Modern disiplinler, milli devletlerin yükseldiği ve emperyalist rekabetin yoğunlaştığı bir dönemde doğdu. Sosyoloji, antropoloji, arkeoloji, tarih ve diğerleri, 19. yüzyılın ortalarından itibaren bir biçimde sömürgeci projelerle iç içe geçmiş, zaman zaman da bu projelerin araçlarına dönüşmüştü. Biyoloji, mimarlık veya tarih kitaplarında insanlık; medeni, yarı-medeni ve barbar şeklinde üçlü sınıflandırmalara tabi tutulur olmuştu. Bu tasnif yalnızca kâğıt üzerinde kalmıyor, idari ve hukuki pratiğin meşrulaştırıcı zeminini oluşturuyordu. 20. yüzyılda dahi bu üçlü tasnif, biraz nezaketle; gelişmiş, gelişmekte olan ve gelişmemiş devletler şeklinde varlığını sürdürdü.
Temel Süreci Anlama
Günümüzde beşeri ve toplumsal bilimler açısından mesele, söz konusu disiplinlerin iktidar aracı işlevi görmesinden çok daha derindir. 19. yüzyılda Avrupa'nın dünyaya hükmetmesi, post-kolonyal yaklaşımın tanınmış isimlerinden Dipesh Chakrabarty'ye göre, bir tarihselci anlayış (historisizm) sayesinde gerçekleşti. Batı hegemonyasının askeri, siyasi ve idari hakimiyetinin kalıcılaşması, zamanın çoğul akışını tekilleştirebilme başarısından kaynaklanıyordu. Tüm zamanın Batı'ya doğru aktığı fikrinin kolonilerden başlayarak dünyanın geri kalanında kabul edilmesi, Avrupa merkezli tek bir modernlik anlayışını beraberinde getirdi. Bir yandan entelektüel taşralaşma, diğer yandan "medeni dünya"ya eklemlenme çabası, Batı merkezli tarihselci bir zeminde üretilen bilginin küreselleşmesine yol açtı. Dolayısıyla dünyanın farklı yerlerindeki bilimlerin kadim çoğulluğu, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir tektipleşme sürecine girdi.
Bunun en çarpıcı iki sonucu şunlar olmuştur: Geleneksel bilimlerin arkaikleşmesi ve sekülerleşme. Osmanlı, Hindistan, Çin, Afrika ve dünyanın diğer bölgelerindeki geleneksel bilimler çağ dışı ilan edilmiş, artık Avrupa'nın modern bilimlerine benzerlikleri nispetinde değer kazanmaya başlamıştır. Yüzyıllar boyunca üretilen bilgi, zaman dışı kalıp değersizleşirken; devasa külliyatlar, modern bilimsel bakış açılarıyla yorumlandıklarında anlamlı hale gelir olmuş, arkaik zamanların folklorik nesneleri olmanın ötesine geçememişlerdir. Geleneksel bilimlerin zaman dışılaşması, yeryüzündeki Batı-dışı toplumların kendi tarihi-toplumsal tecrübelerini idrak etmelerini güçleştirerek zaman ve mekan ile bağlarını inceltmiş ya da koparmıştır.
21. yüzyılın ilk çeyreğini tamamladık ancak hâlâ dekolonizasyondan söz ediyoruz. Çünkü geride bıraktığımız 200 yıl boyunca askeri bakımdan kolonize edilmemiş toplumlar bile bir zihinsel kolonizasyon süreci yaşadılar. Örneğin Osmanlı-Türkiye, tarihi boyunca sömürgeleştirilmemesine rağmen kolonizasyondan payını aldı. Osmanlı Devleti'nin merkezi idaresi hiçbir zaman kolonize edilemedi ancak Osmanlı'nın Kuzey Afrika'daki toprakları İngiliz ve Fransız sömürgelerine dönüştü. Mısır, Tunus veya Osmanlı’nın merkeze uzak vilayetleri devlet toprağı olduğuna göre, Osmanlı’nın kısmen kolonize edildiğini düşünmek çok mu yanlış olur? Elbette devletin toprakları küçülse de merkezi idarenin kolonize edilmemesi oldukça belirleyicidir. Bununla birlikte, imparatorluktan cumhuriyete geçiş süreci büyük bir dönüşümü beraberinde getirirken, laikçi devrimler yoluyla devlet idaresinden mimariye, hukuktan eğitime kadar köklü dönüşümlere yol açtı ve etkileri devam eden travmatik tecrübeler yaşandı. Dışarıdan gelen tahakküm ve kolonizasyon çabalarına direniş başarıyla sonuçlanırken, yeni Cumhuriyet benzer neticeler doğuracak ve zihinsel tutsaklıklar üretecek süreçleri kendi eliyle hayata geçirdi. En nihayetinde, kolonize edilmiş Hint toplumunun entelektüel dekolonizasyon çabasının bir ürünü olan post-kolonyal eleştirinin, Türkiye’de karşılık bulmasının nedeni de bu olsa gerektir.
Peki, İkinci Dünya Savaşı sonrasında başlayan ve 1980’ler sonrasında Kültüre Dönüş pratikleriyle yoğunlaşan dekolonizasyon süreci, küre çapında itirazlar yükselmesine rağmen neden hâlâ tamamlanamadı? Artık her zaman Avrupa-merkezli olmasa da Batı-merkezli bilimsel anlayışlar varlığını nasıl sürdürebiliyor?
Birincisi, sömürgeci zihniyeti mahkum etmek, aynı zamanda modern akademi içinde şekillenmiş olan benlik ve kimliğimizle hesaplaşmak anlamına da gelecektir. Biz akademikler, mevcut bilgi üretim sistemlerinin ürünleri olduğumuzdan, dünyayı geçerli disiplinler ve literatürler aracılığıyla anlıyoruz. Bu disiplinler elbette evrenselleştirilebilir özellikler de taşıyor ve onlarla ürettiğimiz bilgi ile bu dünyayı bir şekilde açıklayabiliyoruz. Ne var ki, bu paketin içinde satın aldıklarımız bizi kendi zaman ve mekan bağlamımızdan da uzaklaştırıyor. Neyin evrenselleştirilemez olduğu hakkında bir öz-farkındalığa varsak bile, bunu eyleme nasıl dökeceğimizi bilmiyor, dekolonyal anın ötesindeki havayı teneffüs ya da tahayyül edemiyoruz.
İkincisi, her yıl milyarlarca liranın harcandığı ve milyonlarca insanın (öğrenci, idareci ve akademikler) gündelik meşgalesiyle ete kemiğe büründürdüğü büyük bir sanayi gibi işleyen bir eğitim sistemi içinde yaşıyoruz. Yakın zamanda ise araştırma, öğretim ve idari vazife alanlarındaki performansımızı değerlendiren belirli ölçütlere tâbi kılındık. Bunun ardındaki mantık anlaşılabilir: Kitlesel eğitim büyüdükçe hem ayakta kalabilmesi hem de onu finanse eden devlet ve toplum nezdinde varlığının meşrulaştırılması gerekiyor. Ne ki, bu çaba özgünlük arayışındaki muhtemel akademik teşebbüsleri yerleşik kurallara uymak zorunda bırakıyor. Özellikle araştırma üniversitelerinde SSCI ve AHCI'de dizinlenen dergilerde yayın yapma zorunluluğu, disipliner kaleleri koruyan bilim cemaatlerinin hâkimiyetlerini pekiştiriyor. Ve bizler, bu bilim cemaatlerinin onayına bağlı kaldığımızdan alternatifler aramak yerine son derece pragmatik bir biçimde uyum sağlamayı tercih ediyor ve mevcut bilgi üretim biçimlerini el birliği ile işlevselleştirerek cari bilimsel hegemonyayı pekiştiriyoruz.

Dekolonizasyon Süreci Nasıl Yürütülebilir?
Yaşamakta olduğumuz yapay zekâ devrimi ise yoğun ve sistematik Batı bilgisinin daha da evrenselleşmesinin tohumlarını ekiyor. Büyük dil modellerinin eğitim verisi, büyük ölçüde Batı literatürüne dayandığı için Batı merkezli bilgi, artık gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Lakin tüm bu olumsuz gelişmelere karşın iyimser kalmamız gerekir. Bu durumda çıkış nerede?
Her şeyden önce hiçbir vakit geçerli tek bir reçete olmadığını bilmek gerekiyor. Geniş bir fikirler pazarında birbiriyle yarışan reçeteler olmalı. Aşağıda bunlardan bazılarını belli başlıklar altında sunmaya çalışacağım.
Birincisi, dekolonizasyon tartışmaları artık yerini farklı türde bilgi üretim, dolaşım ve kurumsallaşma tartışmalarına bırakmalı. Burada postkolonyal'den söz etmiyorum. Bir yandan madunun (subaltern) sesini yükseltmek diğer yandan Batı-merkezli tutumlara meydan okuyarak kolonize olmuş toplumların failliğini ortaya çıkartmaya çalışan bu yaklaşım, mevcut akademizm içinde eritilmiş durumda. Dolayısıyla, İngilizce kavramsallaştırmalarıyla “decolonisation”, “post-colonialism”, “post-post-colonial” veya en son World Decolonization Forum’da Sushrut Jadhav’ın önerdiği “uncolonial” gibi kavramlarla sonu gelmeyen bu tartışmayı bir kenara bırakmak lazım.
İkincisi, her toplum kendi klasiklerini keşif ve yeniden keşif sürecini sistemli bir çabayla devam ettirmeli. Dünyanın tek bir coğrafyasına bağlı kalınmaksızın klasiklerin zamana bağlı biçimsel yanlarını, zamana bağlı olmayan normatif boyutlarından ayırt etmeli; ardından bu evrenselleştirilebilir normatif yaklaşımları hareket noktası kabul ederek içinde yaşadığımız dünya ile irtibatlandırmalıyız. Entelektüel anlamda iç içe geçmiş, geçmişin bilgisini bugünle konuşturan klasiklerin yeniden keşif süreci önem arz ediyor. Nasıl güncel Avrupa üniversitelerinde Kant, Hegel veya Marx sadece ansiklopedik bilgi edinmek için değil, günümüzü anlamlandırmak için okunup düşünceleri tartışılıyorsa, benzer bir durum dünyanın geri kalanı için de geçerli olmalı. Her toplum içinde yaşadığı dünyanın sorunlarına cevap üretmek için hem kendi hem diğer kadim bilimsel geleneklerden beslenmeli.
Üçüncüsü, eski klasikleri yeniden keşfetmek tek başına yeterli olmayacaktır. 21. yüzyılın dünyasında küresel jeopolitik dengeler yeniden şekillenirken, Batı-dışı dünyanın bilim insanları yeni bir “kurucu dönem” içinde yaşadığının farkına vararak zamanın ruhuna uygun yeni klasikler yazma bilinciyle bilgi üretmeli. Mevcut bilim cemaatinin onayını gerektirmeyen, sonraki nesillerin üzerine şerhler yazıp eleştirel incelemeler kaleme alacağı ve onlardan hareketle yeni ders kitapları türeteceği; normatif, kanon oluşturucu, sıkı örülmüş ve sapasağlam yapı taşları olarak yeni klasikler…
Bu meseleyi her düşündüğümde, aklıma Türkiye'nin 20. yüzyılın en saygın mimarlarından rahmetli Turgut Cansever geliyor. Cansever, mimarlığın estetikten ahlakın alanı olduğunu, biçimlerin geçici değerlerinse kalıcı olduğunu savundu. Kapsamlı yazılar yazdı ve söyleşiler verdi; ne var ki, kendisinden geriye kanon oluşturucu bir Mimari Ahlak Risalesi kalmadı. Bunu yapması, fikirlerinin sonraki mimar kuşaklarına arılaştırılmış, tek ve kurucu bir metin üzerinden kalmasına, daha geniş kesimlerce tartışılmasına ve literatürdeki tartışmaların daha da merkezine oturmasına imkân verebilirdi.
Dördüncüsü, şimdiye kadar yazdıklarımın tamamı deneysel düşünme ve yazma çabasına bizi götürüyor. Bir kurucu dönemi başlatmanın yolu, essayist bir tutumla, yeni denemeler yapmaktan geçiyor. Tahakkümcü olmayan, tarihi-toplumsal varlık alanını tüm çeşitliliği ve boyutlarıyla açıklayabilecek ve saygın yayın mecralarında yayınlanıp geniş bir kamunun müzakeresine açılacak metinler… Bu tür denemeler teşvik edilmeli, maddi olarak desteklenmelidir; zira her deneysel girişim bir fedakârlıktır. Karşılıksız bırakıldığı takdirde akademikler deneme ve alternatif üretme cesaretini kendilerinde bulamayabilir.
Beşincisi, Batı-merkezli eğitim köklü ve istikrarlı kurumsal yapılar aracılığıyla sürdürülürken, bu hegemonik yapıyı içeriden dönüştürmeye çalışmak da bir seçenektir. Burada müfredat ve ders izlencelerinde yapılacak küçük tasarruflardan değil, yeni kurucu dönemin müfredatını ve izlencelerini yazmaya yönelik kapsamlı girişimlerden söz ediyorum. Eski ve yeni klasiklerden oluşturulmuş yöntemsel denemeler… Bilgiyi illa güç olarak görmeyen ve tüm tarihi-toplumsal varlık alanını iktidar merkezli okumalara tabi tutmayan; hatta aksine insanın kendisini, tabiatı ve (inanıyorsa) Tanrı'yı tanımaya yönelten yeni bilgi rejimleri… Sayısız idari düzenleme ve müfredat şartlarıyla kuşatılmış olduğumuz gerçeğine karşın, en azından çalıştığımız üniversitelerde deneysel izlenceler için bir çabaya girişmek mümkündür.
Son olarak, yeni kurucu dönemi dar entelektüel çevrelerimize hapsedemeyiz. Kültürlerarası bir ittifaka ihtiyaç var. Bu Türkiye’nin, Mısır’ın, Pakistan’ın, Suudi Arabistan’ın, Suriye’nin Filistin’in, Irak’ın, Katar’ın, Endonezya’nın veya Malezya’nın tek başına başarabileceği bir şey değil. Ancak kültürlerarasında açılacak kanallar ve büyük çaplı koalisyonlarla mümkün olabilir. Ayrıca yeni yaklaşımların yeşermesine imkân tanıyacak kurumsal yapılara da ihtiyaç var. Türkiye'de, gelenekten beslenen deneysel girişimlerle başlayıp zamanla mevcut akademizmin uygulayıcısına dönüşen, hâlihazırdaki üniversite derslerini ve akademik literatürü yeniden üreten vakıf ve dernek yapılarını hatıra getirince bu konunun hiç de kolay olmadığı aşikâr. Ne var ki, suretimiz ile maddemiz, aynada gördüğümüz yansımız ile ruhumuzda hissettiğimiz arasındaki makas açık kaldığı müddetçe yeni kurucu döneme ve dekolonyal anın ötesine dair kavrayışımız hep eksik kalacaktır. Sanatlar ve bilimlerin esaslı bir biçimde filizlenebilmesinin yolu da buradan geçiyor.
