarak yapılan uygulamalar kamuoyu yoklaması niteliğindedir. Sosyal medya, internet sitesi üzerinden katılım gibi araçlarla da yapılmaya çalışılıyor. Tüm bu uygulamaların yanında belediye başkanları veya meclisler üzerinde seçmenlerin demokratik kontrolünü ve hesap sormasını sağlayacak mekanizmaların oluşturulması gerekiyor. Seçimden seçime değil seçimlerin yapılmadığı dönemlerde de mesela belirli sayıdaki seçmenin imzasıyla başkanın veya meclis üyelerinin görevden düşürülmesi yani geri çağırma gibi uygulamaları yasal hale getirmekte fayda var. Ya da belediye meclisinde görüşülmek üzere yine belirli sayıda seçmenler neden gündem maddesi önermesin ki? Son yıllarda birçok konuda referandum gündeme geldi. Bunlar bir caddenin isminin belirlenmesi gibi nispeten rahat konular da değil, oldukça sıkıntılı ve tartışmalı konular. Ancak bu gibi konulara şehir sakinlerinin karar vermesi için referandum sürecinin yönetimi, seçimin denetimi, referandumun sınırları yani hangi konuların referanduma götürülemeyeceği gibi hususların yasal temele kavuşturulması gerekiyor.

ŞEFFAF VE HALKA AÇIK BELEDİYECİLİK

Türkiye’de belediyecilik hizmetlerinde her siyasi partiyle özdeşleşen kavramlar var. Örneğin AK Parti belediyeciliğiyle özdeşleşmiş “gönül belediyeciliği”, “sosyal belediyecilik”, “hizmet belediyeciliği” gibi kavramlar bulunuyor. Gelecek seçimlerde de özellikle kampanya sürecinde partilerin kendileriyle özdeşleşen kavramları sıklıkla kullanacağını söyleyebiliriz. Bu bağlamda Türkiye’de siyasi partilerin belediyecilik anlayışlarını nasıl değerlendirebiliriz?

AK Parti belediyeciliği özellikle sosyal belediyecilik konusunda getirdiği yeniliklerle belediyeciliği farklı bir noktaya taşıdı. Bu dönemde yenilenen belediye mevzuatının sağladığı yeni yetki ve görevlerle belediye başkanları kendi belediyelerini yönetmenin ötesinde şehri yönetir hale geldi. Tüm çabalara rağmen belediyelerin imajında hala sorunlar görüyorum. Halkta belediyelere yönelik kayırma ve yolsuzluk gibi kötü yönetim örneklerine ilişkin algı hala yüksek. Bunu sıfırlamak mümkün değil ama en aza indirmek için başta yeni teknolojileri belediye hizmetlerine eklemek olmak üzere daha fazla çaba sarf etmek gerekiyor. Bu da belediyelerin daha fazla şeffaflık ve halka açık olma konusunda politika geliştirmesi anlamına geliyor. Liyakat konusunda kamuoyuna doğru mesajlar vermeyi gerektiriyor. Belediye başkanlarının da seçimden seçime ya da açılıştan açılışa değil her zaman toplumun içinde yer alması önemlidir.

Önümüzdeki seçim sürecinde şehirlerde yerel kalkınma, planlama ve markalaşma gibi değerler yerine çevreye daha fazla duyarlılık, katılım ve istişare, dijitalleşme, şehir estetiği, kültür ve sosyal belediyecilik gibi değerlerin öne çıkacağı anlaşılmaktadır. Bu anlamda Cumhurbaşkanımızın açıkladığı millet bahçesi projeleri, seçimlerde poşet kullanımının sınırlandırılması ve bez poşet dağıtımı gibi kampanyalar oldukça önemli. Ayrıca belediye başkanı ve meclis üyesi adayları bakımından da büyük bir değişim, ciddi bir yenilenme dikkati çekiyor. Bu ise yeni bir sayfa açma anlamında seçmene açık bir mesaj gibi gözüküyor. Bu arada içinde bulunduğumuz ekonomik koşullar da seçmenin oy davranışı üzerinde belirleyici olacaktır.

Diğer partiler açısından henüz bir öngörüde bulunmak çok mümkün gözükmüyor. Halen aday belirleme ve ortaklık kurma çabaları devam ediyor. Bu belirsizlik seçmenin gözünde çok iyi bir şey değil. Adaylar belirlendikten sonra da kısa bir süre içinde seçim kampanyalarının oluşturularak seçim sürecinin yönetilmesi gerekecek. Tüm bu sürecin sonunda da seçmenin ilgi ve beklentisinin sandığa nasıl yansıyacağını hep beraber göreceğiz.


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası