Başkan Trump’ın ikinci başkanlık döneminin hayli fırtınalı olacağı; birinci başkanlık döneminde yaşananların da ötesinde, ikinci kez başkan seçildiği seçim sürecinde yaşananlarla, bu süreçteki net mesajları ile ve seçimin Cumhuriyetçileri hayli güçlü bir şekilde Kongre’ye taşıması ile kendini belli etmişti. Bu nedenle, Trump’ın tetiklediği ikinci “küresel ticaret savaşları” dalgasının salt ekonomik gerekçelere dayalı olduğunu düşünmemiz ciddi bir yanılgı olur. Küresel ticaret savaşlarının Başkan Trump açısından iki temel restleşme alanı söz konusu.
Önde Gelen Siyasi Aktörler ve Ülkeler ile Siyasi Restleşme
Başkan Trump’ın tetiklediği küresel ticaret savaşlarının bir bacağı olan siyasi restleşmenin iki alt başlığı söz konusu. Birinci alt başlık, ABD başkanlık seçim sürecinde, Trump’ın karşındaki Demokrat aday Harris’i açıktan olmasa da, dolaylı olarak destekleyen liderler ve ülkeler. Bir çırpıda, Kanada Başbakanı Trudeau’yu, AB Komisyonu Başkanı von der Leyen’i, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’u, Almanya Şansölyesi Scholz’u ve Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’yi saymak mümkün.
Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva ve Norveç Başbakanı Gahr Støre ise açık bir dille desteklediler. Bu nedenle, Başkan Trump seçildiği günden ve bilhassa 20 Ocak’taki yemin töreninden itibaren yukarıda ifade ettiğimiz isimler ve ülkelerine yönelik, Avrupa Birliği’ne yönelik söylemlerini sertleştirdi. Trudeau istifa etti ve bu satırları yazdığımız zaman dilimi içerisinde Kanada seçim sürecindeydi. Scholz’un görevi tamamlanmak üzere ve yeni Alman Şansölyesi Merz’in Başkan Trump’ın başında olduğu ABD ile Almanya ilişkilerini yeniden harmanlayacağı aşikar. Başkan Trump’ın; von der Leyen, Macron ve Zelenski’ye olan tutumuna hep birlikte şahit olduk ve söz konusu isimlerin de Trump’a karşı tutumlarının farkındayız. Bu nedenle, Başkan Trump’ın Kanada, Avrupa Birliği ve önde gelen üye ülkeler nezdinde yürüttüğü ticaret savaşlarının salt ekonomik gerekçeleri olduğunu ifade etmek yanlış olur.
Trump’ı Farklı Kılan, Siyasetin İçinden Gelmemesi
Başkan Trump’ı son 40 yılda göreve gelmiş olan diğer ABD başkanlarından ayıran en temel özellik, doğrudan iş dünyası ve özel sektörün içinden gelip başkan olmasıdır. Trump, 2015’te Cumhuriyetçi Parti’den aday olana kadar, hiçbir kamu görevinde, seçilmiş veya atanmış olarak, bulunmamıştı. Trump Organization'ın başkanı olarak emlak, otelcilik, golf sahaları ve çeşitli yatırımlarla meşguldü. "The Apprentice" adlı televizyon yarışma programıyla çok daha geniş bir kitleye ulaşmıştı. Bu nedenle, çok sayıda başkanı, görevde oldukları dönemde, ABD’yi, ekonomiyi, reel sektörü, Çin’e karşı rekabet gücünü zafiyete düşürdükleri için ağır bir şekilde eleştirmekteydi. O halde, küresel ticaret savaşlarının siyasi restleşme bacağında, Trump’ın ikinci alt başlığını, bilhassa Demokratlarla yüzleşme olarak tanımlayabiliriz.
Reagan, baba Bush, Clinton, oğul Bush, Obama ve Biden, ya vali ya senatör olarak uzun zamandan beri zaten Amerikan siyasetinin içinden ve Washington’ın çarklarından geçmiş isimlerdi. Bir o kadar da Amerikan reel sektörünün ve özellikle KOBİ’lerin, iş gücünün temel gerçeklerinden kısmen uzaktılar. Trump, ABD’nin dünya imalat sanayinde, pek çok stratejik sektörde kan kaybettiği, birçok eyalette ekonomik zorlukların derinleştiği, işsizlik ve sokakta yaşayan insan sayısının tırmandığı, iş hayatının içinde olması nedeniyle bunların tümünün farkında olduğu bir dönemde başkan oldu. Ancak, 2017-2021 başkanlık döneminde, Cumhuriyetçi Parti’nin ileri gelenlerini de, kendi yönetim ekibini de ABD ekonomisinde atılması gereken adımlar konusunda ikna edemedi. Bu nedenle, çok daha güçlü bir şekilde yeniden başkan seçildiği bu dönemde, 2025-2029 döneminde Trump “ABD’yi yeniden yüceltmek” adına, ikiz açıklar yani 1,1 trilyon dolara dayanmış dış ticaret açığı ve 1,2 trilyon dolara dayanmış federal bütçe açığı için seferberlik başlatmış durumda.
Ticaret Savaşlarının İkinci Bacağı: Ekonomik Restleşme
Başkan Trump’ın yüksek ek gümrük vergisi tarifeleriyle tetiklediği ticaret savaşları kasırgasının ikinci alanı olan ekonomik restleşmenin ise dört alt başlığı söz konusu. Birincisi; Çin, Meksika, Avrupa Birliği ve Kanada lehine yüksek oranda dış ticaret açığı verdiği ülkeleri ticaret müzakereleri masasına oturup, dış ticaret açığını en az yüzde 50 azaltmak. İkincisi, son 30 yıl giderek hızlanan bir şekilde ABD dışındaki ülke ve kıtalara yatırımları ve fabrikaları kaydırmış olan Amerikan şirketlerini yeniden ABD’ye geri getirmek. Çünkü, ABD’nin sıkıntı yaşayan eyaletlerinde, işsizliğin arttığı bölgelerde istihdam ve yerel ekonomiyi ayağa kaldırmak istiyor.
Üçüncüsü, Çin’in dünya ekonomi-politiğinde artan gücünü frenlemek ve bilhassa müttefik ülkeleri daha fazla ABD ile ticaret yapmaya ikna etmek. Dördüncüsü ise küresel petrol fiyatlarını 50 dolara düşürmek, bu sayede hem Rusya’yı Ukrayna Savaşı’nı bir an önce sona erdirmek, hem Suudi Arabistan’ı Ortadoğu politikalarında ikna etmek için alan kazanmak hem de Amerikan halkının daha ucuz benzin kullanmasını sağlamak. Bu dördüncü başlığı daha detaylı incelemek yerinde olacaktır.
Trump’ın “Sağ Gösterip, Sol Vurma” Taktiği
Ticaret savaşlarının gürültüsü, tartışması ortalığı kasıp kavururken, Başkan Trump’ın 20 Ocak’ta görevi devraldığında 75 dolar olan bir varil ham petrol fiyatı, 60 dolar çıtasını dahi kırmayı denedi. Trump, küresel petrol fiyatlarına yönelik bambaşka bir taktik izliyor. Trump’ın taktiği, küresel ticaret ve dünya ekonomisini tüm bu tartışmalarla yavaşlatmak; bu sayede küresel petrol fiyatları üzerindeki baskıyı büyütmek olarak gözüküyor. Bunun iki temel nedeni var. İlki, yine Amerikan iç siyaseti ile bağlantılı, ABD başkanları açısından bir galon benzin fiyatını düşürebilmek önemli bir çıtadır. ABD’nin son 50 yıllık siyasi tarihine bakıldığında, galon benzin fiyatını yönetebilmiş başkanlar, Amerikan seçmeni nezdinde hep iyi anılmışlardır.
Son dört başkan döneminde, bu süreci en iyi yöneten Trump oldu. Bush 1,46 dolardan devraldığı fiyatın 3,3 doların üstüne çıkmasını engelleyemedi. Obama, 2,41 dolara düşürmeyi başarsa da, 3,68 dolara çıkmasını da engelleyemedi. Trump Obama’dan 2,25 dolar olarak devraldı ve 2,26 dolarla bitirmeyi başardı. Biden ise, 4 doların üzerine çıkmasını engelleyemedi ve Trump’a 3,47 dolardan devretti. Trump’ın en kritik önceliklerinden birisi, ikinci döneminde yeniden galon benzinin fiyatını 3 doların bir hayli altına getirmek.
Çünkü, Biden döneminde, ortalama bir Amerikan ailesinin 2 bin 148 dolar olan aylık benzin harcaması 3 bin 100 dolara dayandı. Trump bunu bin 900 dolara kadar indirebilmişti. Amerikan halkı 2024’te gelirinden benzine 447 milyar dolar ayırmak zorunda kaldı. Hane halkı bütçesinin yüzde 3,2’sinden söz ediyoruz. Bu nedenle, Trump içinde bulunduğumuz dönemde yoğunluk kazandırdığı ticaret savaşları nedeniyle Amerikan halkının enflasyon şoku yaşayacağına dair yorum ve iddiaları, “sabırlı olun, akıllı olun ve sonuçları izleyin” şeklinde teskin ediyor. Amerikan halkının ticaret savaşları nedeniyle yaşayabileceği enflasyon yükünü benzin ile tarım ve gıda ürünlerini ucuzlatarak dengeleyecek. Bu nedenle, ticaret savaşları üzerinden yürüyen yoğun tartışmada, Trump’ın esas hedefi bir süre sonra öne çıkmaya başlayacak. Bu nedenle, ABD’de benzin fiyatlarını takip etmekte yarar var.
Gelelim ikinci temel nedene. Rus ekonomisinin finansal başa baş noktası ham petrol fiyatının 125 dolar olmasından başlıyor. Aynı rakam Suudi Arabistan için 2024’te 90, 2025’te ise 85 dolar. Suudi Arabistan’ın yatırım hamlesinin devamı için petrol fiyatının 108 dolar olması gerekiyor. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı bitirmek isteyen Trump, ticaret savaşları tartışmasının küresel ticareti ve dünya ekonomisini yavaşlatmasıyla ham petrol fiyatını 60 doların altına indirebilirse, hem Rusya’yı, hem de Suudi Arabistan’ı sıkıştırabilmiş olacak. OPEC+ ülkelerinin tüm arz tedbirlerine ve jeopolitik gerginliklere rağmen, petrol fiyatının 60 doların altını görmesi, hiç şüphesiz Rusya, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere petrol ihracatına bağımlılığı yüksek ekonomilerin tümünü zorlayacaktır. Bu nedenle, şu an için yaptığı barış çağrısına olumlu yanıt vermeyen Rusya’yı, Trump önümüzdeki dönemde düşüşünü sürdüren petrol fiyatlarıyla daha zorlu bir ateşkes pazarlığına zorlayabilir. Her olayda, Trump’ın sağ gösterip, sol vurma taktiklerini dikkatle izlememiz gerekiyor.
Bu noktaya kadar ifade ettiğimiz tüm hususlar, Başkan Trump’ın, ister siyasi saiklerle, isterse de ekonomik ve ticari saiklerle, küresel ticaret savaşları kasırgasını belirli bir taktikle yürüttüğüne işaret ediyor. Bununla birlikte. Trump’a karşı daha da bilenmiş gözüken kimi küresel siyasi aktörler ve bilhassa neoliberal siyasi anlayışı temsil eden düşünce kuruluşları ile medya kuruluşları, Başkan Trump’ın adımlarının tümünü bir “taktik” doğrultusunda atılan adımlar olarak değil; adeta bir siyasi ve kişisel “hezeyana” dayalı adımlar olarak, bu nedenle daha baştan başarısızlığa mahkum adımlar olarak tanımlamaya ve öne çıkarmaya gayret ediyorlar. Bu nedenle, Başkan Trump’ın, bu sürecin bir taktik savaşı mı, yoksa bir hezeyan mı olduğunu, her adımı titizlikle ve her olasılığı hesaplayarak attığı noktasında, dünya kamuoyuna sonuç göstermek adına bir takvimi söz konusu. Bu takvim de Haziran sonuna kadar somut neticelere ulaşma olarak kendini gösteriyor. Yani, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ve/veya ABD-Çin ticaret müzakerelerinin kendi lehine sonuçlanması adına önünde iki ayı var. Bu iki ayın sonunda küresel anlamda bazı net sonuçlar elde edemez ise bu durumda, kendisini yıpratmak isteyen kesimlerin hezeyan iddialarının önü açılmış olacak. Başkan Trump’ın işi çok kolay gözükmüyor olsa gerek.
Küresel Ticarette “Kapalı Çarşı” Dönemi
1990’ların başlarında ABD’nin başını çektiği G7 ülkeleri, gelişmiş ülkeler olarak, küreselleşme 2.0 modelini kendileri açısından sanayi ötesi topluma, yeni bir refah toplumuna geçiş olarak kurgulamış; yükselen gelişmekte olan ekonomileri de bu doğrultuda kendilerine uygun fiyatla sanayi malı ve enerji tedarik edecek ülkeler olarak tanımlamışlardı. Böylece, çevreyi kirleten sektörlerde kendileri için gerekli olan malları ve enerji türevlerini, gelişmekte olan ekonomiler üretip ucuza satacak, gelişmiş ekonomilerin refah düzeyi artmaya devam edecekti.
2008 Küresel Finans Krizi, gelişmiş ekonomiler için refah toplumu boyutunda ağır bir şok, travmatik bir kırılma, yükselen gelişmekte olan ekonomiler için öne çıkış, kendilerinden beklenmeyecek ölçüde yüksek teknoloji kabiliyetine geçiş, kendi aralarındaki ekonomik, ticari ve siyasi iş birliğini derinleştirme, daha da önemlisi Küresel Güney ülkelerinin uluslararası sistemde Küresel Kuzey ülkelerine göre söz hakkının katlandığı bir kırılma noktası oldu. Aynı zamanda, küreselleşme 2.0 modeli için de sonun başlangıcı oldu. Nitekim, iki siyah kuğu, Kovid-19 küresel virüs salgını ve Rusya-Ukrayna Savaşı, küreselleşme 2.0’ı sonlandıran darbeler oldu. Son 4 yılda küresel tedarik zinciri krizleri, enerji güvenliği kaygıları, teknolojik hegemonya savaşları ve jeopolitik gerilimlerle bezenmiş, “küreselleşme” idealini buharlaştıran, stratejik otonomi, stratejik temkin olma dönemine önceliklendiren yeni bir döneme girdik.
Bugün tüm dünyanın tanıklık ettiği dönüşüm, yalnızca bir ekonomik yeniden yapılanma dönemini değil; bunun ötesinde dönemin ruhunu radikal bir şekilde değiştiren bir dönüşümü temsil ediyor. Bu yeni ruh, kendisini “Kapalı Çarşı” metaforunda buluyor. Kapalı Çarşı metaforu, önde gelen ülkelerin kendi dükkanını sağlam tutmaya çalıştığı, yalnızca güvendiğiyle alışveriş ettiği, üstü çizilmiş küresel özgürlük vaadinin yerine, yerel dayanışmanın ve stratejik sadakatin geçtiği yeni bir küresel düzeni konuşuyoruz. Yeni küresel düzene, Kapalı Çarşı metaforuna geçişi bir kimyasal reaksiyona benzetirsek, Trump’ın tetiklediği küresel ticaret savaşları ise bu sürecin katalizörü olarak öne çıkmış durumda.
Dünya Ticaret Örgütü ise küresel ticaret savaşlarının ağırlaştığı ve küresel tedarik zincirinin hayli sancılı bir şekilde yeniden yapılanacağı bir konjonktürde, ticaret savaşları gerginliği önde gelen ülkeler arasında sadece ticaret değil, karşılıklı yatırımlar dahil, diğer ekonomik ilişkiler alanlarına da sirayet ederek, kıtalar arası ekonomik ve ticari parçalanmayı daha da derinleştirirse 2025’te küresel ticaretteki daralmanın yüzde 1,5’i dahi bulmasından endişeli. Mevcut gelişmeler, DTÖ’nün en fazla endişe duyduğu senaryonun artık ağırlık kazandığını gösteriyor. Öyle ki, Kapalı Çarşı metaforu üzerinden izah edecek olursak, herkes kendi dükkânının kepengini indirip “ayağıma gelene mal veririm, gidene yok” noktasına adeta yaklaşıyor.
Korumacılık anlayışı içselleştirilirken, güvene dayalı alışveriş artık öne çıkıyor, dışa şüphe ile bakış ise derinlik kazanıyor. Dünyanın en uzak coğrafyalarına kadar, her ülkenin bir başka ülkeyle çekinmeksizin serbestçe ticaret yapmasını öneren, hatta ısrar eden, ticari bağımlılıktan çekinilmemesi gerektiğini savunan küreselleşme 2.0 modeli çöktü. Bu nedenle, küresel ticarette, dost ve müttefik olduğuna kesin kanaat getirdiğin ülkelerle (freindshoring), uluslararası ticarette bölgeselleşme ve yerelleşmenin (nearshoring) ağırlık kazanacağı yeni bir döneme giriyoruz. Bu noktada, en kritik beklenti ise ABD ve Çin’in kimin pes edeceğini görene kadar geri adım atmamaları olacak. Dünya ekonomisi ve küresel ticareti ayakta tutan her iki ekonomi de küresel ölçekte bir daralmayı göze almış durumdalar. Küresel ticaret savaşlarının ekonomik ve siyasi sonuçlarını dikkatle takip edeceğiz.
