Kriter > Dosya > Dosya / Filistin |

Filistin Sorununun Çözümü İsrail’in Elinde


Günümüzdeki gerilim ve İsrail’in orantısız saldırısı, HAMAS ve Aksa Tufanı operasyonu üzerinden ele alınıyor. Ancak unutmamak gerekir ki HAMAS 1987’de kuruldu. Filistinliler ise hakları için yüzyıldan fazladır mücadele ediyor ve eğer bir çözüm bulunmazsa mücadele etmeye de devam edecek.

Filistin Sorununun Çözümü İsrail in Elinde
İsrail'in Gazze'ye yönelik hava saldırıları sürüyor. (Ali Jadallah/AA, 8 Ekim 2023)

Filistin sorunu, temelde Siyonizm’in bir siyasal hareket olarak ortaya çıkmasının ardından başlasa da İsrail’in kurulmasının ardından yaşanan Arap-İsrail Savaşları ve İsrail işgalinin ortaya çıkardığı sonuçlar nedeniyle uzunca bir dönem Ortadoğu politikasının merkezi konumunda yer aldı. Her ne kadar 1979’dan itibaren İran ve Basra Körfezi merkezli gelişmelerle ikinci planda kaldığı düşünülse de çözülemeyen bir “sorun” olarak devam etti ve günümüzde sadece Ortadoğu’nun değil; dünyanın da en önemli gündemi haline geldi.

Son sözü baştan söylemek gerekirse, Filistin’in bir “sorun” olarak ortaya çıkmasının en önemli nedeni İsrail işgalidir ve işgal sona ermedikçe sorunun çözümüne giden bütün yollar tıkalı olacaktır. Günümüzdeki gerilim ve İsrail’in orantısız saldırıları, HAMAS ve Aksa Tufanı operasyonu üzerinden ele alınıyor. Ancak unutmamak gerekir ki HAMAS 1987’de kuruldu. Filistinliler ise hakları için yüzyıldan fazladır mücadele ediyor ve eğer bir çözüm bulunmazsa mücadele etmeye devam edecek.

Paradoksal gibi gözükse de çözüme giden kilidin anahtarı aslında İsrail’in elinde. Sadece Filistinliler için değil, kendi güvenliğini sağlamak için de bu durum geçerli. Nitekim eğer işgali kalıcılaştırmak için kurulan yerleşimler olmasa, İsrail Doğu Kudüs dahil işgal ettiği topraklardan çekilse, vatanlarından sürülen milyonlarca Filistinliye geri dönüş hakkı tanınsa ve egemenliği tanınmış ve saygı duyulan bir Filistin devleti tam teşekküllü bir şekilde kurulsa, ortada bir Filistin sorunu kalmayacağı gibi İsrail’in de güvenli sınırlar içinde yaşaması mümkün olacaktır. Dolayısıyla sadece Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1967’de aldığı 242 sayılı karar günümüzde tam olarak uygulanırsa, belki geçmişte yaşanan acılar ortadan kalkmaz ama gelecekte yaşanacak travmaların önüne geçmek mümkün olur. Elbette bu koşulların ortaya çıkması kısa vadede mümkün görünmüyor; ancak bunun için çabalanmadığı sürece hiçbir çözüm gerçekçi olmayacak.

 

Filistinliler Yok Sayılıyor Ama Oradalar

Filistin sorununun devam etmesinin başlıca nedeni Filistinlilerin haklarını, varlıklarını, taleplerini yok saymak. Öyle ki İsrail’in son Gazze saldırısıyla beraber 2008’den beri Netanyahu tarafından dile getirilen Yahudi Devleti ve 2018’de kabul edilen Ulus Devlet Yasası’nı fiilen uygulamaya geçirme ihtimali bulunuyor. Bu yasa, aslında modern devletlerin ortaya çıktığı dönemde literatürde kullanılmaya başlanılan ancak hiçbir zaman pratikte tek bir “ulusun” mevcudiyetinden ibaret olmayan “ulus-devlet” düzeninin, günümüz küresel dünyasında metazori ile uygulanmaya çalışılması anlamına geliyor.

Günlerdir ağır bombardıman altında olan ve bu yazı kaleme alınırken henüz kara operasyonu başlamamış olan Gazze’deki Filistinlilerin gidebileceği bir yer yok. İsrailli bazı yetkililerin açıklamalarından hareketle konuşulan senaryolardan birisi, Gazze’nin tamamen ortadan kaldırılması ve bu topraklardaki Filistinlilerin Mısır’a doğru sürülmesi. Oysa Kahire’nin de şiddetle karşı çıktığı bu “çözüm” sadece palyatif olacak; zira sürülmeleri halinde bile Filistinliler İsrail’in “yanı başında” yaşamaya devam edecekler. Gazze ile İsrail arasında bir tampon bölge oluşturma senaryosu da işlevsiz olacak. Bu “önlem” Filistinli grupların Gazze’den kara yoluyla sızmalarını engelleyecek gibi görünse de Aksa Tufanı’nda görüldüğü gibi paramotorlar ve özellikle füze menzilleri, söz konusu “tamponu” kolaylıkla aşabilecek nitelikte.

Kaldı ki İsrail Gazze’deki “sorununu” çözse bile, karşısında Doğu Kudüs ve Batı Şeria gerçeği var. Günümüzde nüfusu 3 milyonun üzerinde olan bu bölgede işgali kalıcılaştırmaya yönelik yerleşimler kurulmuş olsa da her geçen gün işgalin baskısını daha fazla üzerlerinde hisseden Batı Şerialı ve Doğu Kudüslü Filistinlilerin, başta Mescid-i Aksa’da olmak üzere, Filistin sokaklarında “tecrübe ettikleri” bu baskıya nereye kadar “toleransları” olacağı belirsiz. Velev ki İsrail Batı Şeria “sorununu” da Filistinlileri Ürdün’e sürerek çözmeyi denedi -ki böylesi bir senaryonun Ürdün tarafından asla kabul edilmeyeceği açıklandı- Filistinliler yine İsrail’in işgal sınırlarının “yanı başında” yaşamaya devam edecekler.

Öte yandan bir de İsrail’in kaygı duyduğu kendi içindeki bir gerçeklik daha var: Sayıları 2 milyonun üzerinde İsrail vatandaşı olan Araplar gerçeği. Bu noktada İsrail’in 2018’de kabul ettiği “Ulus-Devlet Yasasının” görünen ve görünmeyen iki amacı bulunuyor. Birincisi, Filistin sorunu olur da bir gün çözülürse, Arap-İsrail savaşlarında yerlerinden edilen ve başta komşu ülkeler olmak üzere dünyanın dört bir yanına dağılan milyonlarca Filistinli mültecinin geri dönüş ihtimaline set çekmek. İkincisi ise -pratikte gerçekleştirilmesi imkansız bir amaç gibi gelebilir ama- olası bir çözümde kendi içindeki Arap asıllı İsrail vatandaşlarının vatandaşlıklarını “devre dışı” bırakmak.

Bu senaryolardan hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin -hatta isterse tamamı uygulamaya koyulsun- Filistinlileri kendi içlerinde ayrıştırarak, aralarındaki politik görüş ayrılıklarından faydalanarak veya bölgesel düzeydeki konjonktürel gelişmeleri kullanarak yok saymak mümkün değil. Günümüzde işgal bölgelerinde ve diğer ülkelerde yaşayan, toplam sayıları 14 milyonun üzerinde olan Filistinlileri yok saymak, çözümün değil; çözümsüzlük, direniş ve şiddet sarmalının can suyudur.

Biden, Netanyahu ile Tel Aviv'de

ABD Başkanı Joe Biden, resmi ziyaret kapsamında İsrail'e geldi. Başkan Biden, Başbakan Binyamin Netanyahu ile Tel Aviv'de bir araya geldi. (GPO-Handout/AA, 18 Ekim 2023)

 

Son Şiddet Dalgası ve Buna Destek “Çözüm” Üretir mi?

HAMAS’ın Aksa Tufanı operasyonu, İsrail’de çok büyük bir şok etkisi oluşturdu. İsrail’in Gazze’de sivil/askeri hedef gözetmeksizin ilk iki haftalık ağır bombardımanı ve saldırısından anlaşılan, henüz “rutin” dışında bir karşılık verme planı yok. Diğer bir ifadeyle, HAMAS’ın böyle bir operasyonunu istihbarı açıdan öngörememesi/önleyememesi ve askeri açıdan da karşı koyamaması bir yana; olası bir saldırı sonrasına yönelik de kapsamlı bir planlama yapmadığı görülüyor. Eğer gerçekten kapsamlı bir planlaması olsaydı, Gazze’yi yoğun bir bombardımana tutmak ve binlerce sivili katletmek yerine; “rutinin” dışına çıkar, amacını, kapsamını ve çıkış stratejisini başta kendi kamuoyu olmak üzere dünyaya ilan eder ve aşamalı bir şekilde uygulamaya koyardı.

İsrail bunu yapmak yerine, Aksa Tufanı operasyonunun ilk gününde, Batı kamuoyunda ve sivillerin öldürülmesi konusunda hassas olan kamuoyunda, kendisine gösterilen “sempatiyi” olabildiğince kullanmaya yönelik adımlar attı. Başta ABD olmak üzere birçok Batılı lider arka arkaya İsrail’e destek mesajları verdi. İsrail’in orantısız reaksiyonu ve Gazze’de gerçekleştirdiği katliama yönelik sorgulamalar/tepkiler gelişmeye başlayınca da aynı liderler bu kez İsrail’i ziyaret etmek için deyim yerindeyse sıraya girdi.

Bu noktada sorulması gereken çok sayıda soru var ama ben üçünü seçeceğim: Birincisi, İsrail’in Gazze’de uyguladığı şiddet politikası, güvenliğini sağlamak için yeterli çözüm üretir mi? İkincisi, başta ABD olmak üzere İsrail’e koşulsuz desteğini açıklayan ülkelerin bu adımı, nasıl sonuçlar ortaya çıkarır? Üçüncüsü, şiddet dalgası Filistin/İsrail sınırlarını aşıp, bölgesel ve küresel bir hal aldığında -ki ciddi bir risk bulunuyor- çatışmanın tarafları ve destekleriyle şiddet sarmalının artmasına neden olan aktörler ne yapacaklar?

İlk sorunun cevabı oldukça açık ve bu cevap maalesef Filistin sorununun kanlı tarihinde tekrar tekrar verildi. İsrail’in uyguladığı şiddet politikasıyla, on binlerce Filistinli hayatını kaybetmesine ve yaşayan Filistinlilerin de hayatlarını gün geçtikçe zorlaştırmasına rağmen Filistinliler haklarını aramaktan vazgeçmedi. Gelecekte de farklı isimlerle, farklı yapılarla, farklı direniş örgütleriyle haklarını aramaya devam edecekleri açık. Filistinliler haklarını aradığı sürece de İsrail’in algısal düzeyde bile olsa güvenliğini sağlaması oldukça zor.

İkinci sorunun cevabı, aslında birinci cevapla yakından ilişkili. İsrail’e ve politikalarına koşulsuz desteğini açıklayan ülkeler, kısa vadede İsrail’in elini rahatlatıyor ve eylemlerine “meşruiyet” kazandırıyor gibi görünse de aslında orta ve uzun vadede İsrail’e ve kendilerine zarar veriyorlar. İsrail’e verecekleri zarar, Filistin sorununun hâlâ İsrail’in “içinde ve yanı başında” duruyor olması. Kendilerine verecekleri zarar ise on yıllardır “insan hakları, koruma sorumluluğu, demokratik değerler” gibi idealize ettikleri ancak sadece kendileri ve çıkarlarına uygun aktörler için uyguladıkları normların altına dinamit koymaları. Gazze’de siviller katledildikçe ve buna yönelik cılız bir itiraz bile gelmedikçe, söz konusu devletlerin başta Ortadoğu olmak üzere uluslararası toplum nezdinde kredibiliteleri ve inandırıcılıkları ortadan kalkıyor.

Üçüncü sorunun cevabı ise bir ihtimale bağlı olmakla beraber hiç de göz ardı edilmemesi gereken bir senaryo. Zira son şiddet sarmalının ilk iki haftalık yansıması, İsrail/Filistin boyutunu aşmış ve bölge ülkeleri ile İsrail destekçisi ülkeleri bile etkilemeye başlamış durumda. İsrail’in iki cepheli, hatta daha geniş bir savaşla karşı karşıya kalması an meselesi olup, İsrail’in ve ABD gibi koşulsuz destekçilerinin asimetrik tehditlerle bir kez daha yüzleşmesi yüksek olasılık.

Bu noktada başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin tansiyonunun düşürülmesi, sivillerin hedef alınmaması ve acil insani ihtiyaçların giderilmesine yönelik yaptığı girişimler değer kazanıyor. Zira Filistin sorununu çözmeden önce, mevcut şiddet sarmalının ve gerilimin düşürülmesi aciliyet arz ediyor. İkinci aşamada, bir daha benzeri trajediler yaşanmaması için iki devletli ve Doğu Kudüs’ün başkent olduğu bir Filistin devletinin kurulması, bu devletin keyfi müdahalelerden uzak tam egemenliğinin sağlanması ve bu durumun da çeşitli mekanizmalar üzerinden güvence altına alınması için çalışılması elzem.

Özellikle ikinci aşamanın gerçekleşmesi kısa vadede zor gibi gözüküyor ancak imkansız değil. Zira Filistin sorununun sürdürülemezliği ve İsrail’in algıladığı güvenlik tehditlerini kolay bir şekilde yönetemeyeceği ortada. HAMAS’ın 7 Ekim’deki Aksa Tufanı operasyonu ve ortaya çıkardığı travma bunun en büyük işareti. Bu nedenle bir kez daha vurgulamak gerekir ki, Filistin sorununun çözümüne giden kilidin anahtarı, İsrail’in elinde ve İsrail bu kilidi açmadıkça güvensizlik içinde yaşamaya devam edecek. Bu noktada Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Ürdün gibi ülkeler başta olmak üzere bölge ülkelerinin tansiyonu düşürmeye ve sorunu çözmeye yönelik girişimlerinin, İsrail’in yanı sıra ona koşulsuz destek veren ülkeler tarafından dikkate alınması gerekiyor. Aksi taktirde Filistin merkezli yeni krizleri ve travmaları farklı yönleriyle ele almaya devam edeceğiz.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası