Kriter > Dış Politika |

Yeni Jeopolitik Gerçeklerle Türkiye-Avrupa İlişkileri


Dünyada değişen jeopolitik dengeler, önünde sonunda Berlin-Paris eksenine Türkiye’yi hazmetmesi gerektiğini öğretmektedir. Almanya başta olmak üzere Avrupa Birliği bugün ABD ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin olası bir küresel paylaşım anlaşmasında masadaki menüde yer alacağının bilincine varmıştır. Artık yapmaları gereken SSCB’nin 1992’deki çöküşünden bu yana cömertçe boşa harcadıkları zamanı ve parayı telafi etmektir. Dahası Türkiye’yi oyalamak için harcadıkları enerjinin de beyhude olduğunu itiraf etmeleri gerekir.

Yeni Jeopolitik Gerçeklerle Türkiye-Avrupa İlişkileri

Dünyanın merkezinin Avrupa-Ortadoğu ekseninden Çin Halk Cumhuriyeti-Güney Asya istikametine kaymasının ne gibi etkiler doğurduğunu görmek için bir hafta içerisinde önce ABD Başkanı Trump’ın ardından Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin’in Pekin’e yaptığı ziyaretleri ve bu ziyaretlerde Avrupa’nın esamesinin okunmamasını idrak etmek yeterlidir. Jeopolitik denge terazisinde hiçbir ağırlığı kalmayan Avrupa’nın, Pekin’deki gelişmelerden mütevellit kimyasının nasıl bozulduğunu Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen’in bir ay içerisinde değişen pusulası üzerinden görebiliriz. 20 Nisan 2028 günü Die Zeit gazetesinin kuruluşunun 80’inci yıldönümü etkinliğinde yaptığı konuşmada “Avrupa kıtasını bir bütün haline getirmeyi başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz” cümlesini kuran Von der Leyen, temsil ettiği sözde gücün ne enerji ne savunma ne de teknoloji düzeyinde süper güçler liginde olmadığının farkına kısa sürede varmış olmalı ki 19 Mayıs günü Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesinde, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin stratejik önemine dair ihtiyaç duyduğu dersi aldı. Aslında bu temel ders yine Mayıs boyunca Türkiye merkezli bir dizi gelişmenin sonucuydu.

 

Jeopolitiğin Katı Matematiği

Sırasıyla bakacak olursak 11 Mayıs’ta Belçika Kraliçesi Mathilde’nin beraberindeki kalabalık bir iş insanı heyetiyle yaptığı Türkiye ziyareti, bu gelişmeler silsilesinin ilk halkası sayılabilir. Ziyaret sırasında TRT Haber’in sorularını yanıtlayan Belçika Dışişleri Bakanı Maxime Prevot’un Avrupa Komisyonu Başkanı’nı açıkça hedef alan şu sözleri, Avrupa Birliği içerisinde Türkiye’ye bakışın nasıl değiştiğinin kanıtıydı: “Elbette Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye ihtiyacı var. Türkiye'nin de Avrupa'ya ihtiyacı var. Bana göre; Avrupa Komisyonu Başkanı Sayın Ursula von der Leyen'in ifade ettiği gibi Türkiye, Çin ve Rusya'yı aynı düzlemde, aynı platformda gösteren bir cümle kullanmak mantıksızdı. Siz istikrar sağlayıcı bir güçsünüz. Bu nedenle, Avrupa'nın gelecekteki güvenlik mimarisinde Türkiye'nin stratejik rolünü her zamankinden fazla göz önüne almalıyız.”

Von der Leyen’in rotasını yeniden belirlemesini gerektiren gelişmeler bununla da kalmadı. 18 Mayıs Pazartesi günü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Almanya ziyareti çerçevesinde 12 yıl aradan sonra Türkiye Almanya Stratejik Diyalog Mekanizmasının üçüncü toplantısı düzenlendi. Rusya korkusu ve ABD baskısı, Berlin’i ne hale getirmiş olmalı ki Almanya Dışişleri Bakanı Wadephul bu toplantıyla ilgili şu ifadeleri kullanmak gereğini duydu: “Uzun yıllar sonra Türkiye ile yeniden stratejik diyaloğa girdik. Buna daha fazla zaman ayırmak istiyoruz, zira meselelere daha derinden bakmak istiyoruz. Bu yola yeniden girdiğimiz için memnunum, ikili ilişkilerde yeni bir kaliteye ulaştık.” Wadephul’un kalite arayışının amacına ulaşması için öncelikle işe özeleştiri ile başlaması gerekiyor. Mesela Türkiye’nin denizaltı imalatına ve Akkuyu nükleer santraline uyguladıkları gizli ambargolarla işe başlayabilir. Ya da NSU (Nasyonal Sosyalist Yeraltı) terör örgütünün 8 Türk’ü öldürmesine dair soruşturma dosyalarının 11 Kasım 2011 günü tam da Federal Savcılığın süreci devraldığı gün nasıl silindiğini anlatırsa Türkiye-Almanya ilişkilerinde arzu edilen kaliteye bir miktar yaklaşmamız mümkün olabilir. Almanya’nın asıl derdini anlamak için Welt gazetesinin yine 18 Mayıs tarihli haberine göz atmak yeterli. ABD’nin Almanya’ya Tomahawk füzesi teslimatını durdurması üzerine Berlin çareyi Türk savunma sanayiinde arıyor. İlginç olansa Hellenizm romantizmi ile Yunanistan’ı 1970’lerden bu yana kayıran Berlin-Paris ikilisi, Avrupa İçin Güvenlik Eylemi (SAFE) programına Türkiye’nin katılımını engelleyen Atina’ya karşı hâlâ sesini yükseltememektedir. Bilakis birlik üyesi ülkelerin kahir ekseriyeti artık ortak savunma tedarikine yönelik 150 milyar avroluk bu programın Türkiye olmadan hedefine ulaşamayacağının farkındadır ve Türkiye ile bağımsız anlaşmalar yapma yoluyla Yunanistan engelini aşmayı benimsemiştir. Hatta Fransa’nın da bu kervana katılma yönünde girişimleri olduğu basına yansımaya da başlamıştır. Ancak bir yandan Kafkaslar’ı yeniden karıştırmaya, bir yandan Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile dengeleri Türkiye aleyhinde bozmaya çalışan Paris’e Türkiye ile bu alanda çalışmasının imkânsız olduğu da izah edilmiştir.

Maxime Prevot ve Hakan Fidan
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Belçika Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri, Avrupa İşleri ve Kalkınma İşbirliği Bakanı Maxime Prevot ile Belçika Ekonomik Misyonu Ziyareti kapsamında Ankara'da bir araya geldi. (Murat Gök / AA, 13 Mayıs 2026)

 

Türkiye’nin iyi niyetli çağrıları sonuca ulaşmamış olsa da dünyada değişen jeopolitik dengeler, önünde sonunda Berlin-Paris eksenine Türkiye’yi hazmetmesi gerektiğini öğretmektedir. Almanya başta olmak üzere Avrupa Birliği, bugün ABD ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin olası bir küresel paylaşım anlaşmasında masadaki menüde yer alacağının bilincine varmıştır. Artık yapmaları gereken Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin 1992’deki çöküşünden bu yana cömertçe boşa harcadıkları zamanı ve parayı telafi etmektir. Dahası Türkiye’yi oyalamak için harcadıkları enerjinin de beyhude olduğunu itiraf etmeleri gerekir. Avrupa Birliği’nin bugünkü halini Almanya’nın bir önceki Başbakanı Olaf Scholz 4 Mayıs 2026 günü ABD’de Harvard Üniversitesi bünyesindeki Harvard Kennedy School’da katıldığı bir programda özetlemişti. “ABD ve Almanya, avukatlar ülkesi oldu. Başka ülkeler 20 yılda ulusal demir yolu ağı yapabiliyor. Biz neden 20 yılda şehir içi tren hattı yapamıyoruz?”. Görüldüğü üzere Scholz, Von der Leyen gibi Türkiye’yi hedef tahtasına koymak yerine çuvaldızı kendisine batırmayı tercih ediyor. Scholz’un bu “avukatlar ülkesi” tabirini tesadüfen seçtiğini sanmıyorum. Bu ifade beni eski ABD Başkanı Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapmış olan Zbigniew Brzezinski’nin 1993 tarihinde yayımlanan “Out of Control: Global Turmoil on the Eve of the 21st Centruy” adlı kitabına götürdü. Brzezinski bu eserinde, Birinci Soğuk Savaş’ı kazanmanın zafer sarhoşluğu içerisindeki ABD yönetimini uyararak bir an önce kaynaklarını yapısal reformlara yöneltmesi gerektiğine vurgu yapmıştı. Bu uyarı dikkate alınmış olsaydı bugün Beyaz Saray’da Donald Trump’ı görmeyeceğimiz muhakkaktı.

Zbigniew kitabında, ABD’nin ihtiyaç duyduğu yapısal reformlar için hayata geçirilmesi gereken 20 maddelik bir liste sunmuştur. Bu listenin 10’uncu maddesi, Scholz’un da atıf yaptığı “avukatlar ülkesi” haline gelmekle ilgilidir. Brzezinski bu durumdan şikayetini “Yasal Platformda Gerçek Anlamda Parazitlerin Varlığı” başlığı altında şu şekilde özetler: “Dünyadaki bütün avukatların üçte biri ABD’de çalışmaktadır. Sadece haksız fiil davalarında ödenen ücretler ABD’nin gayri safi milli hasılasının yüzde üçüne ulaşmaktadır. Bu oran ABD’nin rekabet ettiği ülkelere kıyasla üç misli daha yüksektir. Bu yüksek oran yatırımcılar üzerinde caydırıcı bir etki oluşturmaktadır.”

 

Borrell’in Bahçesi Cangılın Ta Kendisi Oldu

Teknolojiye, sanayiye yatırım yapmak, ya da ortak bir savunma ve enerji politikası ortaya koymak yerine sınırları içerisinde yaşayanlara hayali bir cennet sunan Avrupa Birliği, bugün Çin Halk Cumhuriyeti merkezli gelişmeler karşısında ne yapacağını bilmez bir haldedir. Oysa 13 Ekim 2022 günü Avrupa Birliği Diplomasi Akademisi öğrencilerine hitap eden dönemin Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, fütursuzca Avrupa Birliği sınırları dışındaki dünyayı vahşi bir ormana benzetmişti. Borrell’e göre Avrupa Birliği bakımlı bir bahçe yani insanlığın inşa edebileceği en iyi siyasi uyumu temsil ediyordu. Ancak ormanın bahçeyi istila etme tehlikesi vardı ve Borrell’e göre Avrupa Birliği’nin bahçıvanları ormana gidip dünyanın geri kalanıyla meşgul olmalıydı. Ne mutlu ki dört yıldan kısa bir sürede artan enerji fiyatlarının yükselttiği enflasyon nedeniyle bugün cangıla dönmüş, aşırı sağın sürekli güç kazandığı bir Avrupa’yı istikrar adası Türkiye’den gözleme fırsatı buluyoruz.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası