Kriter > Dış Politika |

Yeni Dünya Düzensizliğinde İkinci Perde: ABD’nin Neo-Egemenlikçiliği


2025 sonrası Amerikan dış politikası, uluslararası sistemi temelden dönüştüren beşli bir kırılma üretmiştir. Sonuçta ortaya çıkan düzen, “düzen-içi düzensizlik” olarak nitelenebilir. Küresel sistem, artık güvenlik, ticaret ve normların pazarlık zemini haline geldiği çok kutuplu bir pazarlık alanına evrilmekte; bu da 21. yüzyılın geri kalanında uluslararası iş birliğinin esnek, parçalı ve yüksek belirsizlik içeren biçimlerde gerçekleşeceğine işaret etmektedir.

Yeni Dünya Düzensizliğinde İkinci Perde ABD nin Neo-Egemenlikçiliği

Uluslararası sistemi, daha önceki yazılarımızda, belirsizlik üzerine vukuu bulmuş şekilde tahlil ederken yeni dünyayı da düzensizlik olarak tanımlamıştık. Bu tahlillerin dimağında; uluslararası alanda gerçekleşen olaylar ve Soğuk Savaş sonrası dönemde, sistemin ana belirleyicilerinin başında gelen ABD’nin icraatları vardı. ABD’nin özellikle 2008 sonrası göreli güç kaybı ve buna bağlı olarak sistemin çok kutuplu hale gelmesi, çok uluslu güvenlik ittifaklarındaki gerilimler ve bölgesel güçlere alan açılması hususları temel belirleyicilerdi. Önceki ABD Başkanı Biden’ın ülkesinin göreli gerileyişine ilişkin söylemleri ve liberal normların uluslararası alanda deyimi yerindeyse tamir edilerek Rusya ve Çin’e karşı yumuşak bir bloklaşmanın hayata geçirilmesi planlanmıştı. Ancak bu gerçekleşmedi ve Biden’ın dış politika tercihleri, iktidardan düşmesine neden oldu. Yeni Başkan Trump ise ikinci döneminde (Trump II olarak anılacak) ABD dış politikasını neredeyse kökten değiştirerek uluslararası sistemdeki belirsizliği ve düzensizliği farklı şekillerde yönetmeye çalışıyor ve tabii olarak bu politikaların yansıması hem sistem düzeyinde hem de bölgesel düzeydeki tahlilleri doğrudan etkiliyor.

 

İdeolojik Çerçeve: Liberalizmden Egemenlikçiliğe

Biden yönetiminin liberal söylemi yani “kurallara dayalı düzene dönüş”, 2025’te Donald Trump’ın yeniden başkanlığa gelişiyle sona erdi. Yeni dönemde Beyaz Saray, neo-egemenlikçi (neo-sovereigntism) olarak nitelenebilecek bir yaklaşımı benimsedi.

20 Ocak 2025 tarihinde yayınlanan 14162 sayılı Putting America First in International Environmental Agreements kararnamesi, ABD’yi Paris İklim Anlaşması’ndan ikinci kez çekerek küresel kamu malları yaklaşımından kopuşu netleştirdi. Ardından Trump yönetimi; Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi ve BM İklim Zarar Fonu’ndan bütçe desteğini kesti, Kongre onaylı zorunlu payların ödenmesi, “Amerikan egemenliğini sınırladığı” gerekçesiyle durduruldu.  Biden dönemindeki kurucu hegemon mantığıyla liberal normlar üzerine kurulu uluslararası organizasyonlara dayalı fikriyat, Trump II döneminde ulusal çıkarın kurumsal bağlardan kurtarılmasına yönelik olarak değişti.

 

İttifaklara Bakış: NATO’da Savunma Bölüşümünden Finansal Bölüşüme

Haziran 2025 Lahey Zirvesi’nde NATO üyeleri, savunma harcamalarını 2035’e kadar GSYH’nin yüzde 5’i seviyesine çıkarma taahhüdünde bulundu. Kararın öncesinde Trump, “ödemeyen savunulmaz” diyerek İttifak’ın madde 5 yükümlülüğünü mali disipline bağlayacağını açıkladı. Bu durum, ittifak teorilerinde “kollektif eylem” yerine asimetrik bağımlılığın öne çıkarılmasına işaret eder: ABD’nin güvenlik şemsiyesi, artık bir ekonomik kira (security rent) karşılığında sunulan hizmettir. Uygulamada Washington, Temmuz 2025’te AB ile imzaladığı ABD-AB yüzde 15 Tarifeler Anlaşması ile savunma-ekonomi eksenini birleştirdi ve sonuç olarak Avrupa, ABD’nin Rusya’yı caydırmasının devamı karşılığında çoğu ABD malına yüzde 15 taban tarife uygulamayı kabul etti. Böylece güvenlik bedeli ilk kez resmi bir ticaret metnine girmiş oldu.

 

Büyük Güç Rekabeti: Çin’den Seçici Kopuş 

Trump II yönetimi, Çin’i “revizyonist rakip”ten “sistemik tehdit” statüsüne yükseltti. 29 Mayıs 2025’te Ticaret Bakanlığı, Cadence ve Synopsys gibi EDA yazılım firmalarına lisans zorunluluğu getirerek Çin’e yarı iletken tasarım yazılımı ihracatını durdurdu. Aynı çerçevede, Trump 12 Mayıs 2025’te imzalanan 90 günlük tarife ateşkesine rağmen, kritik mineraller ve yapay zekâ çipleri için ilave kontroller başlattı. Bu yaklaşım, teknolojik hegemonyayı sürdürme çabasıdır ancak tedarik zinciri bağımlılığını asgari yüzde 30 oranında azaltmayı hedefleyen “seçici kopuş”, kompleks karşılıklı bağımlılık literatürünün risk çeşitlendirme mekanizmasına denk düşer. İlk altı ayda ABD-Çin ticaret hacmi yüzde 14 daralmış, Pekin ise nadir toprak elementleri ihracatını kısıtlayarak karşı hamle yapmıştır.

 

Rusya-Ukrayna Savaşı: Koşullu Destek ve “Zorunlu Müzakere”

2 Temmuz 2025’te Pentagon’un silah sevkiyatını “geçici olarak” durdurması, Ukrayna’ya verilen desteği koşullu hâle getirdi. Bu hususu, 28 Temmuz’da Trump’ın Moskova’ya “10-12 gün içinde ateşkes” ültimatomu izlemiştir. Trump yönetiminin büyük stratejisi bu bağlamda, savaş maliyetini Avrupalı müttefiklere ve Kiev’e yansıtarak ABD’nin taahhüt yükünü azaltmak üzerine kuruludur. Bu politika, klasik “off-shore balancing” stratejisiyle de uyumludur: Washington, bölgesel güç dengesi kurulana kadar müdahil olur, ardından sorumluluğu bölge devletlerine devreder.

 

Ortadoğu’da Güvensizlik Ortamı: İsrail’e Koşulsuz Destek

Biden döneminde, İsrail’e yönelik askeri ve diplomatik destek, “demokrasi ittifakı” retoriğiyle temellendirilirken Trump II yönetimi bu desteği koşulsuz stratejik vekalet seviyesine yükseltti. 30 Haziran 2025’te Dışişleri Bakanlığı, Tel Aviv’e 3 bin 845 adet BLU-109 ve 3 bin 280 adet MK-82 bombası için JDAM güdüm kitlerini de içeren 510 milyon dolar tutarında ek satışa onay verdi; Pentagon açıklamasında satışın “İsrail’in bölgesel caydırıcılığı ve ABD ortak harekat yetenekleri” için elzem olduğu vurgulandı. Silah transferinin hemen ardından, 4 Haziran 2025’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Gazze’de “kalıcı ateşkes” talep eden karar tasarısı 14 “evet” oyuna karşılık ABD vetosu ile engellendi.

Washington’ın gerekçesi, tasarının HAMAS’ı kınamamasıydı, ancak veto, Amerika’nın İsrail’i uluslararası baskıdan korumakta ne kadar ileri gideceğini gösterdi. Dahası, 29 Temmuz 2025’te Başkan Trump, Gazze’ye yönelik ABD yardımlarının dağıtımını “İsrail’in idaresine bırakacağını” açıkladı; bu beyan, insani yardımın dahi müttefikin askeri kontrolüne teslim edileceğinin sinyaliydi. Kongre de benzer bir çizgide ilerleyerek Nisan 2025’te kabul edilen 119-4 sayılı Tam Yıl Süreli Ödenek Yasası kapsamında İsrail’e 3,3 milyar dolar FMF ve 500 milyon dolar füze savunma desteğini aynı şekilde sürdürdü; ek olarak Iron Beam lazer savunma sistemi için 1,2 milyar dolar tahsis edildi. Bu rakamlar, Trump II döneminde İsrail’in bölgesel askeri kapasitesinin finansal ve teknolojik açıdan daha da pekiştirildiğini ortaya koymaktadır.

ABD’nin İsrail’e sağladığı koşulsuz destek, özellikle Suudi Arabistan, BAE ve Katar gibi Körfez ülkeleri açısından güvenlik stratejilerinde kayda değer bir denge arayışını tetiklemektedir. Çünkü ABD’nin tarafsız bir garantör olma hali ve müttefiklerine yönelik sadakati tartışılır hale gelmiştir. Bu durum Körfez ülkelerini hem ABD ile ilişkilerini yeniden tanımlamaya hem de alternatif güvenlik garantileri aramaya yönlendirmektedir.

 

Genel Değerlendirme

2025 sonrası Amerikan dış politikası, uluslararası sistemi temelden dönüştüren beşli bir kırılma üretmiştir: (1) Kurucu‑hegemon rolünün seçici hegemonluğa evrilmesi, Washington’ın küresel kamu mallarını finanse etme iradesini azaltmış ve ittifaklara “kullan-öde” mantığını dayatmıştır; (2) İttifakların finansallaşması, NATO örneğinde görüldüğü üzere güvenlik şemsiyesini ekonomik kiraya dönüştürerek müttefiklerde stratejik özerklik arayışını hızlandırmıştır; (3) Kurumların araçsallaştırılması, ABD’nin çok taraflı rejimlerden çekilmesi veya onları yalnızca baskı aracı olarak kullanmasıyla uluslararası hukukta bağlayıcılığı zayıflatmıştır; (4) Ekonomik ve teknolojik araçların silahlaştırılması, Çin’le derinleşen kopuş, Rusya’ya yönelik tarife tehditleri ve dolar sistemi üzerinden ikincil yaptırımlar yoluyla ticaret‑finans mimarisini bloklaştırmıştır; (5) Küresel ortak mallarda liderlik boşluğu, iklim ve sağlık alanlarında normatif sahayı AB-Çin inisiyatiflerine açarak “parçalı küreselleşme”yi kurumsallaştırmıştır. Bu süreç, klasik hegemonik istikrar kuramının varsaydığı mali‑normatif sorumluluk ile realizmin öngördüğü çıkar maksimizasyonu arasındaki dengeyi Washington lehine yeniden tanımlamıştır.

Sonuçta ortaya çıkan düzen, “düzen-içi düzensizlik” olarak nitelenebilir: ABD askeri-teknolojik kapasitesi ve finansal liderliği sayesinde küresel güç hiyerarşisinin tepesinde yer almakta, ancak öngörülemez ve ücretlendirilmiş taahhüt modeli, hem müttefikleri temkinli dengelemeye sevk etmekte hem de orta büyüklükteki aktörlere özerk strateji geliştirme alanı açmaktadır. Küresel sistem, artık güvenlik, ticaret ve normların pazarlık zemini haline geldiği çok kutuplu bir pazarlık alanına evrilmekte; bu da 21. yüzyılın geri kalanında uluslararası iş birliğinin esnek, parçalı ve yüksek belirsizlik içeren biçimlerde gerçekleşeceğine işaret etmektedir.


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası