ABD’de Trump yönetiminin başa gelmesiyle birlikte Rusya-Ukrayna Savaşı ve Avrupa savunmasına yönelik Amerikan dış siyasetinde bir kırılma meydana gelmiştir. Donald Trump, ilk başkanlık döneminde NATO sorumlulukları ve Avrupa savunmasına yönelik yoğun Amerikan garantileri kapsamında dile getirdiği eleştirilerini, ikinci başkanlık döneminde çok daha sertleştirmiştir. Diğer taraftan ilk başkanlık döneminde kabinesiyle arasında birçok fikir ayrılığı yaşayan ve fikirlerini hayata geçirmekte zorlanan Trump, artık dünya siyasetine dair kendisiyle aynı görüşleri taşıyan bir ekibe sahiptir. Bu anlamda, ABD’nin Avrupa başkentlerine yönelik çok daha etkili bir baskı politikasını uygulayabildiği görülmektedir. ABD’nin taahhütlerini azaltmayı veya durdurmayı yoğun bir şekilde dile getirdiği söz konusu güvenlik ortamında, Avrupa savunmasının dinamikleri kökten değişime uğrayacak, kıta ülkelerinin çok daha fazla sorumluluk alması gerekecektir. Ukrayna’daki olası bir barışın Rusya’yı askeri ve endüstriyel bir dev olarak uluslararası sistemde konumlandırma ihtimalinin hiç de az olmadığı düşünüldüğünde, Avrupa savunmasının kırılganlığı daha da belirginleşecektir.
Askeri ve Endüstriyel Bir Güç Olarak Rusya
Avrupa’nın önümüzdeki dönemde savunma mimarisini etkileyecek en büyük husus, insan gücü ve endüstriyel üretimini zirveye çıkarmış bir Rusya olacaktır. Ukrayna’daki savaştan “zaferle” ayrılması durumunda Rusya’nın askeri ve endüstriyel bir dev olarak sistemde konumlanacak olması başlı başına bir endişe konusuyken, söz konusu ülkenin stratejik amaçları ve ilgili enstrümanları, kıtada uzun soluklu bir güç mücadelesine işaret etmektedir. Savaşla birlikte kapsamlı bir seferberlik başlatan Vladimir Putin, savaşın seyri boyunca bunu sürdürebilmeyi başarmış ve muharebeye sürebileceği insan gücünü istikrarlı bir şekilde artırmıştır. Buna rağmen, Putin halen silahlı kuvvetlerde savaşacak asker gücünü büyütmeyi planladığını ifade etmektedir. Bu durum, Rusya’nın uzun soluklu bir askeri mücadeleye hazırlandığına işaret eden önemli bir parametre olarak ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda, önümüzdeki on yıllık dönemde, Rus ordusunun Çin’in silahlı kuvvetlerinin ardından insan gücü bakımından en büyük ikinci ordu olacağına dair değerlendirmeler öne çıkmaktadır.
Rusya’nın askeri bir dev olarak sistemde konumlanmasını sağlayacak diğer stratejik sebep, Rus savunma sanayii üretiminin, uygulanan savaş ekonomisi sayesinde zirve noktasına çıkmasıdır. Öyle ki cephede ihtiyaç duyulan askeri malzeme, mühimmat ve temel ihtiyaçlar anlamında Batı, Rusya’nın çok gerisinde kalmaktadır. Örneğin, çeşitli istihbarat raporlarında, Rusya’nın geçtiğimiz sene yılda 3 milyon topçu mermisi üretebilecek konuma ulaştığı, bunun ABD ve Avrupa’nın toplam üretiminin üç katına tekabül ettiğine yönelik değerlendirmeler yapılmıştır. Keza hâlihazırda Rusya’nın söz konusu üretimi, yılda beş milyon civarına çıkardığına dönük tahminler de bulunmaktadır.
Avrupa’da Silahlı Kuvvetlerin Zayıf Durumu
Avrupa savunmasını zayıf kılan en büyük unsur, kıta ülkelerinin silahlı kuvvetlerinin gerek personel gerekse de askeri ekipman ve platform bazında çok küçük kalmasından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte, eksik eğitimlerin yanı sıra gerçek muharebe tecrübesinin olmamasından kaynaklanan harbe hazırlık seviyesindeki düşüklük, olası bir askeri etkinliği daha da zayıflatmaktadır. Soğuk Savaş sonrasında, önde gelen Avrupa ordularında personel bakımından yaşanan küçülmelerin yüzde 50 ila yüzde 75 arasında değişmesi, durumu açıklar niteliktedir. Kaldı ki silahlı kuvvetlerde yapılan küçülmeler ve savunmaya verilen önemin azalması, toplum ve özellikle genç nüfus arasında askeri kariyerin de cazibesini kaybetmesine yol açmıştır. Askeri insan gücü alanındaki sorunu çözmek üzere, Ukrayna Savaşı ile birlikte Avrupa genelinde zorunlu askerliğe dönüş tartışmaları başlamış, bazı ülkelerde yeniden zorunlu askerlik hizmeti getirilmiştir. Tüm bunlara rağmen Avrupa ordularının hızlı bir şekilde sahaya sürebileceği muharip kuvvetler, mütevazı düzeyde kalmaktadır.
Avrupa savunma kabiliyetlerinin yetersizliğini gösteren diğer bir faktör, uzun ve kapsamlı bir savaşı sürdürme yeteneğindeki büyük eksikliktir. Avrupa yoğun bir şekilde silahlansa bile uzun soluklu bir savaşı sürdürmeye yetecek kadar imkân ve kabiliyete ulaşmak çok uzun bir süre gerektirecektir. Ukrayna’daki savaş, günümüz muharebelerinin her türlü teknolojik gelişmeye rağmen hızlı bir şekilde sonuçlanmayabileceğini ve kolaylıkla bir yıpratma savaşına evrilebileceğini göstermiştir. Körfez savaşlarında ABD’nin Irak’a karşı hızla galip gelmesi, muharebe sahasında teknolojik üstünlüğün önemini gösterse de bunun evrensel bir kural olmadığı Ukrayna’da görülmüştür. Diğer taraftan Avrupa’nın askeri imkân ve kabiliyetlerini artırması, önündeki tüm sorunları çözmesi anlamına da gelmemektedir. ABD’nin iletişim, istihbarat ve keşif gibi alanlarda sağladığı destek hayati düzeydedir ve Avrupa’nın bunun yerine geçireceği kendi kabiliyetleri ya bulunmamakta ya da çok kısıtlı kalmaktadır. Buna en açık örneklerinden biri olarak Ukrayna’nın muharebe yeteneğinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiş olan Starlink verilebilir.
Avrupa’da ortak savunma kabiliyetinin geliştirilmesinin önündeki diğer bir sorun, savunma sanayii ekosisteminin parçalanmış yapısıdır. Pesco vb. mekanizmalar kapsamında ortak projeler gerçekleştirilse de savunma sanayii yapıları, ulusal önceliklere göre yapılandırılmaktadır. Bu durum, hem öncelik verilen üretim hatlarında hem de ortak üretimlerde dizayn farklılıklarına sebep olmaktadır. Örneğin 155 milimetre mühimmat üretiminde kullanılan farklı dizaynlar, Avrupalı müttefikler arasında çeşitli uyumsuzlukların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Rusya, bu hususta tek üretici olarak standardizasyonu çok daha rahat bir şekilde sağlayabilmektedir.
ABD’siz Nükleer Caydırıcılık
Avrupa savunma ve güvenlik mimarisinin ayrılmaz parçalarından biri Amerikan nükleer silahlarının ürettiği caydırıcılıktır. Bunlar NATO kapsamında kıtada da konuşlandırılmış ve İttifak stratejik belgelerinde NATO’nun nükleer bir örgüt olduğu bilinçli bir şekilde vurgulanmıştır. ABD’nin elinde bulunan yaklaşık 5 bin nükleer bomba, Rusya’nın envanterindeki 6 bin civarı nükleer silaha denk bir karşılık sağlamaktadır. Ancak ABD’nin denklemden çıktığı bir ortamda Avrupa ülkelerinin elinde bulunan nükleer silah sayısı Rusya’ya kıyasla oldukça mütevazı durumdadır. Avrupa’da İngiltere ve Fransa’nın elinde toplam 500 civarında nükleer silah bulunmaktadır. Bu durum, Rusya’nın 6 bin nükleer silahına karşı asimetrik bir zayıflık teşkil etmektedir.
Nükleer caydırıcılık, özünde ikinci vuruş kabiliyetinin bulunmasına bağlı bir yaklaşımdır yani olası bir nükleer saldırı karşısında eldeki nükleer kuvvetlerin korunabilmesi ve karşı nükleer saldırının yapılabilmesidir. Soğuk Savaş’ta çoğunlukla az sayıda nükleer silaha sahip olmanın bu caydırıcılığı sağlamak için yeterli olduğu ve sınırsız şekilde nükleer silah üretmenin anlamsız olduğu değerlendirmeleri yapılmıştır. Ancak son zamanlarda gerçekleşen tartışmalarda, nükleer silah sayısı daha fazla olan ülkenin gerek caydırıcılık gerekse de diplomatik güç bakımından daha avantajlı olacağı değerlendirmeleri öne çıkmaktadır. Bu yaklaşıma göre özellikle Rusya ve Avrupa arasındaki gibi nükleer silahlarda sayısal manada asimetrik bir güç bulunması, Avrupa nükleer caydırıcılığının Rusya’ya karşı çalışmamasına neden olabilecektir. Bu durum ise Rusya’yı daha iddialı bir siyasi ve askeri postür benimsemeye teşvik edebilecektir.
Diğer taraftan sayısal kabiliyetin yanı sıra Fransa ve İngiltere’nin kıtaya yönelik nükleer şemsiye sağlanması kapsamında hangi angajman kurallarını benimseyeceği, tanımlanması gereken stratejik bir husus olacaktır. Ayrıca diğer kıta ülkelerinin olası nükleer operasyonlardaki görev ve sorumluluklarının belirlenmesi gerekecektir. Tüm bunlar, NATO Nükleer Planlama Grubuna paralel yeni bir mekanizma oluşturulmasını gerektirecektir. Benzer şekilde İngiltere ve Fransa’nın nükleer silah kullanma hususunda ne ölçüde bir irade ortaya koyacağı da asli hususlarından biri olacaktır. Soğuk Savaş’ta ABD’nin sağladığı nükleer şemsiyeye duyulan güvensizliği belirten “ABD, Paris için New York’u feda edecek mi?” ifadesi, diğer Avrupa başkentlerinde doğal olarak yeniden formüle edilebilir. Bu anlamda, Fransa “Bükreş veya Talinn için Paris’i feda eder mi?” gibi bir soru rahatlıkla ortaya atılabilecektir.
Öte yandan Amerikan güvenlik garantilerinin azalması ve Amerikan nükleer şemsiyesinin ortadan kalkması, yeni bir nükleer silahlanma dalgasını oluşturma potansiyeli taşıyacaktır. ABD’nin sağladığı nükleer caydırıcılıktan mahrum kalmış birçok ülke, mutlak caydırıcılığı kazanmak adına kendi bombasını üretme yoluna girişebilecektir. Trump’ın uluslararası ilişkilerde çok taraflılık ve uluslararası kurumlara karşı olan antipatisi de nükleer silahların yayılmasının önlenmesi anlaşması (NPT) gibi uluslararası düzenin önemli yapı taşlarından olan bazı kritik mekanizmaların kaçınılmaz olarak aşınmasına neden olacaktır. Bu durum ise olası bir nükleer silahlanma dalgasını daha da teşvik edecektir. Bu anlamda Polonya Cumhurbaşkanı Tusk’ın yakın dönemde ülkesinin nükleer silahlar da dâhil olmak üzere konvansiyonel silah kabiliyetleri edinmesinin gereğine yönelik yaptığı açıklama şaşırtıcı olmamıştır.
Sonuç
Yukarıda bahsedildiği üzere Avrupa savunma ve güvenlik mimarisinin her stratejik parçasında yoğun bir ABD etkisi bulunmaktadır. Dolayısıyla Trump yönetimi ile birlikte kıta savunmasına yönelik ortaya çıkan meydan okuma, uzun soluklu stratejik sonuçlar üretebilecektir. Bu anlamda, Rusya’nın askeri ve endüstriyel bir güç olarak sistemde konumlanması, Avrupa silahlı kuvvetlerinin harbe hazırlık seviyelerinin güçlendirilmesi ve Avrupa’nın Rusya’ya kıyasla nükleer güç dengesindeki asimetrik zayıflık gibi meselelerin öncelikli olarak ele alınması beklenebilir.
