Son yıllarda uluslararası ilişkilerde güç dengeleri ve normatif tartışmalar yeniden biçimlenirken, Türkiye kendine özgü bir dış politika modelini ortaya koymuştur. "Türkiye modeli" olarak nitelenebilecek bu yaklaşım, küresel krize dair meselelerde bağımsız hareket edebilen, adil ve hukuk temelli diplomasi yürüten bir orta ölçekli güç örneği sunmaktadır. Şekillenen bu model, alışılagelmiş güç kategorilerinden farklı olarak, uluslararası hukuk normlarına vurgu yapan ve meşruiyet zemini inşa etmeyi hedefleyen bir diplomasiyi merkezine almış görünmektedir. Son on yıllık süreçte Türkiye'nin Gazze'den Ukrayna'ya, Suriye'den İran'a uzanan bir dizi küresel krizde benimsediği tutumlar, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi vizyonunun rehberliğinde, bu yeni modelin ana hatlarını ortaya koymuştur.
Bağımsız ve Adil Bir Diplomasi Vizyonu
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dış politik vizyonunun temelinde, Türkiye'yi dünyada mazlumların sesi yapan ve "adalet" ilkesini öne çıkaran bir liderlik anlayışı bulunmaktadır. Erdoğan'ın "Dünya beşten büyüktür" çıkışı, mevcut küresel yönetim mekanizmalarının adaletsizliğine dikkat çekerek uluslararası sistemin daha hakkaniyetli bir zeminde olması gerektiğine işaret etmektedir. Bu söylem, Türkiye'nin kendi dış politikasında büyük güçlerden bağımsız hareket etme kararlılığıyla örtüşmektedir.
Nitekim son on yılda Ankara, ulusal çıkarları gereğince geleneksel müttefiklerinden ayrışan pozisyonlar alabilmiş olup, Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan Ortadoğu'daki gerilimlere kadar farklı sahalarda, kendi ulusal çıkarı ve etik ilkeleri doğrultusunda ilerlemeyi seçmiştir. Bu tutum, Türkiye'yi bazen yalnız bıraksa da (yalnız kurt diplomasisi diye de adlandırılabilir), Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın sıkça vurguladığı şu prensiple desteklenmektedir: Mazlumun yanında, zalimin karşısında olmak.
Uluslararası Hukuk Temelli Diplomasi
Türkiye modeli, hukuk temelli diplomasi yaklaşımıyla klasik güç siyasetinden farklılaşan bir profil sergilemektedir. Ankara, uluslararası ihtilaflarda güçlülerin hukuku yerine, hukukun gücünü hâkim kılmayı amaçlayan söylem ve politikalar izlemektedir. Örneğin, uluslararası uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözümü için arabuluculuk rolünü ön plana çıkaran Türkiye, Birleşmiş Milletler (BM), AGİT ve İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) nezdindeki Arabuluculuk Dostlar Grubu inisiyatiflerine eş başkanlık eden yegâne ülke olmuştur.
Bu konum, Türkiye'nin ihtilaf çözümlerinde normatif bir liderlik üstlenme çabasını ortaya koymaktadır. Yine aynı şekilde Türkiye, hukuki ve insani ilkeleri savunmak için uluslararası adalet mekanizmalarına başvurma stratejisi izlemektedir. Nitekim Ankara, Filistin konusunda BM Genel Kurulu'nda alınan kararların hayata geçirilmesi için Uluslararası Adalet Divanı (UAD) sürecine aktif katkı sağlamış, İsrail'in işgal altındaki topraklardaki yükümlülüklerine ilişkin UAD'den danışma görüşü istenmesi sürecinin paydaşlarından biri olmuş ve kendi hukuki görüşünü Divan'a iletmiştir. Bu tutum, Türkiye'nin uluslararası meşruiyeti güçlendirme hedefinin bir parçasıdır.
Hukuk temelli diplomasinin odağında, BM Antlaşması'nın temel ilkelerine sadakat ve "kurallara dayalı düzene" katkı sağlama amacı bulunmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, uluslararası hukuku ihlal eden eylemlere karşı çıkarak, bizzat uluslararası toplumun kabul ettiği normların uygulanması konusunda söz söyleyen bir aktör olmuştur. Bu yaklaşım, bir yandan Türkiye'nin kendi hukuk düzeni ve çıkarlarını koruma ihtiyacıyla uyumlu iken, diğer yandan bölgesel ve küresel düzlemde haksızlığa uğrayan taraflar için güvenilir bir destek mekanizması oluşturmasına imkan tanımaktadır. Bunun sonucunda Türkiye, kendi çıkarları söz konusu olduğu durumlarda bile uluslararası meşruiyet arayışını ön planda tutan bir diplomasiyi pratiğe geçirmektedir.
Gazze ve Filistin Krizinde Türkiye'nin Tutumu
Ortadoğu'da yıllardır süregelen Filistin meselesi, Türkiye'nin dış politikada "adil güç" imajını en çarpıcı biçimde sergilediği alanlardan biridir. Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde Ankara, Filistin halkının haklı mücadelesine en güçlü sesi veren aktörlerden biri olmuş ve bu konu, Erdoğan'ın Türkiye'yi konumlandırmak istediği yerin adeta mihenk taşı haline gelmiştir.
Özellikle Gazze üzerinde yoğunlaşan insani krizlerde Türkiye, İsrail'in uyguladığı abluka ve askeri operasyonlara karşı sert tepki göstermiştir. Bu eylemleri uluslararası hukuk ihlali ve "insanlığa karşı suç" olarak nitelendirmiştir. Nitekim 2023 sonunda Gazze'de yaşanan çatışmalarda Ankara, İsrail'i açıkça "soykırım" yapmakla itham etmiş ve bu konuda uluslararası hukukun işlemesi için çeşitli girişimlerde bulunmuştur.
Daha öncesinde de örneğin 2018’de, ABD'nin büyükelçiliğini Kudüs'e taşıması ve Gazze'de protestocuların vurulması sonrası Türkiye, İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesini acil olarak toplamış ve uluslararası toplumun dikkatini Filistinlilerin maruz kaldığı hak ihlallerine çevirmiştir. Bu tavır, Arap dünyasında bile görülmeyen bir açıklıkla Filistin direniş hareketlerini siyasi bir aktör olarak tanıma ve onlarla diyaloğu sürdürme politikasıyla da örtüşmektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "HAMAS terör örgütü değil, bir kurtuluş hareketidir" çıkışı, Türkiye'nin Filistin konusunda ilkesel bir duruş benimsediğinin de göstergesidir. Bu duruş, Batı'nın ve bazı Arap liderlerin mesafeli yaklaşımından belirgin biçimde farklı olup, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı bölgede "mazlumun hamisi" olarak öne çıkarmaktadır.
Türkiye'nin Gazze krizlerinde izlediği hukuk temelli diplomasi, hem ikili ilişkilerde hem de uluslararası platformlarda da hissedilmiştir. Ankara, bir yandan İsrail ile diplomatik ilişkilerinde gerektiğinde gerilim pahasına sert çıkışlar yaparken, diğer yandan konuyu BM gündemine taşıyarak ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi mekanizmaları harekete geçirerek sorumluluk oluşturmaya çalışmıştır. Örneğin 2021’de Gazze'de yaşanan çatışmalarda Türkiye, BM Genel Kurulu'nda çağrıları organize etmiş ve İsrail'in eylemlerinin uluslararası insancıl hukuku ihlal ettiğini vurgulayan kararların çıkartılmasına öncülük etmiştir. 2023 Gazze savaşı sırasında ise Türkiye ateşkesin sağlanması, çatışmanın yayılmasının önlenmesi, insani yardımın kesintisiz ulaşması için yoğun çaba göstermiş ve İsrail'in Gazze'de işlediği iddia edilen suçlar nedeniyle uluslararası hukuk önünde hesap vermesi gerektiğini dillendirmiştir. Böylece Türkiye, Filistin meselesinde "hukuk temelli diplomasiyi", ahlaki bir yükümlülük hissiyle birleştirerek uygulayan bir orta güç olarak temayüz etmiştir.
Ukrayna Savaşı ve Denge Politikası
2014’te Kırım’ın ilhakıyla başlayan ve 2022’de de Rusya'nın geniş çapta işgaliyle yeni bir aşamaya giren Ukrayna krizi, Türkiye'nin bağımsız ve dengeleyici dış politikasının belirgin bir test alanı olmuştur. Türkiye, ilkeler düzeyinde Ukrayna'nın toprak bütünlüğü ve egemenliğine saygıyı savunmuştur. Yine, Kırım’ın ilhakını tanımadığını defaatle açıklamış ve 2022’deki savaşta da Rusya'nın saldırgan tutumunu kabul edilemez bulduğunu dile getirmiştir. Bu tavrıyla Ankara, BM Antlaşması'nın güç kullanma yasağı ve sınırların zora dayalı değiştirilemezliği ilkelerine bağlılığını ortaya koymuştur.
Türkiye'nin Ukrayna politikasını özel kılan, aynı zamanda Rusya ile köprülerini atmadan izlediği incelikli dengedir. NATO üyesi olmasına rağmen Ankara, Moskova'ya yönelik Batı yaptırımlarına tam katılım sağlamamıştır. Böylece hem kendi ekonomisini ve enerji ihtiyaçlarını korumayı hem de taraflar arasında arabuluculuk yapabilecek nadir aktörlerden biri olma pozisyonunu muhafaza etmeyi başarmıştır.
Savaşın başlangıcında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın öncülüğünde Türkiye, iki tarafı İstanbul'da müzakere masasına oturtarak erken bir ateşkes imkanı aramıştır. Mart 2022'de İstanbul'da gerçekleşen müzakere görüşmeleri ve yine aynı ayda Antalya'da düzenlenen dışişleri bakanları görüşmesi, Türkiye'nin aktif diplomasi çabasının örnekleri olmuştur. Her ne kadar bu girişimler, kalıcı bir barışı o an sağlayamamışsa da Ankara'nın arabulucu rolü uluslararası toplum tarafından takdir edilmiş ve "Türkiyesiz çözüm olmaz" algısını güçlendirmiştir. Özellikle Temmuz 2022'de BM himayesinde imzalanan Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması, Türkiye'nin aracılık diplomasisinin başarısı olarak tarihe geçmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Batı bu süreçte sadece provokasyon yaptı, biz ise arabulucu olarak sonuç aldık" diyerek tahıl mutabakatının Ankara'nın inisiyatifiyle mümkün olduğunu vurgulamıştır. Nitekim anlaşma sayesinde milyonlarca ton Ukrayna tahılı yeniden dünya pazarına ulaşabilmiş, bu da küresel gıda güvenliğine katkı sunarak Türkiye'ye diplomatik prestij kazandırmıştır. Türkiye, uluslararası camiada eşi benzeri görülmemiş bir şekilde hem Kiev hem Moskova ile konuşabilen, bu sayede savaşı sonlandıracak müzakerelere zemin hazırlayabilen başlıca aktör konumunda olmuştur.
Ankara'nın Ukrayna politikası, hukukiliğin yanında pratik çıkar dengesiyle de dikkat çekmektedir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni titizlikle uygulayarak savaşın başlarında Karadeniz'e sahildar olmayan devletlerin savaş gemilerinin boğazlardan geçişine kısıtlama getiren Türkiye, böylece çatışmanın genişleyerek bölgeye yayılmasını engellemeye çalışmıştır. Bu adım, uluslararası hukuktan doğan bir yükümlülüğün (Montrö Sözleşmesi) hassas bir şekilde uygulanması anlamına gelmekle kalmamış, Türkiye'nin bölgesel istikrarı koruma konusundaki sorumluluk bilincini de göstermiştir.
Diğer taraftan, Türk yapımı SİHA'ların (Bayraktar TB2) Ukrayna savunmasına katkısı, Türkiye'nin zor durumdaki müttefikine desteğini gösterirken, Rusya ile doğrudan çatışmayan bir denge siyaseti sayesinde, bu hamle Ankara-Moskova ilişkilerine zarar vermemiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hem Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy hem de Rus lider Putin ile sürekli temas halinde kalması ve hatta zaman zaman iki lideri telefon görüşmesine dahil ederek köprü olmaya çalışması, Türkiye'yi küresel kriz yönetiminde önemli bir “kolaylaştırıcı aktör” konumuna yükseltmiştir.
Suriye İç Savaşı ve Türkiye'nin Hukuki Sorumluluk Arayışı
Suriye'de 2011’de başlayan iç savaş, Türkiye'nin bölgesel politikasını kökten etkileyen ve yeni doktrinler sınamasına yol açan bir kriz alanı olmuştur. Arap Baharı dalgası Suriye'ye ulaştığında, Ankara önceleri Esad rejimi ile reform odaklı diyalog sürdürmeye çalışmış, ancak rejimin şiddet kullanarak halk ayaklanmasını bastırması üzerine Suriye halkının taleplerini destekleyen net bir tavır almıştır. Bu tavır, Türkiye'nin kendi "değer odaklı dış politikası"nın bir tezahürü olarak görülmüştür. Zira Ankara, uluslararası hukuk çevresinde de tartışılan "koruma sorumluluğu (R2P)" ilkesinin ruhuna uygun biçimde, Suriye rejiminin kendi halkına karşı işlediği kitlesel ihlalleri durdurmak için uluslararası toplumu harekete geçmeye çağırmıştır. Ne var ki BM Güvenlik Konseyi'nde veto engeline takılan bu çabalar sonucu, Suriye buhranı büyüdükçe büyümüş ve Türkiye sınırlarını doğrudan etkileyen bir niteliğe bürünmüştür.
Türkiye, savaş boyunca insani diplomasiyi ön plana çıkarmış ve dünyanın en büyük mülteci toplumuna (3,5 milyonu aşkın Suriyeli) kapılarını açarak büyük bir yükün altına girmiştir. Bu durum, Türkiye'nin "insani güç" yüzünü ortaya koymakla birlikte, uluslararası topluma mülteci krizinin yükünü paylaşma çağrısı yapmasına yol açmıştır. Ancak Suriye'deki gelişmeler sadece insani boyutla sınırlı kalmamıştır. Savaş kaosu içinde ortaya çıkan DEAŞ terör örgütü ve Suriye kuzeyinde güçlenen YPG gibi yapılar, Türkiye için acil milli güvenlik tehditleri doğurmuştur. Bu çerçevede Ankara, uluslararası hukukun meşru müdafaa hakkını (BM Şartı Madde 51) ve terörizmle mücadeleye ilişkin BMGK kararlarını kendisine referans alarak Suriye toprakları içinde askeri harekatlar başlatmıştır. 2016’dan bu yana gerçekleştirilen Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı gibi operasyonların gerekçesi, sınır ötesinden Türkiye'ye yönelik terör tehdidini bertaraf etmek ve güvenli bölgeler oluşturarak sivillerin korunmasını sağlamak olarak ortaya konmuştur.
Her ne kadar bu askeri angajmanlar, uluslararası tepkilere konu olsa da Türkiye, kendisi açısından "meşru müdafaa" ve "insani müdahale" kavramlarını bir arada telif eden bir söylem sunmaya çalışmış, böylelikle sahada fiili güç kullanırken bile söylem düzeyinde hukuki zemine referans vermeyi sürdürmüştür.
Suriye krizinde Türkiye'nin fark oluşturmaya çalıştığı bir diğer boyut, uluslararası meşruiyet inşası olmuştur. ABD ve bazı Batılı aktörler Suriye'nin kuzeyinde YPG ile iş birliğine giderken, Türkiye bu durumu kendi toprak bütünlük ve egemenliğine yönelik bir tehdit olarak görüp eleştirmiştir. Bu kapsamda Ankara, 1998 tarihli Türkiye-Suriye Adana Mutabakatı gibi ikili hukuk metinlerine de atıf yaparak Suriye toprakları içinde sınırlı askeri varlığını meşrulaştırmaya çalışmış, uluslararası platformlarda da her fırsatta Suriye'nin siyasi birliği ve toprak bütünlüğü vurgusu yapmayı ihmal etmemiştir. Özellikle Astana süreci (Türkiye-Rusya-İran iş birliği) aracılığıyla yerel çapta ateşkesler ve güvenli bölgeler tesis edilmesi, anayasa komitesi kurulması gibi adımlar, Türkiye'nin savaşı sonlandırma ve BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararı çerçevesinde siyasi çözüm bulma çabasına öncülük ettiğini göstermiştir. Durum böyle olmakla birlikte, Suriye rejiminin ve bazı büyük güçlerin esnemeyen tutumu nedeniyle, bu çabalar istenen nihai barışı sağlayamamıştır. Yine de Türkiye, bir orta güç olarak bölgesinde düzen kurucu bir rol üstlenmeye çalışmakta hem askeri gücünü hem diplomatik aracılık yeteneğini bir arada kullanarak uzun soluklu bir hukuk ve meşruiyet temelli çözüm inşa etmeye gayret etmektedir.
İran Meselesinde Müzakere ve Uluslararası Normlara Saygı
Türkiye'nin dış politikasında ön plana çıkan bir başka krizde İran dikkati çekmektedir. İran'ın nükleer programı ve bölgesel gerginlikler konusunda Ankara, ilkesel olarak diyalog ve diplomasiden yana bir tutum benimsemiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, İran'ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'na (NPT) taraf bir ülke olarak barışçı nükleer enerji hakkını teslim etmiştir. Bu dengeyi sağlarken Türkiye’nin önerdiği yol, Batı-İran çekişmesinde yaptırım ve askeri güç kullanımı yerine müzakereci çözümler bulunması olmuştur.
2010’da Türkiye ve Brezilya'nın arabuluculuğunda imzalanan Tahran Anlaşması, İran'ın uranyumunun Türkiye topraklarında takas edilerek düşük oranda zenginleştirilmiş yakıt elde edilmesini öngörmüştü. Her ne kadar bu girişim, Batı tarafından reddedilmiş olsa da, Ankara'nın yarım kalan bu çabası bile bağımsız diplomasi algısını pekiştirmiştir. Nihayetinde 2015'te P5+1 ülkeleri ile İran arasında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) anlaşması, Türkiye tarafından memnuniyetle karşılanmış ve bir diplomasi zaferi olarak değerlendirilmiştir.
2018’de ABD'nin tek taraflı olarak KOEP'ten çekilip İran'a yeniden yaptırımlar uygulamaya başlaması, bölgede gerginliği artırmıştır. Türkiye ise bu gelişmeye açık şekilde muhalefet etmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD'nin adımını uluslararası hukuka aykırı ve bölgesel istikrarı tehlikeye atıcı olarak nitelendirmiş, Türk Dışişleri Bakanlığı ise çözümün yaptırım yerine, diplomasiden geçtiğini vurgulamıştır. Bu minvalde Türkiye, İran ile ekonomik ilişkilerini mümkün mertebe sürdürmeye gayret etmiştir. Özellikle enerji ithalatı gibi alanlarda ABD baskılarına rağmen esneklik aramış, İran’ın tek taraflı yaptırımlara uymamanın uluslararası hukuki hakları dahilinde olduğunu savunmuştur.
Bölgesel güvenlik denkleminde, özellikle 2020 başında ABD-İran arasında General Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle tırmanan kriz sırasında Türkiye, her iki tarafa da itidal çağrısı yaparak Irak topraklarının egemenliğinin ihlal edilmemesi gereğine dikkat çekmiştir. Bu tutum, bir kez daha Ankara'nın "komşuda yangın çıkarsa ateş herkesi sarar" anlayışını ve savaşa karşı çıkan ilkesel duruşunu yansıtmıştır. 2023 sonlarında patlak veren İsrail-İran silahlı çatışması tehlikesinde de Cumhurbaşkanı Erdoğan, bölgede büyük bir savaşın eşiğine gelindiğini ifade ederek "bu deliliğin bir an evvel sona ermesi" çağrısı yapmış ve tarafları derhal müzakere masasına dönmeye davet etmiştir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın vurguladığı gibi, İran'ın nükleer sorunu da dahil olmak üzere bütün anlaşmazlıklar ancak diplomasinin işletilmesiyle çözülebilir. Aksi halde bölge uzun yıllar yeni istikrarsızlıklara sahne olacaktır. Nitekim Ankara, son İslam İşbirliği Teşkilatı toplantılarında ve Almanya gibi Batılı liderlerle görüşmelerinde de İran nükleer meselesinin ancak müzakere yoluyla çözülebileceğinin altını çizmiştir. Bu çerçevede, Türkiye İran ile yapıcı diyaloğu sürdürerek bölgesel rekabetleri yumuşatmayı ve bölge içi sahiplenme anlayışıyla sorunları bölge ülkelerinin çözmesini teşvik etmiştir. Örneğin, Suudi Arabistan-İran arası yakınlaşmanın (2023 Pekin mutabakatı) gerçekleşmesinden önce Türkiye, her iki tarafla da iyi ilişkiler koruyarak böyle bir diyaloğun zeminini desteklemiştir. Kısaca, İran konusunda Türkiye modeli, sert gücü teşvike dayalı kutuplaşmanın aksine, dışlanmayan, konuşturulan ve uluslararası hukuk çerçevesine geri çekilen bir İran görme arzusudur.
Orta Ölçekli Güç Modeli
Türkiye'nin son yıllarda sergilediği dış politika, literatürde "orta güç" (middle power) olarak nitelendirilen ülkelerin davranış kalıplarına yenilikçi bir boyut eklemektedir. Klasik orta güçler, genellikle sınırlı sert güç kapasitelerini uluslararası kurumlar ve ittifaklar yoluyla etkili kılmaya çalışırlar. Çoğu zaman da büyük güçlerin yönettiği düzende kurallara uyumlu bir yardımcı rolde kalırlar. Oysa Türkiye, son on yılda bu kalıbı kısmen kırmış, kendi "otonom ve atılgan" (autonomous and assertive) politikasını izleyen, bölgede ve dünyada belirli konularda öncülük eden bir orta güç profili sergilemiştir. Bu profilin en belirgin farkı, Türkiye'nin uluslararası hukuk ve adalet söylemini, gerektiğinde sert gücü de kullanabilen proaktif bir yaklaşımla birleştirme becerisidir.
Diğer güç tiplerine kıyasla Türkiye, bir büyük güç olmadığı için tek başına küresel düzenin kurallarını koyamaz veya sonuçlarını empoze edemez. Ancak süper güçlerin aksine, hareket alanını kısıtlayan aşırı sorumluluklar taşımadığından, farklı bloklar arasında daha esnek manevra yapabilmektedir. Küçük devletlere göre Türkiye, çok daha geniş bir askeri ve diplomatik kapasiteye sahiptir. Bu sayede normatif çağrılar yapmakla birlikte, sahadaki gerçeklere müdahil olabilecek girişimler de üstlenebilir. Türkiye, bölgesel bir güç olmanın ötesinde, yakın çevresine odaklanmakla sınırlı kalmamıştır. Aksine, Afrika'dan Asya'ya uzanan geniş bir coğrafyada çıkarlarını ve etkisini göstermiştir. Üstelik iklim değişikliği, insani yardım ve göç gibi küresel meselelerde dahi aktif roller üstlenerek klasik "bölgesel güç" tanımını aşmıştır.
Elbette bu modelin kapasitesi ve sürekliliği tartışmaya açıktır. Türkiye'nin Batı ile zaman zaman gerilen ilişkileri, hukuka dayalı dış politika idealini zorlayan etkenlerdir. Örneğin, Rusya'ya aşırı enerji bağımlısıyken Moskova'ya karşı Ukrayna uğruna ne kadar ileri gidebileceği gibi ikilemler sıklıkla gündeme gelmiştir. Türkiye kendi bölgesel ve küresel vizyonuna sahip bir aktör olarak uluslararası hukuk ve adalet temasını diplomasi enstrümanlarıyla harmanlama deneyimini yaşamıştır. Bu deneyim, diğer ülkeler için de bir model oluşturma potansiyeli taşımaktadır: Hukuk üreten ve meşruiyet inşa eden orta güç modeli.
