Kriter > Dosya > Dosya / Filistin 2 |

Filistin Sorunu Nedir, Ne Değildir?


Filistin’de sorun, İsrail’in kurulmasından önce de vardı. İsrail’in kurulması ve uyguladığı politikalar, sorunu daha da çetrefilli hale getirdi. Ayrıca bir “şeyin” “sorun” olarak tanımlanması, o “şeyin” sorunun nedeni/kaynağı olduğu anlamına gelmiyor. Sadece o “şey” hakkında bir sorun olduğuna işaret ediyor. Dolayısıyla Filistin sorunu vardır ve nedeni, Siyonizm ve İsrail’in işgal politikasıdır.

Filistin Sorunu Nedir Ne Değildir
2019’da İsrail ablukası altındaki Gazze Şeridi sınırında barışçıl

İsrail’in 7 Ekim’den sonra Gazze’ye yönelik başlattığı ölçüsüz saldırılar ve gerçekleştirdiği katliamlar, Filistin konusunun yeniden uluslararası politikanın en önemli gündemi haline gelmesine neden oldu. İsrail ve Batı’daki ülke yönetimlerinin büyük çoğunluğu bu saldırıları, İsrail’in “kendini savunma hakkı” olduğunu iddia ederek desteklerken, aynı zamanda İsrail’in saldırganlığının “meşruiyeti” HAMAS’ın 7 Ekim’de düzenlediği Aksa Tufanı operasyonuna dayandırılmaya çalışıldı.

Sanki Filistin’de 7 Ekim’den önce her şey yolundaydı, sanki HAMAS kurulmadan önce Filistin’de herhangi bir sorun yoktu ve sanki İsrail “kendini savunma hakkı” dışında Filistin’de hiçbir hukuksuz eyleme imza atmıyordu…

Öte yandan Filistin’deki sorunu “Filistin sorunu” olarak tanımlamaya karşı çıkanlar, konuyu “İsrail sorunu” olarak tanımlamaya yöneldiler. Oysa Filistin’de sorun, İsrail’in kurulmasından önce de vardı. İsrail’in kurulması ve uyguladığı politikalar, sorunu daha da çetrefilli hale getirdi. Ayrıca bir “şeyin” “sorun” olarak tanımlanması, o “şeyin” sorunun nedeni/kaynağı olduğu anlamına gelmiyor. Sadece o “şey” hakkında bir sorun olduğuna işaret ediyor. Dolayısıyla Filistin sorunu vardır ve nedeni, Siyonizm ve İsrail’in işgal politikasıdır.

 

Siyonizm, Balfour Deklarasyonu ve Filistin

Temelde “Yahudilerin Filistin’i yurt edinmeye yönelik milli bir bilinç etrafında birleşmeleri” anlamına gelen Siyonizm’in bir siyasal hareket olarak ortaya çıkışında antisemitizm ve Fransız devrimiyle beraber yayılan milliyetçiliğin etkisi vardır. Nitekim Siyonizm’in kurucusu Theodor Herzl’i 1896’da “Yahudi Devleti” başlıklı kitabı yazmaya iten temel neden, Fransız ordusunda subay olan Alfred Dreyfus’un Almanlar adına casusluk yaptığı iddiasıyla yargılanması olmuştur. Bu davayı bir gazeteci sıfatıyla takip eden Theodor Herzl, sonuçta Siyonizm’in temel referansı olacak kitabını yazmıştır.

Burada enteresan noktalardan birisi Siyonist hareketin ilk döneminde Filistin topraklarıyla nasıl bir bağı olduğuyla ilişkilidir. Zira Herzl, kitabında Filistin’in yanı sıra Arjantin’in bir Yahudi yurdu olabileceğinden bahsetmişti. 1897’de kurulan Dünya Siyonist Teşkilatı’nın başkanlığına getirildikten sonra, Herzl 1901 ve 1902’de Osmanlı İmparatorluğu nezdinde Filistin’de kendilerine bir “yurt” verilmesi için girişimlerde bulunmuş ve Sultan Abdülhamit yönetiminden bu konuda net bir ret cevabı almıştı. Bunun üzerine 1903’te düzenlenen Altıncı Dünya Siyonist Kongresi’nde Filistin yerine Uganda, bir Yahudi yurdu olarak kabul edilmişti. Daha sonra bu karardan dönülmüş olsa da Siyonizm, Filistin’in yanı sıra Arjantin, Uganda, El Ariş gibi yerlerde de bir “Yahudi yurdu”, yani İsrail devleti kurulabileceğini değerlendirmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna doğru gelinirken, İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un İngiliz Yahudi toplumunun lideri Lord Lionel Walter Rothschild’e 2 Kasım 1917’de yazdığı mektup, Filistin’in kaderinde önemli dönüm noktalarından birisi olmuştur. Tarihe Balfour Deklarasyonu olarak geçen mektupla, İngiliz yönetimi Filistin’de Yahudilere bir yurt verilmesine “sempatiyle” yaklaşacağını belirtmişti. İşin ilginç tarafı, o dönemde Filistin henüz Osmanlı toprağıydı ve İngilizlerin kontrolünde değildi. Dolayısıyla İngilizler kendi yönetimlerinde olmayan bir halkın toprağını bir başka halka vaat etmekte bir beis görmemişti. Nitekim 1918’de Osmanlı’nın resmen bölgeden çekilmesinin ardından Filistin’de kurulan İngiliz Mandası, ilk dönemlerde Yahudilerin bölgeye göçüne “sempatiyle” yaklaştı. Ancak bu sempati çok da uzun sürmedi. Zira İngiliz mandasındaki Filistin topraklarında Araplara karşı Haganah, İrgun ve Stern gibi Yahudi terör örgütleri ciddi saldırılar düzenlemeye başlamıştı. Bu terör örgütlerinin saldırıları, zaman içinde Filistin’e yönelik göçe kısıtlamalar getirmeye çalışan İngilizlere de yönelmeye başlayacaktı. Dolayısıyla Siyonizme destek vererek neden olduğu ve yüzleşmek zorunda kaldığı sorunları çeşitli planlar oluşturarak çözmeye çalışan İngiliz yönetimi, bir anlamda gösterdiği “sempatinin” karşılığını almaktaydı.

İsrail'in Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırılar, İNFO

Nekbe ve Tekrarlanan Acılar

İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra manda yönetimini yürütmekte zorlanırken Filistin’de yaşanan “sorunu”, Birleşmiş Milletler (BM) gündemine getirdi. BM Filistin Özel Komisyonu’nun çalışması sonucunda BM Genel Kurulu tarafından 29 Kasım 1947’de alınan 181(II)A sayılı kararla Filistin’de soruna “çözüm” bulunmuştu. Buna göre Filistin’de bir Arap devleti ile bir Yahudi devleti kurulacak ve Kudüs özel statüde olacaktı.

Teorik açıdan bile sıkıntılı olan planda, Yahudiler o dönemde Filistin topraklarının yüzde 7’sine sahipken, kendilerine başta kıyı kısmı olmak üzere yüzde 56’lık bir toprak tahsis edilmekte ve kurulması öngörülen Yahudi ve Arap devletlerinin kendi içlerinde bile ülkesel bütünlüğü bulunmamaktaydı.

İngiltere’nin 15 Mayıs 1948’de manda yönetimini sonlandıracağını açıklamasının ardından Siyonist hareketin desteğiyle hazırlıklarını yapan Yahudi Ajansı, 14 Mayıs 1948’de İsrail’in kurulduğunu ilan etti ve Birinci Arap-İsrail Savaşı böylece başlamış oldu.

Filistinliler için büyük felaket anlamına gelen Nekbe, 15 Mayıs 1948’de yaşandı. Filistinlilerin kendi topraklarından sürgün edilmelerini, topraklarının gasp edilmesini ve katledilmelerini sembolize eden Nekbe ile beraber ilk aşamada, 700 binden fazla Filistinli topraklarından sürüldü ve binlercesi öldürüldü. İsrail, Birinci Arap-İsrail Savaşı sonucunda Filistin topraklarının yüzde 80’ini işgal etti.

Bu aşamadan sonra “İsrail’in ortadan kaldırılmasını” hedefleyen bölge ülkeleri için 1967 Savaşı tam bir hezimet oldu. Altı Gün Savaşı olarak da adlandırılan ve İsrail’in sürpriz saldırısıyla başlayan savaşta İsrail, Doğu Kudüs, Batı Şeria’nın tamamı ve Gazze Şeridi’nin yanı sıra Mısır’ın Sina yarımadasını ve Suriye’nin Golan tepelerini işgal etti. Bu savaş aslında Filistin sorununun kronikleşmesini de beraberinde getirdi.

Altı Gün Savaşı sonunda BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı 22 Kasım 1967 tarihli 242 sayılı karar, bundan sonra Filistin sorununun çözümü için hep temel referans noktası oldu. Karara göre, İsrail işgal ettiği topraklardan çekilecek, Filistinli mültecilerin geri dönüşü sağlanacak ve bölge ülkeleri güvenli sınırlar içinde yaşayacaktı. Ancak bu karar hiç uygulanamadı.

1973 Arap-İsrail Savaşı, bu kez Arap ülkelerinin sürpriz saldırısıyla başladı ve İsrail’in dokunulamaz ve yenilemez olduğu efsanesi son buldu ancak işgal ettiği sınırlarda ve fiili durumda herhangi bir değişiklik söz konusu olmadı.

ABD’nin arabuluculuğuyla Mısır ve İsrail arasında imzalanan Camp David Anlaşmaları, Kahire’nin Filistin sorununu çözmek amacıyla da ortaya çıkan bir girişimken, sonuçları itibarıyla Mısır’ın İsrail’le barış yapmasından ve Amerikan yardımları almasından başka bir işe yaramadı. İsrail, Mısır’ın sorunda devreden çıkmasından aldığı güçle 1980’de Kudüs’ü ilhak ettiğini ve ebedi başkenti ilan ettiğini açıkladı, 1981’de Suriye’nin Golan tepelerini ilhak ettiğini açıkladı ve 1982’de Lübnan’ın güneyini işgal etti.

Yine ABD’nin arabuluculuğuyla 1993’te Ürdün ile İsrail arasında imzalanan Oslo Anlaşmaları, her ne kadar Filistin sorununu çözmeye yönelik bir geçiş süreci öngörse ve nihai statüye yönelik bir takvim belirlese de İsrail’in Ürdün’le birbirini tanıması dışında herhangi bir ilerleme olmadı. Sonraki dönemlerde gerek bölge ülkelerinin gerekse bölge dışı güçlerin Filistin sorununu çözmeye yönelik girişimleri de herhangi bir sonuç üretmedi. Bu arada İsrail, 1967’den beri işgal altında tuttuğu Gazze’den 2005’te tek taraflı çekilme kararı aldı ancak bu karar Filistin sorununun çözümüne yönelik olumlu bir adım atma niyetinden ziyade Gazze işgalinin sürdürülemezliği ve ürettiği maliyetle ilgiliydi.

Filistin sorununda önemli bir dönüm noktası, 2006’da düzenlenen seçimler oldu ve bu seçimlerde HAMAS, el-Fetih karşısında üstünlük elde ederek Filistin Parlamentosu’ndaki 132 sandalyenin 74’ünü kazandı. Ancak gerek güç paylaşımından kaynaklanan sorunlar gerekse bölgesel aktörlerin farklı bir pozisyon almaları nedeniyle Filistin’de Batı Şeria ve Gazze olmak üzere iki başlı bir yönetim ortaya çıktı. Bu aşamadan sonra el-Fetih, İsrail, bölge ülkeleri ve bölge dışı güçlerin büyük çoğunluğu tarafından soyutlanan, ötekileştirilen ve marjinalize edilmeye çalışılan bir HAMAS ve Gazze ortaya çıktı. İsrail, 2007’den itibaren katı bir deniz-hava ve kara ablukası uyguladığı Gazze’ye 2008-2009’da, 2014’te ve en son 2023’te olmak üzere üç geniş kapsamlı, çok sayıda da küçük ölçekli saldırılarda bulundu ve bulunmaya devam ediyor.

 

Sorunu Doğru Tanımlamak: İşgal, Kudüs ve Mülteciler

Tekrar vurgulamak gerekirse günümüzde Filistin sorunu vardır ve bunun temel nedeni Siyonizm ve İsrail’in işgal politikasıdır. Doğru bir tanımlama yapmak adına, Filistin sorununun temel dinamikleri İsrail’in işgal ettiği topraklar, Kudüs’ün statüsü ve Filistinli mültecilerin geleceğidir.

İsrail’in işgal ettiği topraklarda temel referans olarak 1967 Savaşı öncesi sınırlar alınıyor. Buna göre işgalin temelde iki boyutu bulunuyor. Birincisi Batı Şeria, Doğu Kudüs’ün halen işgal altında bulunuyor olması. İkincisi bu işgali kalıcılaştırmak amacıyla bu bölgelerde yeni işgal birimleri oluşturması. İngilizce literatürden atıfla “yerleşimciler” olarak ifade edilen bu kişiler, “işgalin yeni işgalcilerinden” başka kişiler değil. Batı Şeria’da 500 binin üzerinde, Doğu Kudüs’te ise 220 binin üzerinde İsrailli işgalci, Filistinlilerin evlerini, topraklarını gasp etmiş durumda.

Doğu Kudüs’ün statüsü, Filistin sorununun çözümü için bir diğer kritik dinamik. İsrail 1980’de işgal altındaki Kudüs’ü ilhak ettiğini açıklayıp başkenti ilan etse de BM Güvenlik Konseyi 476 sayılı kararıyla İsrail’in bu adımı tanınmadı ve İsrail’in Doğu Kudüs’te işgalci olduğu bir kez daha teyit edildi. ABD’nin 2017’de İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararı sonrasında da BM Genel Kurulu bu kararı tanımadığına yönelik net bir duruş sergiledi. Ancak bu durum, İsrail’in Doğu Kudüs’ü işgalini durdurmaya yetmediği gibi Kudüs’ün maneviyatına yönelik sayısız ihlalini de engellemiyor.

Son olarak 1948-1949 Arap-İsrail Savaşı’ndan itibaren Gazze ve Batı Şeria’daki mülteci kamplarında yaşamlarını sürdürenler de dahil olmak üzere 5 milyondan fazla Filistinli, mülteci konumunda. Bu kişilerden yurtlarına dönmek isteyenlerin geri dönüş hakkının tanınması, dönmek istemeyenlerin ise zararlarının tazmin edilmesine yönelik bir mekanizmanın oluşturulması elzem. İsrail bu konuyu hiç müzakereye yanaşmadığı gibi, uyguladığı politikalarla mültecilerin geri dönüşü meselesi yokmuş gibi davranıyor. Zira bu konuda adil bir çözüm geliştirilmesi halinde İsrail’in de bölgenin de demografisi köklü bir şekilde değişecek.

Sonuç olarak HAMAS’ın 7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonu ve İsrail’in bu operasyon öncesinde ve sonrasında uyguladığı politikalar, Filistin sorununun İsrail tarzıyla sürdürülemez ve yönetilemez olduğunu açık bir şekilde göstermiştir. Filistin’de taraflar açısından en sürdürülebilir ve adil çözüm, BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararına uygun bir şekilde İsrail’in işgal ettiği bütün topraklardan çekilmesi, başkenti Doğu Kudüs olan tam egemen bir Filistin devletinin kurulması ve Filistinli mültecilere geri dönüş ve/veya tazminat hakkının tanınmasıyla mümkün olacaktır. Sorunun çözümüne yönelik girişimler, geçmiş travmaları ortadan kaldırmayacak olsa da yeni travmaların yaşanmasını önleyebilir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası