Kriter Dergi 10. yılına girerken bana da muhalefetin son 10 yılı değerlendirmesi başlığı ayrıldı. Geriye dönüp baktım; Kriter’in ikinci sayısından beri başta CHP, Türk solu ve Kürt siyasi partileri vb. konularda çok sayıda yazı kaleme almışım. Bugüne geldiğimizde, Türkiye’de muazzam bir değişim ve dönüşüm olduğunu ama muhalefet biçimlerinde pek de kayda değer bir ilerleme gerçekleşmediğini söylemek mümkün.
Gezi Eylemleri
Son 10 yılı değerlendireceğiz ama bu başlığa girişte biraz daha geriye, 12 yıl önce ülkeyi kasıp kavuran Gezi ayaklanmasına değinmeye ihtiyaç var. Hem kendisinden sonra muhalefetin şekillenmesinde oynadığı rol, hem de bugünle kıyasladığımızda muhalefetteki patinajı anlamak için Gezi ayaklanmasını kısaca hatırlamakta fayda var.
Kolayca hatırlanacağı üzere, eylemlerin görünürdeki amacı Gezi Parkı’ndaki bazı ağaçların kesileceği iddiasıydı. Önce park içinde toplanan organize bazı eylemciler sıradan, hatta çoğu kişiye “sevimli” gelecek etkinlikler yaptılar. Bugün FETÖ’ye bağlı çalıştığını öğrendiğimiz emniyet içindeki polislerin parkta göstericilerin kaldığı çadırları yakmasıyla eylemler büyüdü, ülke çapına yayıldı.
Park ve çevresinde, çok önceden hazırlığı yapılmış çeşitli şovlar vardı. Meydanda bir piyanist şarkılar çalıyor, çeşitli dans şovları yapılıyor, tiyatrocular performans sergiliyor, eylemciler parka fidanlar dikiyor, dayanışma çadırları kuruluyordu. Duvarlara esprili sloganlar, sosyal medyada “masum” mesajlar yayılıyor, gençlerin tamamen barışçıl gösteriler yaptığı söyleniyordu. Ama madalyonun bir de diğer yüzü vardı.
Sözde çevre hassasiyetiyle başlayan eylemcilerin talepleri, o dönemde yürütülmekte olan dev projelerin tamamının durdurulması olarak açıklandı. Örneğin bugün Avrupa’nın en büyüğü haline gelen İstanbul Havalimanı inşaatının durdurulması, taleplerin ilk sırasındaydı. Üçüncü köprüye şiddetle karşı çıkılıyor, Kuzey Marmara otoyolunun çevreye vereceği zararlar anlatılıyordu.
Taksim aylarca işgal edildi, İstiklal Caddesi’ndeki dükkanlar, ATM’ler, mobese direkleri, cam çerçeve tahrip edildi. Otobüsler, iş makinaları, ambulanslar, polis araçları yakıldı. Yasa dışı sol örgütler Taksim Meydanı’nda kendilerine “özerk” alanlar ilan etmiş, bayraklarını dikmiş gelen geçenden kimlik sormaya başlamıştı. Beyoğlu esnafı, bütün bir yaz sezonunu boş geçirdi, yüzlerce çalışan işten çıkarıldı. Çok sayıda küçük işletme daha fazla dayanamadı, iflas etti. Benzer görüntüler çeşitli şehirlerde tekrarlanıyordu.
Öte yandan meselenin bir de gölgede kalan yönü vardı ki kanaatimce Gezi’de asıl hedef tahtasına konulan şey oydu. Devlet, terör sorununu çözmek için yine bir adım atmıştı. Daha önceki çözüm süreçlerinin akamete uğratılmasından yola çıkarak, bu defa süreçte yabancı ellerin var olması istenmiyordu. Türkiye sadece kendi inisiyatifiyle sorunu çözmek için, PKK’nın başı ile örgüte silah bıraktırma konusunda anlaşmıştı.
23 Şubat 2013’te BDP heyeti İmralı’da Öcalan’la görüştü. 21 Mart 2013’te Öcalan’ın silah bırakma çağrısı Diyarbakır’da Nevruz meydanında okundu. 8 Mayıs 2013’te silahlı örgüt üyeleri sınır dışına çıkmaya başladı. 20 gün geçmeden, Türkiye’de uzun yıllar gündemde kalacak olan Gezi ayaklanması başladı. Eylemlerin yaygınlığından kendince “hükümetin gidici” olduğunu düşünen örgüt, sınır dışına çekilmeleri durdurdu.
Dünden Bugüne Süreklilik ve Kopuşlar
Şimdi filmi ileriye sarıp bugün denenmekte olan “Terörsüz Türkiye” çözümünde bazı tarihlere bakalım. MHP lideri Bahçeli sansasyon oluşturan bir çıkışla 22 Ekim 2024’te, Öcalan’ın meclise gelip silah bırakma çağrısı yapmasını istedi. Herkes şok olmuştu. Kamuoyunda bu çağrı bir süre tartışıldı.
DEM Parti heyeti, Aralık ve Ocak’ta İmralı’ya gitti. 27 Şubat 2025 günü Öcalan, heyetin okuduğu bir mektupla, örgüte silah bırakma ve kendisini feshetme çağrısı yaptı. Mektup hiçbir kuşkuya veya yanlış yoruma gerek bırakmayacak ölçüde, bir dönemin tamamen kapandığını söylüyordu. Örgütün kendini feshetmesi ve topluma ve devlete entegre olması gereğini vurguluyordu.
1 Mart’ta PKK çağrıya uyacağını açıkladı. 10 Mart’ta yeni Suriye yönetimiyle görüşen PKK’nın Suriye kolu da silah bırakıp topluma ve devlete entegre olacağını açıkladı. 19 Mart’ta ise Saraçhane olayları başladı. PKK’nın içinden de aykırı sesler, itirazlar ortaya döküldü. Tarihler farklı ama olay zincirleri çok benzer değil mi?
O gün öne sürülen gerekçe çevre, ağaç vs. idi, bugün de bahane bir yolsuzluk, rüşvet, irtikap ağı çerçevesinde İBB’nin başındaki şahsın ve çevresine topladığı adamlarının yargılanması. O gün Gezi’de sokağa dökülüp ortalığı yangın yerine çeviren, polise saldıran, çöp konteynerlerinde ateş yakıp barikat kurduğunu sanan eylemciler, bugün de Saraçhane’de toplanıp etrafı taşlıyor, mezarlık tahrip ediyor, polise balta ve asitle saldırıyor, çöp konteynerlerinde ateş yakıp barikat kurduğunu sanıyor.
Gezi'de piyanistler, dansçılar, “kırmızılı kadın”, performans gösterileri vardı. Saraçhane'de de polis kalkanları önünde oturup kitap okuyormuş gibi yapanlar, gaz maskeli semazenler, “esprili” pankartlar, TOMA’lara kafa tutanlar var. O zaman da Erdoğan’a ve ailesine yakası açılmadık küfürler ediliyordu bugün de.
Gezi'de de sosyal medyadan binlerce yalan haber yayılıyordu, Saraçhane’de de yayılıyor. O gün de CHP yönetimi, haberlerde kendilerine fazla yer verilmediğini iddia ederek medyayı tehdit ediyordu, bugün de aynısı. Tek fark, o dönemde gözlediğimiz profesyonel desteğin azalmış olması. O günlerde eylemcilere fonlar yağarken bugün o fonların büyük oranda kesilmiş olduğunu, hem malzemenin hem de performans sergileyen etki ajanlarının zayıflığından anlıyoruz.
Muhalefetin Başarısız Girişimler Silsilesi
Tekrar geçmişe dönelim. Gezi ayaklanması, ayaklananlar açısından hiçbir “başarı” elde edemeden sona erdi. Ancak tahkim edilmiş bir çıktı oluşmuştu: Erdoğan düşmanlığı. Denilebilir ki bugün toplumu tam ortadan ikiye ayıran bu düşmanlığın tohumları orada atıldı ve ikinci aşamaya geçildi.
17-25 Aralık 2013 yolsuzluk susturucusu takılmış emniyet-yargı darbe operasyonu başlatıldı. Uzun zamandır kenarda bekletilmiş bazı dosyalar üzerinden, Erdoğan hükümetinin bazı bakanlarına ve dolayısıyla kendisine yönelik bir çark dönmeye başladı. Yasa dışı ve sahte ses kayıtları, ayakkabı kutularında bulunduğu söylenen milyon dolarlar, yine sosyal medyada yalan furyasıyla darbe mekaniği işlemeye başladı. Çok önceden hazırlıklarının yapıldığı anlaşılan operasyon için FETÖ elebaşı “teknik nakavt” nitelemesinde bulunuyordu.
Ancak kronik muhalif çevreler, bir saniye bile düşünmeden “Hırsız var!” sloganına sarılarak sokak gösterilerine ve yalanlarla örülmüş argümanlarla hükümete (daha doğrusu Erdoğan’a) hücuma başladılar. Gezi'de oluşturulan Erdoğan düşmanlığına şimdi toplumun hassas olacağı yolsuzluk gibi bir başlık ekleniyor ve muhalif cephe tahkim ediliyordu.
Burada bir tuhaflığa dikkat çekmek gerekir. O gün yolsuzluk bahanesiyle anında tepki gösteren çevreler, bugün yine yolsuzlukla ilgili bir konuda bir araya gelip sokağa çıkıyor. Ama bu defa yolsuzlukla suçlanan tarafı canhıraş savunmak için sokaktalar. Komünist partiler, ırkçı Zafer Partisi, CHP, seküler milliyetçiler, liberaller ve bilumum sol gruplar yolsuzluğa boğazına kadar batmış bir grup ve başındaki şahıs için ölümüne siper kazıyor. Dünyanın hiçbir yerinde rastlanmayacak bu absürtlük de CHP öncülüğünde siyasi tarihimize kaydedilmiş oldu.
Ertesi yaz cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı ve Erdoğan cumhuriyet tarihinde ilk kez halkın doğrudan seçtiği cumhurbaşkanı koltuğuna oturdu. Rakibi ise o güne kadar çok az kişinin ismini duyduğu Ekmeleddin İhsanoğlu’ydu. En önemli özelliklerini “laiklik” olarak vurgulayan ve her fırsatta İslam’ın gericiliğinden dem vuran laikçi CHP ve Türk solu, İslam İşbirliği Teşkilatı’ndan gelen bir aday etrafında kenetlendi. Kendi adayını çıkaran Kürt partisi dışında (MHP dahil) her siyasi çevre bu adaya oy vermişti.
Sonbaharda ise zaten aksayan çözüm sürecine öldürücü darbeyi vurmak için 6-8 Ekim katliamı gerçekleşti. Emperyalizmin Suriye’de kendilerine hediye edeceğine inandıkları bir avuç toprak parçası için harekete geçen PKK uzantısı parti ayaklandı. Yine CHP ve sol çevreler peşlerine takıldı. 40’a yakın şehirdeki eylemlerde onlarca vatandaş öldü.
15 Temmuz’a Uzanan Yol
7 Haziran 2015 seçimlerine böyle bir atmosferde gidildi. Erdoğan cumhurbaşkanıydı, partisi ve hükümet ise bugün muhalif cephede yer alan Davutoğlu’na emanet edilmişti. AK Parti ilk defa tek başına meclis çoğunluğu sağlayamadı. HDP’nin ve şimdi hapiste yatan başkanının “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla gidilen seçim sonrası koalisyon görüşmeleri yürütüldü. Sonuç çıkmayınca tekrarlanan seçimde AK Parti yeniden yüzde 50 bandına oturarak yeni hükümeti kurdu.
Ancak 7 Haziran sonrası, siyasi belirsizlik ortamından yararlanan PKK, bu defa da çukur eylemlerini başlatmıştı. Yaklaşık 8 ay süren operasyonlarla bu eylemler ve özerklik ilanları, geride yüzlerce şehit ve yıkılmış şehirler bırakarak son buldu. Yürütülen çözüm süreci kesin olarak çökmüştü. Türkiye artık 15 Temmuz darbesine doğru yol alıyordu.
Mayıs 2016’da Davutoğlu başbakanlık ve parti genel başkanlığından el çektirilerek yerine Binali Yıldırım getirildi. Bu haber, ABD basınında “Washington Ankara’daki adamını kaybetti” şeklinde yorumlanmıştı. Ve yaklaşık iki ay sonra, FETÖ’nün 15 Temmuz darbesi patlak verdi. O güne kadar MHP dahil tüm muhalefet, Erdoğan karşısında yer alıyordu. Dünya tarihinde görülmemiş bir kahramanlıkla darbe püskürtülüp darbeciler derdest edildikten sonra Türkiye’nin kaderi değişti. Artık Devlet Bahçeli liderliğindeki MHP milli cepheye geçerek o günden sonra gelecek tüm saldırılara karşı Erdoğan liderliğiyle birlikte hareket etti.
Ancak muhalefetin tavrında hiçbir değişiklik olmadı. Darbeye “tiyatro” diyen muhalefet yine tek bildikleri siyasete, Erdoğan düşmanlığına sığınarak yoluna devam etti. Türkiye, önünde takoz oluşturan parlamenter sistemden istikrarın anahtarı olduğu bugün çok daha net anlaşılan başkanlık sistemine geçtikten sonra, önemli ölçüde rahatladı ve kalıcı istikrarın yolu açıldı. Erdoğan 2018 ve 2023 seçimlerinde yeniden seçildi ve hem yurt içinde hem de dünyada giderek daha fazla güvenilen bir lider haline geldi.
Büyük Krizlerde Muhalefetin Tavrı
İki yıl süren pandemide, hükümet, yerli aşı ve solunum cihazları üretir ve dünyaya dağıtır, oturaklı sağlık sistemi sayesinde neredeyse hiçbir sorun yaşamadan pandemiyi atlatırken muhalefet ise “3-5 maskeyi bile dağıtamıyorlar” basit propagandasındaydı. Ardından gelen Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Batı’nın zorlamasına aldırmayıp iki tarafla da sağlıklı ilişkiler kurdu. Tahıl koridoru, esir takası, İstanbul’da barış masası gibi tüm dünyanın takdir ettiği işlere imza atarken muhalifler “Derhal Rusya’ya yaptırım uygulayın, Batı’nın yanında durun” diyordu. Tezlerinin tamamı bugün çöktü.
6 Şubat 2023 depremleri, ülkemize çok büyük bir darbe vurdu. Kaybedilen canların yanı sıra devasa boyutlarda maddi zararlar ve telafisi yıllar alacak yıkımlar oluştu. Fakat muhalefet bu büyük acı ve yıkım karşısında bile, daha ilk saatlerden itibaren hükümete saldırıya başladı. Daha hasarın boyutlarının bile net görülemediği, 11 şehirde yüzbinlerce insanın evsiz kaldığı, yolların, havalimanlarının, altyapının devasa bir çöküşe uğradığı anlarda muhalefet yine yalana sarıldı.
Örneğin, CHP’nin o zamanki lideri Kılıçdaroğlu, bir Kızılay çadırından çıkarken verdiği demeçte “Burada Kızılay çadırı yok” diyebiliyordu. Daha önce AK Parti hükümetine başbakanlık yapmış Davutoğlu, sanki o sırada milletin derdi buymuş gibi “Sakın felaketten faydalanıp seçimi ertelemeyin!” diye esip gürlüyordu. Muhalefete çalışan etki ajanları, deprem bölgesine gidip bin bir çeşit yalan ve dezenformasyona imza attılar, halkı kışkırtmaya çalıştılar. Erdoğan'ın bu enkazın altında kalacağına kesin gözüyle bakıyorlardı. Ama tutmadı. Bugün, iki yıl içinde depremin yaraları büyük ölçüde sarıldı, depremzedelerin çoğuna yeni ve sağlam evleri teslim edildi. Muhalefet ise söylediği yalanların altında kaldı ve 2023 seçimini de kaybetti.
2024 sonunda Suriye’de devrim gerçekleşir ve 61 yıllık Esad hanedanı diktatörlüğü yıkılır, lideri Rusya’ya kaçarken bile muhalefet Erdoğan’ın vizyonu sayesinde Türkiye’nin Suriye’de elde ettiği avantajlı pozisyonu göremedi. Odaklandıkları tek şey yeni iktidarın “cihatçı” oluşuydu. İlk merak ettikleri konular, alkol satışına ne olacağı ve yeni iktidarın kadın politikasında nasıl davranacağıydı. Hatta devrimin gerçekleşmesine günler kala CHP lideri Özgür Özel ve müzmin muhaliflerin tek çözüm önerisi Esad yönetimiyle anlaşmaktı. Oysa Esad’ı karısı bile terk etmeye hazırlanıyordu.
Bugün artık dünyada tüm şartlar değişmiş durumda. “Türkiye’deki dostlarımızla Erdoğan’ı devireceğiz” diyen önceki ABD başkanı Biden gitti, “Erdoğan çok güçlü bir lider. Onunla iyi anlaşıyoruz” diyen Trump geldi. Üstelik bizdeki muhalefete akan fonların musluğunu da kesiverdi. Ukrayna savaşındaki tutumuyla da Erdoğan bölgede vazgeçilmez lider konumuna geldi.
Avrupa ülkeleri, güvenlik meselesinde Türkiye’ye muhtaç olduklarının farkına vardılar. Önceden her meselede pervasızca saldırdıkları Erdoğan, bugün Avrupa’nın gözünde bükülemediği için öpülen bilek oldu. Nitekim İBB merkezli tutuklamalar konusunda, ABD “bizi ilgilendirmez” tavrındayken AB ülkeleri de cılız tepkilerden öteye geçemiyor.
Muhalefetimiz ise olup biten gelişmelerden bihaber Erdoğan düşmanlığı etrafında dans etmeye devam ediyor. Yeni bir düzene doğru ilerleyen dünyadaki gelişmelere dönüp bakmıyorlar bile. Topluma yeni hiçbir önerileri yok. Temel meselelerdeki çözüm önerilerinin ne olduğunu bilen yok. Siyaset üretmeden siyasetçi kalabilmenin sarsak zemininde, sadece kargaşa ve gürültü çıkararak varlıklarını sürdürmeye çalışıyor ve sürekli patinaj çekiyorlar.
CHP’nin şimdiki genel başkanı, “Bu 150 yıllık bir kavga. Biz Jön Türkleriz” şeklindeki formülüyle övünedursun, ellerinde ne dünün ne de bugünün dünyasını açıklayacak bir rehberleri yok. Bu da maalesef ülkemizi nitelikli bir muhalefetten yoksun bırakıyor ve çok kıymetli toplam enerjimizi boşa harcamaktan başka bir işe yaramıyor.
Not: 10. yılına girerken Türkiye’nin en nitelikli fikir üretici mecralarından biri haline gelen Kriter dergiye emek veren herkesi, başarılarının devam edeceğinden emin olarak tebrik ediyor nice 10 seneler diliyorum.
