15 Nisan 2023’te başlayan ve 32. ayına giren Sudan krizi, Sudan tarihinin en büyük savaşı olarak görülmektedir. Artık “iki general arasında yaşanan bir iç savaş” olarak tanımlanamayacak olan bu kriz, küresel ve bölgesel güç mücadelesinin bir sahasıdır. Bu sebeple de küresel ve bölgesel etkileri olan çok katmanlı bir jeopolitik kriz görünümündedir.
Nitekim Kızıldeniz geçiş yolu üzerinde yer alması ve Kızıldeniz’e 800 kilometreden fazla kıyısı bulunmasından kaynaklı stratejik konumunun yanı sıra zengin doğal kaynakları ve Doğu Afrika ile Arap dünyası arasında yer alan kritik bir jeopolitik bağlantı noktası olması, Sudan krizinin geniş bir bölgeyi etkilemesine yol açmaktadır.
Geçtiğimiz ay sonunda Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) el-Faşir’i ele geçirmesi, Sudan krizini dünya gündeminin merkezine oturtmuştur. Her ne kadar acı olsa da bu durum bir anlamda Sudan’ı küresel kriz alanları arasında öne çıkaran bir gelişme olmuştur. Nitekim el-Faşir’de 540 günü aşan bir kuşatmanın ardından yaşanan etnik temizlik, yoğun şiddet, sivillere yönelik katliamlar, sağlık çalışanlarının infazı ve kritik kurumların yok edilmesi gibi vahim olaylarla uluslararası kamuoyu için bir “geri dönüşsüz farkındalık” anı oluşmuştur.
150 binden fazla insanın hayatını kaybettiği, 13 milyondan fazla insanın yerinden edildiği ve 3 milyondan fazla insanın komşu ülkelere sığınarak mülteci konumuna düştüğü Sudan krizi, insani kriz olmanın ötesinde küresel ve bölgesel hesapların şekillendiği bir vekalet savaşı alanına dönüşmüştür. Bu kapsamda BM raporları başta olmak üzere çeşitli uluslararası kuruluşların raporları, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) HDK’ya yoğun silah, mühimmat ve paralı asker desteğinin olduğunu duyurmaktadır. Ayrıca İsrail’in sahada görünmeyen ancak bilinen varlığına dair de yoğun söylemler mevcuttur.
Sudan’da Vekalet Savaşının Anatomisi
Sudan’daki savaşın bölgesel boyutunu en görünür hale getiren unsur, özellikle BAE’nin HDK’ye verdiği iddia edilen sistematik destektir. Nitekim raporlarda, Sudan’da özellikle Darfur bölgesinde yer alan altın madenlerinin kontrolünü elinde tutan HDK’nın bu madenlerden çıkarılan altınları, Dubai üzerinden uluslararası piyasalara sokarak hem savaşın finansmanını sağladığı hem de Sudan altınlarının Körfez sermayeli gayri resmi ağlar üzerinden tüketildiği ortaya konmuştur.

Bu bağlamda Tablo 1’de görüldüğü üzere en son verilerin olduğu 2023 verilerine bakıldığında 5,09 milyar dolar değerindeki altın ihracatının ilk ve en büyük alıcısı BAE olarak görülmektedir. BAE’nin bu veriler bağlamında, Sudan altınlarının ihracatında yüzde 23’lük bir paya sahip olduğu görülmektedir. Ancak bu verilerin resmi veriler olduğu ve gayri resmi verilerin de varlığı unutulmamalıdır.

Yine OEC World verilerine göre, 2023’te dünya genelinde 574 milyar dolar değerinde altın ticareti yapıldığı bilinmektedir. Bu veriler bağlamında İsviçre (109 milyar dolar) dünya altın ticaretinde birinci, BAE (46,8 milyar dolar) ikinci ve İngiltere (33 milyar dolar) üçüncü sırada yer almaktadır. Nitekim BAE’nin Afrika’dan altın ithalatında yapısal bir merkezi konuma sahip olduğu tablo 2’de görülmektedir. Aynı zamanda tablo 2, BAE’nin altın ilişkisini sadece Sudan’a özgü kurmadığı ve kıta genelinde altın üzerinden kurduğu sistematik bir ekonomik ağ yürüttüğü görülmektedir. Sudan’ın tablo 2’de 12. sırada yer alması, BAE-Sudan arasındaki altın ticaretinin sadece resmi boyutunu ortaya koymaktadır. Gayri resmi akışların da listeye dahil edilmesi söz konusu olursa Sudan’ın sıralamada muhtemelen çok daha yukarılarda konumlanacağı tahmin edilmektedir.
Bu kapsamda, Sudan’daki çatışmada HDK’nın finansmanı, büyük ölçüde Darfur’daki altın madenlerinden sağlanmaktadır. Bu madenlerden çıkan altınların önemli bir bölümü Somali Federal bölgelerinden biri olan Puntland’ın Bosaso şehri, Çad’ın Amdjaras, Libya’nın Kufra ve Güney Darfur’daki kaçakçılık hatları üzerinden oluşturulan ağlarla Dubai’ye aktarılmaktadır. Nitekim bu süreç, Sudan’da HDK’nın savaş ekonomisini sürdürebilmesi için doğal bir kanal oluşturmaktadır.
2023 verilerine göre, BAE’nin dünya altın ticaretinde 46,8 milyar dolar değerinde hacme sahip olmasından hareketle tablo 2’de de görüldüğü üzere sadece Afrika’dan 34,7 milyar dolar değerinde altın ticareti yaptığı görülmektedir. Bu rakamlar BAE’nin toplam ticaretinde Afrika’da sadece ilk 14 ülke ile yapılan ticaretin toplam hacminin yaklaşık yüzde 75’ini oluşturmaktadır. Dolayısıyla resmi ve gayri resmi transferler ile birlikte Sudan altınlarının Körfez sermayesi için ne kadar önemli olduğu ve HDK’nın bu süreci nasıl bu kadar devam ettirebildiği ortaya çıkmaktadır.
Silah, Mühimmat ve Yabancı Paralı Asker Tedarik Zincirleri
Sudan krizi bağlamında Libya, Çad, Uganda, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kamerun ve Kenya gibi ülkeler üzerinden HDK’ya düzenli silah ve mühimmat akışı sağlandığı yine bu raporlarda vurgulanmaktadır. Ayrıca Sudan’da çeşitli güvenilir kaynaklar tarafından 18 farklı ülke vatandaşı paralı askerlerin de savaş sahasında yer aldığı ifade edilmektedir. Hatta Kolombiyalı paralı askerlerin Kolombiya’dan Avrupa’da önce ya Almanya ya da İspanya’ya getirildiği, daha sonra BAE’ye götürüldüğü, oradan Bosaso ve Etiyopya’ya ve en son olarak buralardan Libya, Çad, Güney Sudan ve OAC’den Darfur’a götürülerek HDK’ya katıldıkları çeşitli paralı askerler tarafından kayıtlara geçirilmiştir. Bu durum, özellikle Afrika’daki kırılgan ülkeler açısından çok büyük ve yeni güvenlik riskleri taşımaktadır.
Bunların yanı sıra sağlık ve lojistik destek anlamında yaralı HDK unsurlarının Darfur’a komşu ülkeler üzerinden tıbbi tahliye edildiğine ilişkin bulgular da bulunmaktadır. Ayrıca BAE, HDK’yı siyasi bir aktör olarak tanıtmak ve alternatif bir yönetim yapısı oluşturmak isteyen girişimlere uluslararası alanda destek sağlamaktadır. Bu durum, Sudan’da devam eden çatışmanın yalnızca bir güç mücadelesi değil, aynı zamanda bölgesel rekabetin Sudan sahasına taşınmış bir yansıması olduğunu göstermektedir. Özellikle BAE’nin Kızıldeniz üzerinde nüfuz arayışı; limanlar, ticaret yolları, tarımsal araziler ve altın gibi stratejik kaynaklara erişim isteği, bu savaşı jeoekonomik bir mücadeleye dönüştürmüştür.
İsrail’in Görünmeyen Rolü
Sudan krizinin en dikkat çekici ve az konuşulan boyutlarından biri, İsrail’in sahadaki gölgeli etkisidir. Tel Aviv’in HDK ile doğrudan iletişim kanalları oluşturduğu, istihbarat düzeyinde temas yürüttüğü, Sudan’ın geleceğini İsrail-Arap normalleşmesinin bir uzantısı olarak konumlandırdığı yönündeki bulgular hem Afrika’da hem Ortadoğu’da dikkat çeken iddialar ve söylemler arasında yer almaktadır.
Nitekim Sudan’ın jeopolitik önemi, İsrail açısından Kızıldeniz güvenliği ve Arap normalleşmesi çerçevesinde öne çıkmaktadır. Bu kapsamda Husi saldırılarının arttığı bir dönemde Sudan kıyılarının kontrolü büyük stratejik önem taşımaktadır. Diğer yandan Sudan, 2020’de İbrahim Anlaşmaları’na katılmaya yaklaşmıştı. Ancak günümüzde devam eden savaş ve geçmişte Güney Sudan’ın bağımsızlığını kazandığı dönemdeki İsrail’in Sudan’ın bölünmesine yönelik gölge varlığına dair emareler, bu süreci yeniden şekillendirme çabasını hızlandırmıştır. Hatta İsrail’in Filistin’de devam eden işgali ve Gazze’de süregelen soykırım faaliyetlerinin benzeri ve yansıması, Darfur’da HDK üzerinden kendisini göstermektedir. Bu kapsamda uzun vadede, Sudan’ın Filistinleştirilmesi ve yavaş yavaş parçalanmaya yönelik süreç içinde bırakılması dikkatlerden kaçmamaktadır.
Ayrıca bölgesel güvenlik mimarisi açısından bakıldığında Sudan ve Somali’nin İslam açısından önemli bir nüfusa sahip olduğu görülmektedir. Aynı şekilde Somali’de de vekil aktörler üzerinden Somali federal hükümeti göz ardı edilerek federal üye devletlerle iş birliği yapılması, Somali’yi de savunmasızlaştırma çabaları olarak görülmektedir. Yine uzun vadede Somali’nin önce Sudanlaştırılması ve daha sonrasında da Sudan’da bugün olduğu gibi Somali’nin de Filistinleştirilmek istenme düşüncesi önemli bir risk olarak bulunmaktadır. Bu noktada İsrail’in bölgedeki sessiz etkisi, Sudan’ın yalnızca Afrika değil, Ortadoğu güvenlik mimarisinin de bir parçası haline geldiğini göstermektedir.
Sudan: Afrika ve Ortadoğu Arasındaki Yeni Jeopolitik Eşik
Sudan krizi, Afrika ile Ortadoğu arasındaki tüm stratejik hatların kesiştiği yeni bir jeopolitik eşiğe dönüşmüştür. Kızıldeniz güvenliği, Afrika Boynuzu dengeleri, Körfez’in sertleşen rekabeti ve İsrail’in bölgesel hesapları, bu savaşın artık sadece Sudan’a ait bir mesele olmadığını göstermektedir.
Bu kriz; altın jeopolitiğinden vekalet savaşlarına, normalleşme politikalarından deniz ticareti güvenliğine kadar geniş bir alanı yeniden şekillendiren çok katmanlı bir kırılma noktasıdır. Dolayısıyla Sudan’daki savaş, bölgesel güç mücadelelerinin düğümlendiği ve Afrika-Ortadoğu güvenlik mimarisinin yeniden kurulduğu stratejik bir dönüm noktasını temsil etmektedir.
