Böyle bir soru, Türkiye’nin gündeminden hiç düşmeyen “tohumculukta İsrail’e bağımlıyız” ezberi nedeniyle hep sorulur. Bundan beş yılı aşkın bir süre önce yine bu dergide yazdığım “Türkiye’de Tohum ve Tohumculuk Üzerine” başlıklı yazımda, bu sorunun cevabına kısaca yer vermiştim. Hatta makale, ulusal bir gazetede manşet haber olmuştu. 16 Eylül 2025’te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun, bir basın toplantısında cep telefonu ve çeri domatesi örnek vererek dünyanın teknolojide İsrail’e bağımlı olduğu algısı oluşturmaya çalışması sonrasında, bu soru tekrar gündeme geldi. Algı mesajı, tüm dünyaya ve dolayısıyla Türkiye’ye idi. Biz de tohumda bağımlılığı genelde dünya özelde Türkiye bağlamında ele alalım.
Gıda güvenliği, Covid-19 salgınını takiben son yıllarda uluslararası tarım ticaretinin en stratejik başlıklarından biri haline geldi. Rekabetçi tarım ve olabildiğince gıda ihracatı politikası yerine gıda arz güvenliği politikası daha çok öne çıktı. Peşinden Ukrayna-Rusya Savaşı, iklim değişikliğinin meydana getirdiği tarımsal kuraklığın etkileri, tarım alanlarının daralması ve gıda enflasyonu; ülkeleri tarımda yeniden “kendine yeterlilik” tartışmasına yöneltti. Tarımsal faaliyetin en temel girdilerinden biri olan tohum ise bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Türkiye’de son yıllarda sıkça gündeme gelen ezberlerden biri olan “Türkiye tohumda İsrail’e bağımlı” söylemi, sosyal medya ve bazı basın organları aracılığıyla özellikle Netanyahu’nun beyanatı sonrası yeniden yaygınlaşırken, veriler ne söylüyor? Dünyanın ve Türkiye’nin tohum ihtiyacının önemli bir kısmını gerçekten İsrail mi karşılıyor? Yoksa bu iddia, bir algı yönetimi mi? Tüm bu sorulara; uluslararası veriler, ticaret rakamları ve sektörel gerçekler ışığında tüm yönleriyle cevap bulmaya çalışalım.
Tarımda Stratejik Bir Girdi Olarak Tohum
Her ne kadar son yıllarda bazı üretim alanlarında topraksız -su üzerinde- ve tohumsuz -vejetatif aksam ile- tarım gittikçe yaygınlaşsa da tohum hâlâ ana akım tarımın en stratejik girdilerindendir. Tohum, tarımsal faaliyetin dolayısıyla gıda tedarik zincirinin başlangıç noktasıdır. Bir ülke, kendi ihtiyacı olan verimli tohumları (sertifikalı veya hibrit) üretip, ata tohumlarını koruyup kullanımını yaygınlaştırmalıdır. Bugünün dünyasında çiftçiler, yüksek fiyatları nedeniyle lisanslı hibrit tohumlara erişim konusunda zorluklar yaşamaktadır. Her ülke gıda arz güvenliğini sağlayabilmesi için bu zorlukları giderici tedbirleri almak durumundadır. Tüm bunlardan hareketle diyebiliriz ki bir ülkenin tohum üzerindeki hakimiyeti sadece ekonomik açıdan değil aynı zamanda stratejik yönüyle de öneme sahiptir.
Bu makalenin ifadelerinde de yer aldığı gibi tohumlar; yerel (ata), standart ve hibrit olmak üzere üç ana grup altında isimlendirilirler. Ata tohumları doğal yollarla üretilmiş, yıllar içinde yereldeki üretim şartlarına uyum sağlamış, orta verimlilikte, çok daha lezzetli olduğu kabul gören, fiyatı ucuz ve raf dayanıklılığı düşük tohumlardır. Standart tohumlar saf, seçilmiş ama doğal döllenme ile üretilmiş, verimleri orta veya yüksek, lezzeti iyi, fiyatı orta düzeyde ve dayanıklılığı hibrit kadar olmasa da artırılmış tohumlardır. Hibrit tohumlar aynı türün iki farklı ana baba hattının kontrollü bir şekilde melezlemesiyle elde edilmiş; verimliliği çok yüksek, belirli hastalıklara dirençli, pahalı, güzel görünümlü ama lezzeti düşük ve ticari dayanıklılığı yüksek tohumlardır. Bunlardan standart ve hibrit tohumlar sertifikalı olarak da üretilmektedir. Sertifikalı tohumlar tescil listesinde yer alır, yetkilendirilmiş üreticiler üretir, üretim sırasında denetimler yapılır, işleme tesisinde temizlenir, laboratuvar testlerinden geçer, sertifika etiketi taşır, menşei izlenebilir, kalite güvencesi verilir, piyasada resmi olarak satılır ve kullanımı devlet tarafından desteklenir.
Küresel Tohum Pazarında Güç Kimin Elinde?
Bu soruyu biraz daha daraltarak şöyle soralım: Kamuoyunda ezber olarak söylendiği gibi gerçekten uluslararası tohumculuğa İsrail mi hakim? Kısa cevap, hayır. Tohumculuk sektörüyle ilgili veriler, böyle bir iddiayı kesin olarak yalanlıyor. Son yıllardaki verilere göre, uluslararası tohum ticaretinin yani dünya tohum pazarının yüzde 50’den fazlası ilk dört büyük tohum şirketinin elindedir. Bunların başında Bayer-Monsanto gelmektedir ve yüzde 23’lük pay ile ilk sıradadır. İkinci sırada ABD’nin Corteva (Dow + DuPont) şirketi yüzde 17 payla bulunmaktadır. Üç ve dördüncü sıralarda ise Çin (Syngenta + ChemChina) ve Fransa (Limagrain) sırasıyla yüzde 8 ve yüzde 5 ile yer almaktadır. Bu rakamlar değişik kaynaklarda az da olsa farklılıklar göstermektedir.
Bu verilerden ve bunları takip eden listelenmeyen rakamlardan hareket edildiğinde İsrail menşeli hiçbir şirketin dünyadaki ilk 10 arasında bile olmadığını söyleyebiliriz. İsrail, çoğunlukla sebze tohumu AR-GE’si ve damla sulama teknolojileri ile bilinmektedir, ancak dünya tohum piyasasında görünür büyüklükte bir pay sahibi değildir. Tohumculukla ilgili önemli bir yetkilinin ifade ettiği gibi “Netanyahu'nun örnek verdiği kiraz (çeri) domateste İsrail'in bir dönem AR-GE başarısı olabilir. Ancak bugün tablo değişmiştir.” Konu domates tohumu olunca Türkiye’nin 2024’te yaklaşık 14 ton domates tohumu ürettiğini ve 16 milyon 568 bin dolarlık domates tohumu ihracatı yaptığını ifade etmek gerekir.
Türkiye’de Tohumculuk Ne Durumdadır?
Yayınlanan resmi verilere göre Türkiye, son 20 yılda tohum konusunda çok önemli bir dönüşüm içinde olmuştur. Bu dönüşümü verileriyle ortaya koymaya çalışalım.
- 2002’de sadece 145 bin ton olan sertifikalı tohum üretimi, 2023’te 1 milyon 350 bin tona yükselmiştir.
- 2023’te tohum ihracatı 264 milyon dolar, ithalat ise 219 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu rakamlarla Türkiye, tohumculuk sektöründe net ihracatçı ülke konumuna geçmiştir.
- Türkiye’de 900 civarında yerli tohum firması faaliyet gösteriyor ve yerli tohum çeşitlerinin toplam tohum kullanımı içindeki oranı gittikçe artıyor.
Tüm bu veriler, Türkiye’nin tohumda dışa bağımlı olduğu algısının tersine tohumculuk sektörü gelişen ve tohum üretimi hızla artan bir ülke konumunda olduğunu gösteriyor.
İsrail ile Tohum Ticaretinde Son Durum Nedir?
Şunu başlangıçta ifade edelim ki Gazze’deki vahşi soykırım nedeniyle 2 Mayıs 2024’ten itibaren Türkiye İsrail ile ticareti tamamen durdurmuştur. Buna tabii ki tohum ticareti de dahildir. Yetkililerin verdiği beyanatlara göre İsrail ile tohum ticaretinin tamamen durmasının Türkiye’nin tohumculuk sektörüne hiçbir olumsuz etkisi olmamıştır. Bu tarihten öncesindeki duruma bakarsak karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır.
Türkiye’nin İsrail ile 2022 verilerine göre toplam ihracatı 6,7 milyar dolar, ithalatı ise 2,3 milyar dolardır. Yani 2024 öncesinde Türkiye, İsrail karşısında üç kat ticaret fazlası vermiştir.
Ticaret Bakanlığı verilerine göre İsrail’den yapılan tohum ithalatı, 2017-2021 yıllarında toplam tohum ithalatının yüzde 5,0’i civarında iken 2022’de yüzde 2,5 civarına, 2023’te ise yaklaşık yüzde 2,0 seviyesine düşmüştür. İsrail’den geçmiş yıllarda alınan tohumların tamamına yakını domates, salatalık, biber, kavun gibi sera tarımında kullanılan hibrit sebze tohumlarıdır. Rakamlarla ifade edilirse Türkiye’nin toplam sebze tohumu ithalatı 2023’te 113,9 milyon dolar, İsrail’den ithal edilen sebze tohumu ithalatı ise sadece 6,6 milyon dolardır. Dolayısıyla İsrail’den ithal edilen sebze tohumu ithalatı, toplam sebze tohumu ithalatının sadece yüzde 5,8’i kadardır.
Tüm bu veriler ve oranlar, sosyal medyada iddia edildiği şekliyle geçmiş yıllarda bile “yüksek bağımlılık” seviyesinden oldukça uzaktır. Sebze tohumları dışındaki buğday, arpa, mısır, pamuk ve çeltik gibi stratejik ürünlerin tohumlarında ise herhangi bir bağımlılığı olmamıştır.
Türkiye Tohumculuğunun Asıl Sorunları ve Öngörüler
Türkiye tohumculuk sektörü, son çeyrek asrı aşkın sürede önemli gelişmeler sağlamış olsa da halihazırda yapısal problemleri vardır. Sektörde var olan problemleri, öngörülen çözüm önerileriyle beraber bu noktada sıralamakta yarar var.
Türkiye, bazı sebze tohumlarında ve özellikle hibrit tohumlarda, hâlâ önemli ölçüde dışa bağımlıdır ve başta mısır, ayçiçeği ve sebze tohumlarında yabancı firmaların egemenliği devam etmektedir. Yerli tohum firmalarının AR-GE kapasiteleri sınırlı olduğundan rekabet güçleri de zayıftır.
Tohumculukta önde olan ülkeler dikkate alındığında, AR-GE yatırımlarının Türkiye’de yetersiz olduğu söylenebilir. Yerli firmaların çoğu, araştırma geliştirme faaliyetlerine yeterince kaynak ayıramamaktadırlar. Bu bağlamda üniversite, araştırma enstitüleri ve özel sektör arasındaki mevcut iş birliği zayıftır. Bu durum, ıslah programlarının uzun süreli yatırımlara ihtiyaç duyması nedeniyle kısa vadeli kâra odaklı firmaların bu yatırımlardan uzak durmasından kaynaklanmaktadır.
Sertifikalı tohum kullanım oranı, verilen önemli desteklerle artmış olmasına rağmen hâlâ üreticilerin bir kısmı geleneksel yöntemlerle elde ettiği tohumları üretimde kullanmaktadır. Piyasada sertifikasız veya etiketsiz tohumların satışı yaygın bir şekilde devam edebilmektedir. Bu durumun üreticiye büyük zararlar verebilme ihtimali mevcuttur.
Cari olan 5553 Sayılı Tohumculuk Kanunu, bazı çevrelerce büyük şirketleri koruyucu nitelikte olduğu gerekçesiyle eleştirilmektedir. Çiftçinin kendi kullanacağı tohumunu üretme ve saklama hakkı özellikle ata tohumları açısından zaman zaman tartışma konusu olmaktadır. Diğer taraftan ata tohumlarının korunması ve yaygınlaştırılması konusunda yasal altyapı ve desteklerin yetersiz olduğu dile getirilmektedir. Bu eleştiriler, tam gerçeği yansıtmasa bile iyileştirme amacıyla dikkatle değerlendirilmesi yararlı olacaktır.
Anadolu coğrafyasına özgü birçok yerel çeşit diğer bir ifadeyle ata tohumları, ticarileşmiş türlerin gölgesinde kalmakta ve dolayısıyla yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Bu gelişmelere karşı yerel tohum bankaları ve gen kaynakları merkezlerinin etkinliği artırılmalı, bu tohumların çiftçi eliyle yaşatılması desteklenmelidir.
Bir elin parmakları kadar az sayıda dev şirketin uluslararası tohum piyasasını elinde bulundurması, Türkiye gibi ülkeleri ister istemez bir bağımlılığa açık hale getirmektedir. Tohumun üretiminden satış noktasına kadar birçok aşamada yabancı firmaların yaygın varlığı, yerli firmaların dolayısıyla sektörün büyümesini sınırlayabilmekte, yavaşlatabilmektedir.
Çiftçiler; kaliteli tohumun önemi, sertifikasyon süreci, kaliteli tohum kullanımına yönelik destekler, kaliteli tohumların verimliliği ve hastalık direnci gibi konularda yeterince bilgilendirilememektedir. Bu eğitim süreci, tabana yayılmadığı için doğru tohum seçimi yeterince yapılmadığından verim kayıpları yaşanmakta ve bu da tarımsal üretkenliği dolayısıyla toplam üretimi azaltmaktadır.
İklim değişikliği, geleneksel tarımsal üretim takvimlerini ve ürün desenlerini etkiliyor. Bu değişikliklere ve özellikle kuraklığa dayanıklı yeni tohum çeşitlerinin geliştirilmesi gerekiyor. Ancak Türkiye’de bu konuda her alan ve seviyede yeterli çalışma henüz bulunmamakta, varsa da yeterince pratiğe intikal etmemektedir.
Son Söz
Ortaya koyulan veriler çok açık olarak göstermektedir ki ne dünya ne de Türkiye tohumculukta “söylendiği gibi” İsrail’e bağımlı değildir. Ancak hibrit tohum sistemine ve küresel şirketlere karşı belli seviyede bağımlılık riski mevcuttur. Mesele tohum egemenliği meselesidir. Tohumunu üretemeyen ve tohumuna egemen olmayan bir ülke, gıda arz güvenliğini sağlayamaz. Bu nedenle işaret edilen sorunlar ve öngörüler doğrultusunda; kamu politikaları, özel sektör stratejileri ve çiftçileri bilinçlendirme ve yönlendirme programlarının doğru ve disiplinli bir şekilde hayata geçirilmesi, Türkiye tohumculuk sektörünü daha ileriye taşıyacak ve tohumculukta Türkiye’nin daha egemen bir ülke olmasını sağlayacaktır.
