Kriter > Dosya > Dosya / Ortadoğu |

Lübnan’da Neden “Başarısız Devlet” En Uygun Model?


Tarihi boyunca mezhepsel çeşitliliğe sahip olan Lübnan, bu mozaiği korumayı bir ölçüde başarmış olsa da modern dönemde literatürde yer alan başarısız devlet modelinin en canlı örneği olarak gösterilmiştir. Ülkenin jeopolitik öneminin göz ardı edilmesi bir tarafa, toplumsal bölünmeyi derinleştiren stratejik hamlelerin iç krizleri beslemesi, bölge ülkelerinin kendi güvenlik politikaları açısından daha “uygun” görülmüştür. Bu sarmalın içinde Lübnan’ın devlet otoritesini sağlama yönünde attığı adımların başarıyla sonuçlanması ise uzun vadede mümkün görünmemektedir.

Lübnan da Neden Başarısız Devlet En Uygun Model

Kasım’da Bahreyn’de düzenlenen Manama Diyalog Forumu’nda konuşan Türkiye’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Lübnan’la özdeşleşen ancak uzun zamandır zihinlerde yer almayan “başarısız devlet” kavramını yeniden gündeme getirdi. Tom Barrack göreve geldiği ilk günlerden itibaren Lübnan söz konusu olduğunda aşağılayıcı bir üslup kullanmayı tercih etmekte, bu bağlamda da zaman zaman Lübnanlı siyasileri “dinazor” olarak tanımlayıp Lübnan halkına da ithamlarda bulunarak diplomatik gerilimi artırmaya devam etmektedir. Son olarak Hizbullah’ın askeri kapasitesi, sosyal gücü ve Lübnan hükümetinin Hizbullah’ı silahsızlandırma planındaki başarısızlığına vurgu yapan Barrack, Lübnan siyasetini ağır bir dille eleştirse de esasen ABD ve İsrail’in öfkesini yansıtmaktan öteye gidememektedir. Bu doğrultuda ilk defa Soğuk Savaş’ın bitimiyle daha çok dış müdahaleye bağlı ve egemenliğini tek başına sağlayamayan ülkeler için kullanılan “başarısız devlet” kavramının Lübnan’a bakan tarafına dikkat çekmek gerekmektedir. Dolayısıyla Lübnan’daki müzmin krizin yalnızca mezhepçi siyasal dinamiklerin oluşturduğu iç siyaset bağlamında değil, bölgesel ve küresel ölçekte Lübnan’a yönelik politikalar çerçevesinde de tartışılması gerekliliği ön plana çıkmıştır. Nitekim 1943’teki bağımsızlığından 1958’e kadar bölge ülkelerine göre daha istikrarlı bir dönemden geçen, 1990 sonrası iç savaşın bitimiyle birlikte Refik Hariri’nin politikalarıyla toparlanmaya, 2000’de İsrail’in çekilmesiyle güçlenmeye başlayan Lübnan’ın kurmaya çalıştığı mezhepsel ve siyasal dengenin içeriden olduğu kadar dışarıdan sarsıldığı gerçeği, ABD-İsrail ve İran penceresinden bakıldığında daha net bir biçimde görülmektedir.

 

Lübnan’ın Egemen Devlet Çıkmazı

27 Eylül 2024’te Hasan Nasrallah’ın İsrail tarafından öldürülmesinden sonra Lübnan’da Hizbullah’ın elimine edilmesine yönelik atılan keskin adımların yanı sıra, tüm milis güçlerin elindeki silahların devlet tekelinde olmasına dair alınan kararla ülkede egemenlik kavramı yeniden dolaşıma sokuldu. Bu çerçevede Filistin mülteci kamplarındaki silahların toplatılması için başlatılan operasyonlar, Dürzi lider Velid Canbolat’ın hafif silahlarını teslim edeceklerine dair verdiği beyanatlardan duyulan memnuniyet ve en önemlisi olan Hizbullah’ın silahlarının Lübnan ordusuna teslim edilmesi için yürütülmeye çalışılan süreç, devletin toplum üzerindeki en üstün güç olması için özellikle son bir yıldır sarfedilen üstün çabaya işaret etmektedir. ABD ve İsrail ise Lübnan’ın yeteri kadar aksiyon almadığından hareketle, Lübnan’ı Hizbullah’la tehdit etmeyi sürdürmektedir. Tom Barrack’ın Manama forumunda Hizbullah ve Lübnan ordusu arasında bir kıyasa giderek, Hizbullah’ın daha fazla askere ve füzeye sahip olması üzerinden kimin ordu kimin milis güç olduğu sorusunu sorması, Lübnan hükümetinin yetersizliğini -ve bir anlamda işlevsizliğini- öne çıkarması, bu tehditlerin bir çıktısı olmakla birlikte, Lübnan asıllı Barrack’ın ülkenin bağımsızlığından bugüne var olan iç sorunlarını göz ardı ettiği ve çıkar odaklı hareket ettiği açığa çıkmaktadır. Bu doğrultuda ülkede çıkması muhtemel bir iç çatışmayı da görmezden gelen Barrack’ın Lübnan’dan tek isteğinin, süreç nasıl ilerlerse ilerlesin Hizbullah’a yönelik kesin çözümün en kısa zamanda sağlanması olduğu anlaşılmaktadır.

Tom Barrack baskısı karşısında yalnızca Hizbullah bağlamında değil, ekonomik ve siyasi krizler çerçevesinde de kendi iç sorunlarına hâkim olan Lübnan ise egemenlik anlayışının merkezine toplumu koyarak iç dinamikleri daha dengeli bir şekilde yönetmeye çalışmaktadır. Nitekim her ne kadar ulus devlet olarak kurulsa da “mezhepsel kota” ile kurumsallaşan Lübnan’ın kırılgan bir yapıya sahip olması, toplumun devleti tek otorite olarak tanımasının, daha da önemlisi konvansiyonel devlet anlayışına entegre olmasının önüne geçmiştir. Bu nedenle de sosyal yaşam, eğitim, iş olanakları ve en önemlisi de siyasi temsiliyet noktasında toplumlar devlete değil, mensubu bulundukları mezhebe göre kimlik ve aidiyet sağlamışlardır. Her bir mezhep grubunun bir diğeri tarafından siyasi otorite üzerinden marjinalleştirilmesini ve bir grubun diğeri üzerindekini tahakkümünü meşrulaştıran bu sistem ise Lübnan’da büyük bir iç savaşa yol açmış, sonrasında da günümüze kadar sürecek olan toplumsal ve mezhepsel gerilimlerin artmasında rol oynamıştır.

Böyle bir tablo karşısında Lübnan’ın bugün en temel sorunu olarak görülen Hizbullah, esasen tüm bu iç siyasal dengesizliğin bir sebebi değil, bir sonucu olarak öne çıkmaktadır. Nitekim Hizbullah’ın silahlarının en büyük savunucusu olan Şii toplumu, ülkedeki en büyük nüfus yoğunluğuna sahip olduklarını iddia etmekte, ancak 1932’den sonra nüfus sayımı yapılmaması nedeniyle siyasi temsiliyetlerinin ve otoritelerinin yeteri kadar güçlü olmadığını düşünmektedir. Tam da bu nedenle Hizbullah’ı yalnızca askeri olarak değil, siyasi ve sosyal direniş hareketi olarak gören Şiiler, baskıya boyun eğmeyeceklerini ifade etmektedirler. Şiilerin bu tepkiselliğinin önemli ölçüde farkında olan ordu ve hükümet ise toplumsal bir çatışmanın önüne geçmek için Hizbullah’la karşı karşıya gelmekten kaçınmakta, orduda görev alan Şii asker ve subayların Hizbullah askerleriyle savaşmasının önüne geçmektedir.

Aynı bağlamda ülkenin bir diğer etkin mezhep grubu olan Maruniler, iç savaş öncesi nüfuzlarına kavuşamayacak olsalar da Lübnan’ın gerçek sahipleri oldukları argümanıyla diğer tüm mezhep gruplarını kontrol etme yolunu aramaktadırlar. Cumhurbaşkanlığı, Ordu Komutanlığı, Merkez Bankası başkanlığı gibi kilit yetkileri üstlenen Maruniler, bu pozisyonların sahip olduğu siyasi ağırlığın toplum üzerinde daha fazla hissedilmesi için Kilise nüfuzunu da kullanarak yeniden yapılanmada öncü rol oynamak istemektedirler. Özellikle son dönemde Lübnan Güçleri Partisi lideri Samir Caca’nın Hizbullah silahları konusundaki sert açıklamaları, devlet adına söz sahibi olmaya çalışmasının bir göstergesidir. Ülkedeki diğer öncü mezhep gruplarından olan Sünniler ise lidersiz bir siyasi süreçte kendilerine yer aramakta, Dürziler görece istikrara sahip olsalar da Lübnan’ın içinde bulunduğu ekonomik çıkmazdan, yanı sıra Suriye ve İsrail’deki Dürzilerin sosyopolitik ve mezhebi durumları nedeniyle bölgesel krizlerden etkilenmektedirler. Lübnan’ın başarısız devlet olma kıskacından kurtulmak için tasarlamaya çalıştığı egemenlik paradigmasının böyle bir siyasi tıkanıklık içinde erimesi ise kaçınılmaz olmaktadır.

Tom Barrack
ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack (Izz Aldien Alqasem / AA, 16 Eylül 2025)

 

Lübnan’ın Başarısız Devlet Oluşundan Duyulan Küresel Memnuniyet

1983’te dönemin İsrail cumhurbaşkanı Şimon Peres’in Lübnan’ı işgalinin hemen sonrasında kullandığı “Lübnanlaşma”, başarısız devlet teriminin uluslararası ilişkiler literatüründe yer almasından önce ortaya atılan bir terim olarak yankı bulmuştu. İç savaşta yaşanan toplumsal bölünme, 1976 Suriye müdahalesi, 1982 İsrail işgali, Hizbullah’ın yükselişi ve Taif Anlaşmasının beklenenin aksine mezhepsel zemini daha da sağlamlaştırması, Lübnan’ı bir devletten çok kendi kendisini yok eden bir halk oluşumuna dönüştürdü. Bu yok oluş içinde var olma çabası ise esasen dış müdahalelerin etkisiyle çözümsüzlükle sonuçlandı. 2005’te Suriye’nin Lübnan’dan askeri gücünü çekmesi ülkede devletin otoritesini güçlendirmesi adına olumlu bir gelişme olsa da ordunun yeteri kadar güçlenememesi –daha doğru bir ifadeyle güçlendirilmemesi-, ayrıca ekonomik gücün belirli bir elitin elinde kullanılmaya devam etmesi, siyasi karar alıcıların dış desteğe daha derinden yaslanmalarının önünü açtı. Lübnan’a bölgesel aktör olarak yalnızca kendilerinin uygun gördükleri kapsamda alan açmak isteyen küresel sistem ise ülkenin istikrarsızlığını güçlendirecek politikaları sürdürmeye devam etti.

Bu kapsamda Tom Barrack’ın Temmuz’da “Güçlü ulus devletler tehdittir. Özellikle Arap devletleri, İsrail’e bir tehdit olarak görülür” şeklindeki ifadeleri, İsrail’e dair yönlendirdiği bir eleştiri olarak görüldü ancak bu sözlerin Lübnan özelinde önemli bir karşılığının olduğunu belirtmekte fayda var. İsrail için Lübnan’da siyasi otoritesi baskın olan meşru bir hükümet ve güçlendirilmiş bir ordu, bir başka ifadeyle işgal politikasını durdurabilecek ve bu konuda uluslararası desteğe sahip olan bir Lübnan devleti, Tel Aviv’in güvenlik temelli argümanı açısından kabul edilebilir görülmemektedir. Dolayısıyla İsrail, Hizbullah’ın Lübnan’daki varlığının her alanda çözülmesiyle yetinmemekte, Güney Lübnan’da ordu ve UNIFIL dahil bir askeri gücü reddetmektedir. İsrail, Lübnan iç savaşından önce planladığı kendisiyle uyumlu olacak bir müttefik grubu, iç savaş sırasında Maruniler üzerinden denemişse de başarılı olamamıştır. Ancak, özellikle son iki yıldır Tel Aviv, Lübnan’da yalnızca askeri başarı sağlamakla kalmayıp, yıpratma savaşından da kazançlı çıkarak içeriden herhangi bir müttefike ihtiyaç duymadan ülkedeki siyasi parçalanmışlığı kendi lehine çevirebilmiştir. Bu noktada ABD desteğini arkasına alan İsrail, Hizbullah olsa da olmasa da işgali genişletmeyi sürdüreceğinin sinyallerini vermeye devam etmektedir.

Lübnan’ın yıpranmasında rol oynayan bir diğer bölgesel aktör İran’ın tarihi süreçteki politikası da dikkat çekmektedir. 1979 İran İslam Devrimi’nin Lübnanlı Şiiler adına da bir zafer olması, Humeyni döneminde Hizbullah’ın kurulup güçlendirilmesi, Ali Hamaney’le birlikte de yükselen kültürel/mezhebi etkileşimler, Lübnan’daki mezhepçi sistemden ve devletsiz ülkeden İran’ın en üst düzeyde faydalandığını göstermektedir. Her ne kadar Lübnan’ın istikrarsızlığını kendi lehine çeviren İran’ın fotoğraftaki yeri, son iki yıldaki netliğini kaybetmeye başlamış olsa da Tahran, Lübnan Şii toplumunun kimlik kaygısı karşısındaki kurtarıcı pozisyonunu korumak için zaman zaman Hizbullah üzerinden Lübnan’la tansiyonu artırmayı tercih etmektedir.

Tom Barrack’ın şu ana kadar Lübnan’la ilgili tek doğru eleştirisi ise ülkede çöken finansal sisteme yönelik ifadeleridir. Ekim 2019 protestoları, ülkede Lübnan lirasının dolar karşısında hızlıca erimesine neden olmuş, Merkez Bankasının krizi yönetemeyerek mevduat sahiplerinin bankalardaki yatırımlarına el koymasıyla halk büyük bir ekonomik çöküşle karşı karşıya kalmıştır. Ekonomik sorunların çözümü için IMF’den beklenen yardımın reform şartına takılması ise vaat edilen milyar dolarlık yardımların yerine getirilmemesine sebep olmuştur. Mevcut durumda Lübnan, beklediği finansal destek için Hizbullah engeline takılmaktadır. Ancak ülkenin güneyine, doğusuna ve Başkent Beyrut’a yapılan İsrail saldırıları Lübnan’ın yeniden inşasını mümkün kılmamakta, ayrıca Lübnan ordusuna verilecek desteğin sağlanmaması ülkedeki çöküşün bir anlamda kontrollü bir biçimde sürdürülmek istendiğini göstermektedir.

Tarihi boyunca mezhepsel çeşitliliğe sahip olan Lübnan, bu mozaiği korumayı bir ölçüde başarmış olsa da modern dönemde literatürde yer alan başarısız devlet modelinin en canlı örneği olarak gösterilmiştir. Ülkenin jeopolitik öneminin göz ardı edilmesi bir tarafa, toplumsal bölünmeyi derinleştiren stratejik hamlelerin iç krizleri beslemesi, bölge ülkelerinin kendi güvenlik politikaları açısından daha “uygun” görülmüştür. Bu sarmalın içinde Lübnan’ın devlet otoritesini sağlama yönünde attığı adımların başarıyla sonuçlanması ise uzun vadede mümkün görünmemektedir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası