Kriter > Dosya > Dosya / Filistin |

İsrail’in Gazze Saldırısı ve Uluslararası Hukuk


Filistin tarafından gerçekleştirilen askeri eylemlerin bir saldırı olduğu ve meşru müdafaa hakkı doğurduğu kabul edilse bile, meşru müdafaa hakkını kullandığını beyan eden İsrail’i birçok hukuki sınırlar ve kısıtlılıklar beklemektedir. Meşru müdafaa hakkı doğal ve yapılageliş hukukunda da bulunan bir hak olduğundan, bu hakkın doğasında orantılılık unsuru da bulunmaktadır.

İsrail in Gazze Saldırısı ve Uluslararası Hukuk
Beyrut'ta toplanan vatandaşlar, Birleşmiş Milletler binasının girişine Gazze destek notları yazdı. (Houssam Shbaro/AA, 18 Ekim 2023)

İsrail’in 2007’den beri abluka altında tuttuğu Gazze Şeridi’nden İsrail’e yönelik 7 Ekim Cumartesi gün başlatılan askeri eylemler ve İsrail’in bu eylemlere verdiği ve vermeye devam ettiği askeri karşılık, birçok hukuki mülahazaları da beraberinde getirmektedir. Filisin ve İsrail taraflarının uluslararası hukuk bağlamında, haklarının ve sorumluluklarının neler olduğu ile eylemlerinin ve yöntemlerinin hukukiliği gibi birçok hukuki meselenin ele alınması elzem hale gelmiştir.

Bu bağlamda yoğunluğu, şiddeti ve sivil halk üzerindeki ağır etkileri nedenleriyle devam eden İsrail askeri eylemlerinin, hem “meşru müdafaa hakkı” bağlamında hem de “uluslararası insancıl hukuk” bağlamında ele alınması ve anlatılması büyük bir aciliyet taşımaktadır.

Gazze Şeridi, Doğu Akdeniz kıyısında, Mısır sınırından diğer uca yalnızca 41 kilometre kadar uzanan ve en fazla 12 kilometre derinliğe sahip ancak üzerinde yaklaşık 2,3 milyon Filistinlinin yaşadığı ya da yaşamak zorunda kaldığı dar bir bölge. Bu dar ancak çok sayıda sivil nüfusun barındığı bölgeye yönelik yürütülen saldırılarla, sivil halkın doğrudan hedef alınması, çok sayıda sivilin doğrudan öldürülmesi, sivil yerleşim yerlerinin ve sivil altyapı tesislerinin tahrip edilmesi, sivillere su, gıda, elektrik, yakıt akışının tümden kesilmesi ve böylelikle göçe ya da ölüme itilmesi, sivil halkın kısa sürede bölgenin kuzeyini terk etmesinin istenmesi, yani büyük sayıda sivil halkın göçe zorlanması, göç yolunda ilerleyen sivilleri doğrudan hedef alan saldırılar düzenlenmesi eylemleri somut kanıtları ile basına yansımaktadır.

İsrail Başbakanı Netanyahu bizzat kendi ağzından HAMAS saldırılarının gerçekleştirildiği günü “zor bir gün” olarak niteleyerek HAMAS'ın faaliyet gösterdiği yerleri "harabe şehirlere" dönüştürme sözü vermiştir. HAMAS’ın faaliyet gösterdiği yerden kastın da bütün Gazze şeridi olduğu açıktır.

Bütün bu faaliyetler ve ilişkili beyanlar dikkate alındığında, İsrail’in eylemlerinin hem meşru müdafaa hakkı bağlamında hem de uluslararası insancıl hukuk bağlamında değerlendirilmesi, İsrail’in eylemlerine son vermesinin sağlanması anlamında aciliyet göstermektedir.

İsrail ordusu, Gazze Şeridi'ne yönelik saldırılarında çok sayıda yaralı Şifa Hastanesi'ne kaldırıldı.
İsrail ordusu, Gazze Şeridi'ne yönelik saldırılarını devam ettiriyor. Gazze'ye düzenlenen saldırılarda yaralanan aralarında çocukların da bulunduğu çok sayıda kişi Şifa Hastanesi'ne kaldırıldı. (Ali Jadallah/AA, 18 Ekim 2023)

 

Meşru Müdafaa Hakkı ve İsrail’in Eylemleri

İsrail’in özellikle Gazze şeridine ve komşu ülkelere yönelik gerçekleştirdiği saldırılar bağlamında elzem iki husustan birisi, meşru müdafaa hakkını kullandığını beyan eden İsrail’in bu hakkı hangi sınırlılıklar içerisinde ve hangi noktaya kadar kullanabileceğinin belirlenmesidir. Meşru müdafaa hakkı, BM Antlaşması’nın 51. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeden ortaya çıkan önemli unsurlar şöyle sıralanmaktadır:

  • Meşru müdafaa hakkının doğal olduğu yani her devletin böyle bir hakka kendiliğinden sahip olduğu,
  • Mevcut bir silahlı saldırı olması gerektiği,
  • Devletlerin kendini savunma haklarının tek başlarına ya da kendilerine yardım edebilecek diğer devlet ya da devletlerle birlikte kullanabileceği.

Dolayısıyla Filistin tarafından gerçekleştirilen askeri eylemlerin bir saldırı olduğu ve meşru müdafaa hakkı doğurduğu kabul edilse bile, meşru müdafaa hakkını kullandığını beyan eden İsrail’i birçok hukuki sınırlar ve kısıtlılıklar beklemektedir.

51. maddede de belirtildiği gibi, meşru müdafaa hakkı doğal ve yapılageliş hukukunda da bulunan bir hak olduğundan, bu hakkın doğasında orantılılık unsuru da bulunmaktadır. Bu bağlamda meşru müdafaa hakkı çerçevesinde kullanılan gücün orantılı olması gerekir. Meşru müdafaa hakkı doğuran eylemle orantılı olmayan, karşı tarafı cezalandırmaya ya da intikam almaya dönük eylemler, meşru müdafaa hakkının hukuki sınırlarını aşmaktadır. Bu unsurla bağlantılı bir şekilde, saldırıya verilecek karşılığın saldırıyı durduracak ve geri itecek ölçütte olması gerekmekte, bu gerekliliğin ötesinde güç kullanıldığında meşru müdafaa hakkının sınırları aşılmaktadır.

İsrail, karşı askeri eylemlerini ancak saldırı durdurulana kadar ve varsa işgal edilmiş topraklarını kurtarana kadar ve sivillere zarar vermeden, savunma maksadı ile sınırlı kalarak bölgeyi kontrol altına alacak tedbirlerle devam ettirebilir. Bu bağlamda ayrıca vurgulanmalıdır ki, ABD’nin muhtemelen müşterek meşru müdafaa hakkı temelinde bölgeye İsrail’e yardım maksadı ile gönderdiğini beyan ettiği savaş gemilerini ve uçaklarını fiilen kullanması da orantılılık prensibinin ağır bir şekilde ihlali olacaktır. Zira karşı tarafta, yaklaşık 2,3 milyon insanın dar bir bölgeye sıkıştığı bir Filistin ülke parçası bulunmaktadır.

Meşru müdafaa hakkı saldırıları durdurana kadar kullanıldıktan sonra, çatışmaların kesilip, sonraki sorunların barışçıl yöntemlerle çözülmesi de hukuki bir zorunluluktur. BM Antlaşmasının 2. maddesinin 3. Paragrafı, bütün ülkelere sorunları şiddet içermeyen yani barışçıl yöntemlerle çözme yükümlülüğü getirmektedir.

Son olarak vurgulanmalıdır ki, sivillere ve sivil yerleşim yerlerine saldırı, meşru müdafaa hakkının meşru sınırlarının tamamen dışındadır. Aşağıda ele alınacağı gibi, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü askeri eylemlerinin ağır sivil kayıplara yol açması, sivil yerleşim yerlerine ve sivil altyapıya zarar vermesi meşru müdafaa hakkı ile gerekçelendirilebilecek eylemler değildir.

İsrail-Filistin Çatışması, İNFO

Uluslararası İnsancıl Hukukun İlgili Kuralları

Savaş esnasında uyulması gereken uluslararası hukuk kuralları, sivilleri ve diğer hassas grupları korumak ve savaşın askerler üzerindeki ağır sonuçlarını azaltmak için bir yandan silah ve savaş yöntemlerini düzenlemekte (ağırlıklı olarak 1899 ve 1907’de Lahey’de imzalanmış konvansiyonlar ile), diğer yandan da savaşın kurbanları olarak nitelendirilebilecek sivil halkın, yaralıların, hastaların ya da esir düşmüşlerin korunması için doğrudan yükümlülükler (özellikle 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve 1977 iki ek protokoller ile) getirmektedir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokollerinden başka, “1954 Silahlı Çatışmalarda Kültürel Varlıkların Korunmasına Dair Sözleşme (ve iki ek protokol)”, “1972 UNESCO Dünya Mirası Sözleşmesi”, “1972 Biyolojik Silah Sözleşmesi”, “1980 Konvansiyonel Silahlar Sözleşmesi ve 5 ek protokol”, “1992 Arkeolojik Mirasın Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi”, “1993 Kimyasal Silah Sözleşmesi” ve “1997 Ottawa Anti-Personel Mayın Sözleşmesi” gibi sözleşmeler de oluşturulmuştur.

Yukarıda bahsedilen düzenlemelerle getirilen kuralların ve ilişkili yasakların amacı, savaşın özellikle de savunma savaşlarının gerekliliklerini tümden engellemeden, gereksiz ölümleri, gereksiz acıları ve gereksiz yıkımı önlemek ve savaşın bir nevi yalnızca politik amaçları ile sınırlı kalmasını sağlamaktır. Bu çerçevede, “silahlı çatışmaların silah ve yöntemlerinin sınırlandırılması” ve “silahlı çatışmalarda sivillerin ve savaş dışı kişilerin (hors de combat) korunması” gibi iki temel hedef, başarılmaya çalışılmaktadır.

Yasaklanmış silah türleri ve çatışma yöntemleri ile ilgili olarak, ilgili sözleşmeler yasaklanmış silahları ve yöntemleri tek tek saymak yerine, silah türlerinin ve faaliyet türlerinin niteliklerini sayarak yasaklamışlardır. Bu bağlamda, gereksiz acı vermeme (unnecessary suffering) ilkesi temel alınmakta, sivil ve asker arasında ayrım gözetmeyen yani sivillere de zarar veren silahlar, zehir veya zehirli silahlar, düşmana veya orduya mensup kişileri acımasızca öldürme veya yaralama, gereksiz acıya neden olacak biçimde tasarlanarak silah, mermi veya malzeme kullanma, savaşın gerekliliklerince zorunlu kılınmadığı halde düşman mülkünü tahrip etme ya da el koyma gibi eylemler yasaklanmıştır.

1949 Cenevre Sözleşmelerinden sonraki yıllarda da oluşturulan uluslararası sözleşmeler, bazı spesifik savaş silah ve yöntemlerini yasaklamışlar ve bu yasakların uygulama alanlarını genişletmişlerdir. Bakteriyolojik, kimyasal, biyolojik silahlar, kör edici lazer silahları, antipersonel mayınlar açıkça yasaklanmıştır. Yapılan bazı uluslararası sözleşmeler, savaş esnasında çevrenin ve kültürel varlıkların korunmasına dair kurallar da getirmektedir.

Silahlı çatışmalarda bazı kişi gruplarının korunmasına dair kurallar ise silahlı kuvvetlerin hasta ve yaralılarının, harp esirlerinin ve sivillerin doğrudan korunmasına dair kurallardır. İlan edilmiş ya da edilmemiş bütün savaşlarda ve taraflar arasındaki bütün silahlı çatışmalarda ve ayrıca uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda, siviller dahil korunan kişilere nasıl davranılması gerektiğine dair minimum standartlar belirlenmiştir.

Sivillerin korunmasına ilişkin kuralların çoğunluğu 4 numaralı Cenevre Sözleşmesi’nde bulunmaktadır. Sivillerin korunmasına ilişkin temel ilke sivillerin kasıtlı öldürülmemesini, her türlü işkence ve bedensel cezalara maruz bırakılmamasını, sivillerin insani muamele görmesini, kişiliklerine, onuruna, aile haklarına, inançlarına, ibadet ve geleneklerine her koşulda saygı gösterilmesini, cinsel istismara uğramamalarını, utanç verici duruma sokulmamalarını sağlama amaçları gütmektedir. İlgili uluslararası sözleşmeler, sivillerin yaşadıkları yerlerden özellikle topluca ve zorla göç ettirilmemelerini öngörmektedir.

Yukarıda özetlenen bu yasaklanmış eylemlerin gerçekleştirilmesi, gerçekleştiren kişilerin uluslararası cezai sorumluluğuna yol açmaktadır. Bu tür suçları işleyen kişilerin öncelikle kendi ülkelerince yargılanmaları beklenmektedir. Ancak bu kişiler hiç yargılanmıyorlarsa ya da göstermelik yargılanıyorlarsa, o taktirde Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) yargı yetkisi doğmakta ve yargı yetkisi alanına girdiği ölçüde bu kişileri yargılayabilmektedir. Nitekim UCM’yi kuran Antlaşma, yukarıdaki eylemleri “soykırım”, “insanlığa karşı suçlar”, “savaş suçları” ve “saldırı suçu” olarak sıralamakta ve yargılama yetkisi içerisinde olduğunu öngörmektedir.

İsrail, Gazze Şeridi'nde son 24 saatte 678 Filistinliyi öldürdü, İNFO

İsrail’in Eylemleri ve Uluslararası İnsancıl Hukuk

7 Ekim gününden başlamak üzere gerçekleşen İsrail’in eylemlerinden ilk grubu, sivillerin kasten öldürülmesi eylemlerini oluşturduğunu görmekteyiz. Yüzbinlerce Filistinlinin yerleşik olduğu Gazze şeridindeki mahalleler neredeyse hiç ayrım gözetmeksin havdan ve karadan bombalanmaktadır. HAMAS militanlarının neredeyse her yerde oldukları gerekçesi ile hiçbir ayrım gözetmeksizin, evler, apartmanlar, okullar, camiler, hatta hastaneler bombalanarak çok sayıda sivil öldürülmektedir. Hatta göç etmeye zorlanan siviller, göç yolunda ilerlerken, özellikle hedef alınıp, bombalanmakta ve öldürülmektedir.

Filistin tarafından yapılan en son açıklamalara göre, bombalama eylemleri başladığından bu yana, yani sadece 10 gün içerisinde, Gazze’de ve Batı Şeria’da 3 bin 500’ün üzerinde Filistinli sivil hayatını kaybetmiştir. Bunların yaklaşık yarısının kadın ve çocuklardan oluştuğu, yaralı sayısının ise 13 bin civarında olduğu ifade edilmektedir. Bu ağır durum, her gün ortalama 400 sivilin öldürüldüğü anlamına gelmektedir. Han Yunus yerleşim yerine ve Refah sınır kapısı bölgesine yapılan tek bir saldırıda en az 100 kişinin hayatını kaybettiği açıklanmıştır.

Sivillerin kasten öldürülmesi eylemleri, Cenevre Sözleşmelerinin ağır ihlallerindendir ve savaş suçu oluşturmaktadırlar. Hatta bu öldürme eylemleri sivillerin sistematik ve yaygın bir hâl aldığında daha ağır nitelikli bir suç olan “insanlığa karşı suçlar” arasında yer alacağı ifade edilmektedir.

İsrail’in bir başka eylem türü, sivil yerleşim yerlerini ve sivil altyapıyı tahrip edecek şekilde saldırı ya da bombalama eylemleri gerçekleştirmesidir. İsrail, kullandığı bombalama yöntemi ve silah türleri bağlamında yolları, su ve kanalizasyon hatlarını, gıda altyapısını ve barınma imkanlarını tümden yok etmektedir. Bombalanan birçok bina tamamen yıkılmakta ya da kullanılamaz hale gelmektedir. Bugüne kadar sadece sağlık merkezlerine 115 saldırının gerçekleştirildiği belirtilmekte, sonuç olarak Gazze’deki hastanelerin büyük bir çoğunluğunun saldırılar, elektrik ve su yokluğu nedenleri ile çalışamaz duruma geldiği belirtilmektedir. Bölgedeki BM yetkililerince susuzluk ve su yokluğundan kaynaklanan ölümlerde ciddi artış beklendiğini de ifade etmektedirler. Benzeri bir şekilde, Cebaliye mülteci kampı da saldırılarının hedefi olmuş ve nerdeyse yerle bir edilmiştir.

Sivillere ve sivil altyapıya dönük yaşanan en büyük saldırı 17 Ekim akşamı Gazze’deki Al-Ahli Al-Arabi hastanesine yapılan saldırı olmuştur. Saldırı hastanede ve bahçesinde bulunanlardan yaklaşık 500 sivil hayatını kaybetmiştir. Bu saldırı, kapsamı, niteliği ve siviller üzerinde doğurduğu ağır sonuçlar bağlamında insanlığa karşı suçlar kategorisinde bulunan bir suç oluşturmaktadır.

İsrail’in sivillerin temel ihtiyaçlarının karşılanmasını imkansız hale getiren bir başka tür eylemleri de, karşı saldırılarını başlattığı ilk günden bu yana Gazze’ye elektrik, yakıt, su, gıda ve insani yardım akışını tamamen durdurması olmuştur. Gazze’de bulunan yüzbinlerce insan temel ihtiyaçlarından hiçbirisini karşılayamaz hale gelmektedirler.

İsrail tarafından kullanılan bir diğer eylem türü ise, sivillerin zorla göç ettirilmesidir. Gazze’nin kuzeyinde yaşayan bir milyonun üzerindeki sivil nüfusun 24 saatte güneye göç etmesi gerektiğini aksi taktirde saldırıların hedefi olacağının açıklanmasının ardından yüzbinlerce insan Gazze’nin güneyine göç etmeye başlamak zorunda kalmıştır. Güneyde 400 bin nüfuslu Han Yunus şehrine son günlerde 600 bin sivil gelmiş ve şehrin nüfusu daha şimdiden bir milyonu geçmiştir. Şu ana kadar 1 milyona yakın kişinin yerinden edilmiş olduğu belirtilmektedir. İnsanların sokaklarda yattığı ve ciddi gıda ve su sıkıntısı çektiği rapor edilmektedir.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği sözcüsü Ravina Shamdasani, sivillerin göçe zorlanması eyleminin bir uluslararası hukuk ihlali olduğunu ve suç oluşturduğunu ifade eden bir açıklama yapmıştır. Ürdün ve Mısır yetkililerinin ifade ettiği gibi, askeri bir gereklilikten ziyade İsrail’in asıl amacı, Gazze’deki Filistinlileri nihayetinde Ürdün’e ve Mısır’a sürmek ve böylece Gazze’yi Filistinlilerden arındırmaktadır.

 

Suçluların Cezalandırılması İhtimali

Yukarıda sıralanan eylemler, uluslararası hukukun ilgili kuralları gereği savaş suçları oluşturmaktadır. Nitekim, bütün bu eylemler devam ederken BM, İsrail’in bu eylemlerinin savaş suçu oluşturabilecek eylemler olduğunu ifade etmektedir. Hatta, sivil topluluğa karşı sistematik ve yaygın bir planının parçası oldukları ölçüde de daha ağır nitelikli olan insanlığa karşı suçlar arasında yer almaktadırlar.

Filistin devletinin 2015’te Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taraf olması ve talep etmesi ile birlikte UCM, Filistin topraklarında işlenen suçları ve sorumlularını araştırmaya başlamıştı. Mevcut askeri saldırılar üzerine Mahkeme, bu olayların araştırılmasının da Mahkeme’nin yargı yetkisine girdiğini ifade eden bir açıklama yapmıştır.

Sorumluların yargılanması ve cezalandırılması ile ilgili en önemli zorluk, söz konusu suçlardan hakkında dava açılmış ya da açılacak kişilerin Mahkeme’nin önüne çıkarılmasının sağlanması olacaktır. Zira Mahkeme, hakkında dava açılmış kişileri ancak Mahkeme’nin önüne çıkarılmaları durumunda yargılayabilmektedir. Başta üst düzey yetkililer olmak üzere özellikle İsrail vatandaşı olup hakkında dava açılacak kişilerin Mahkeme’nin önüne çıkarılıp çıkarılamayacağı ya da ne zaman çıkarılabileceğini zorluklar gösterecektir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası