Amerikan Başkanı Donald Trump’ın Ankara’daki NATO Zirvesi sırasında, İspanya ve diğer Avrupa ülkelerine yönelik olumsuz açıklamaları ve Grönland konusundaki taleplerini tekrarlaması, İttifak üyeleri arasındaki sorunları bir kez daha ortaya koydu. Siyonist lobilerin kışkırtmasıyla İran’a karşı başlattığı hukuksuz savaşı bitirmekte zorlanan Trump’ın bu savaşa destek vermedikleri için öfke duyduğu Avrupalı liderlere Ankara’daki zirve sırasında nasıl davranacağı merak ve endişe konusuydu. Endişeleri haklı çıkaran Trump, “kötü bir ortak” olarak nitelediği İspanya ile ticareti kesebileceklerini söylerken Almanya, İngiltere, Fransa ve İtalya'yı ABD’nin İran’a karşı savaşına destek vermemekle suçladı. Grönland'ın ABD’nin ulusal güvenliği için kritik öneme sahip olduğunu bir kez daha vurgulayan Amerikan Başkanı, ülkesinin Grönland’a sahip olmayı hâlâ istediğini, bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda ise “çeşitli seçeneklerin masada olduğunu” ifade etti.
Trump’ın bu diplomatik nezakete aykırı tavrına rağmen zirveye katılan Avrupalı liderler onunla doğrudan tartışmaya girmekten kaçındılar ve yaptıkları açıklamalarda, Ankara’daki NATO zirvesinin başarılı olduğunu, sonuç bildirgesinde kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddeye bağlılığın yinelenmesinin NATO’nun caydırıcılığı açısından son derece önemli olduğunu ve müttefiklerin Ukrayna’ya 2026’da 70 milyar avro destek sözü vermesinin Rusya’nın saldırganlığına karşı doğru bir mesaj olarak değerlendirildiğini ifade ettiler.
Avrupalıların bu “pozitif taraftan bakma” çabasına rağmen Amerikan yönetiminin NATO’yu kendi hukuksuz savaşlarına destek verecek bir askeri örgüt olarak görmesi ve bu beklentisini yerine getirmediğinde örgütü ve üyelerini hedef alması, ciddi bir soruna işaret ediyor. NATO’ya bu şekilde bakan Amerikan başkanlarının bundan sonra Trump ile sınırlı kalmayacağı, artık ABD’de sürekli, MAGA’cı çoğunluğu hesaba katarak hareket edecek başkanların olacağı ihtimali, özellikle Avrupalıların örgütün geleceğine dair kaygılarını artırıyor. Bundan sonra NATO’nun geleceğinde üç ihtimal görünüyor. Ya “America first” sloganıyla hareket eden Amerikan yönetimleri NATO’yu sadece kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bir enstrümana dönüştürecekler ya da Avrupalılar silahlanmaya çok daha fazla pay ayırıp ittifak içerisinde ABD’yi dengeleyecek bir pozisyona gelecekler. Üçüncü ihtimal ise Avrupalıların ABD’yi dengeleyemedikleri ve ABD’nin de NATO’yu kendi çıkarına hizmet eden bir yapıya dönüştüremediği durumda örgütün dağılmasıdır.
Halen küresel sistemdeki meydan okumalar karşısında, ABD’nin askeri desteğine muhtaç olan Avrupalıların çoğu NATO’nun dağılmasını istemiyor. Ama örgütün ABD’nin hukuksuz savaşlarını destekleyen bir yapıya dönüşmesini de arzu etmiyorlar. NATO içerisinde ABD’yi dengeleyecek şekilde askeri güce ulaşmaya yönelik ciddi bir çaba içerisindeler. Örneğin Almanya şimdiden 80 milyar avronun üzerinde yıllık savunma harcaması rakamına ulaştı ve 2029’da bu rakamın 160 milyar doların üzerine çıkması planlanıyor. Rusya karşısında kendisini en fazla tehdit altında hisseden ülkelerin başında gelen Polonya, son yıllarda GSYH’sının yüzde 4-5’ini savunma harcamalarına ayırıyor. Diğer Doğu Avrupa ülkeleri, İskandinav ülkeleri, Fransa ve İngiltere de ciddi silahlanma projeleri geliştiriyor.
Ancak Avrupa’nın önemli yapısal sorunları olduğu düşünüldüğünde, askeri harcamalardaki bu hareketliliğin ABD karşısında arzuladıkları özerkliği getirip getirmeyeceği şüpheli. Zira başta Almanya olmak üzere Avrupa ekonomileri gerek Çin’den gelen rekabet gerekse ABD’nin ticareti kısıtlayan politikaları nedeniyle ciddi baskı altında. Örneğin Almanya ekonomisinin en önemli motorlarından biri olan otomotiv sektörü büyük bir kriz ile karşı karşıya. Ekonominin bu şekilde zorluklarla karşı karşıya olduğu bir dönemde kaynakların daha fazla savunma sanayisine aktarılması ve bunun genellikle daha fazla borçlanarak yapılması, Avrupa ülkelerini yeni bir ekonomik krizle karşı karşıya getirebilir.
Türkiye NATO Tartışmalarından Ne Kadar Etkilenir?
Türkiye, NATO’nun yaşadığı bu sorunlardan en az etkilenecek ülkelerin başında geliyor. Hatta Atlantik’in iki yakasındaki ittifak üyeleri arasında yaşanan güven bunalımı ve çıkar çatışması, Türkiye üzerindeki baskıları azaltacak sonuçlar üretiyor. ABD’nin izlediği müdahaleci dış ve korumacı ekonomik politika karşısında endişeye kapılan Avrupa ülkeleri yeni ortaklar arayışında Türkiye’yi yeniden keşfediyorlar. Zira son dönemde hem askeri hem de ekonomik açıdan kapasitesini ciddi şekilde artıran Türkiye, Avrupa ülkeleri için önemli iş birliği fırsatları sunuyor. Türkiye, ABD ile ticarette yaşadıkları kayıpları telafi edebilecekleri ülkelerden biri ve yine Rusya kaynaklı tehditlere karşı Ankara’yı yanlarında görmek istiyorlar.
Benzer şekilde Avrupa ülkeleriyle sorunlar yaşayan Trump yönetimi için de Çin’e karşı artan küresel güç mücadelesinde Türkiye, karşısında değil yanında görmek istediği aktörlerden biri olarak öne çıkıyor. Bu açıdan bakıldığında Trump’ın, kendinden önceki Biden ve Obama yönetimleriyle açık bir şekilde ayrıştığı görülüyor. Obama ve Biden’ın Ortadoğu’nun kuzey kısmında YPG/PKK eksenli bir iş birliği ekseni oluşturmaya yönelik politikasını terk eden Trump, artık Türkiye ile geliştirdiği güvenlik ortaklığını bölge siyasetinin merkezine yerleştiriyor.
Trump yönetiminin Türkiye konusundaki bu pozitif tavrına rağmen Türk-Amerikan ilişkilerinin yakın tarihi ve ABD’nin Ortadoğu siyaseti üzerindeki siyonizm etkisinin yüksek düzeyi, Ankara ile Washington arasında çıkabilecek sorunlara işaret ediyor. Her şeyden önce Türkiye’yi eşit-egemen bir ortak olarak görmek yerine nüfuz alanının bir parçası olarak gören Washington’daki siyasetçi ve bürokratların varlığı, Türk-Amerikan ilişkilerini yeniden 2010’lardakine benzer bir gerilime sürükleme potansiyelini taşıyor. İkinci olarak Amerikan siyasetinde çok etkili olan siyonist lobi mensuplarının Trump yönetimini, İsrail yayılmacılığına karşı ciddi bir engel olarak gördükleri Türkiye’ye karşı kışkırtma çabalarının başarılı olma riski de söz konusudur. Trump’ı İran’a karşı istemediği ve şimdi sonlandırmakta zorlandığı savaşa sürükleyen siyonist lobinin, uzun zamandır Amerikan Başkanının Türkiye konusundaki rasyonel çizgisini değiştirip Ankara’ya karşı baskıyı artırmasını sağlamaya çalıştığı biliniyor.
Türkiye’nin NATO Üyeliği Tartışması: Avantajlar ve Dezavantajlar
Türkiye’nin NATO ile ilişkisinin nasıl olması gerektiği konusunda uzun zamana yayılan bir tartışma var ve bu tartışmanın en uç köşelerinde birbirine tamamen zıt pozisyonlar söz konusudur. Tartışmanın bir ucunda Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılması ve hatta NATO karşıtı başka ittifaklara dahil olmasını savunanlar varken diğer ucunda ise Batı ittifakına dahil olmanın Türkiye için tek makul seçenek olduğunu ve Ankara’nın NATO üyeliği ve Batılı ülkelerle ilişkilerini tehlikeye atacak her türlü adımdan uzak durması gerektiğini ileri sürenler mevcuttur.
Uluslararası ilişkilerin doğası ve küresel siyasal sistemde yaşanan güç mücadelelerinin sertliği açısından bakıldığında, Türkiye’nin NATO konusunda bu uç noktalardan uzak ve daha dengeli bir çizgi izlemesi gerekir. Bu “dengeli” çizgi, Türkiye’nin günümüz koşullarında NATO üyesi olarak kalması ancak bu üyeliğin başka uluslararası aktörlerle ilişkilerine zarar vermeyecek şekilde yönetilmesi şeklinde ifade edilebilir. Zira NATO üyesi olarak kalmanın hâlâ Türkiye için avantajları vardır ve buna karşılık Ankara artık Batı ittifakının parçası olmaktan kaynaklanan içişlerine karışma girişimlerine karşı geçmişe göre çok daha dirençli bir duruma gelmiştir. Yani artık sahip olduğu ekonomik ve askeri kapasiteyle Batılı ülkelerle daha dengeli bir karşılıklı bağımlılık ilişkisi kurabilen Türkiye, NATO üyeliğinin bu açıdan kendisi için geçmişte neden olduğu dezavantajlara maruz kalmadan bu ittifaka mensup olmanın sağladığı avantajlardan yararlanabilir.
NATO üyeliğinin Türkiye için sağladığı avantajlara bakıldığında şunları ifade etmek mümkündür. Bu üyeliğin Ankara’ya sağladığı en büyük avantaj, Yunanistan ve İsrail gibi NATO üyesi ya da Batı’ya yakın ülkelerle yaşadığı sorunlarda; ABD, İngiltere ve Almanya gibi önemli ittifak üyelerinin açık bir şekilde “bir NATO üyesi olan” Türkiye’ye karşı pozisyon almaktan imtina etmeleridir. Bu durum Ege ve Akdeniz’deki sorunlarda söz konusu ülkelerin örneğin Yunanistan’dan yana politika izlemedikleri anlamına gelmiyor kuşkusuz ancak Türkiye’nin NATO üyeliği onları fazla Ankara karşıtı pozisyon alma konusunda frenleyen bir işleve sahiptir.
İkinci olarak, NATO üyeliği Türkiye’nin silahlanma adımları konusunda Batılı ülkelerle daha az sorun yaşamasına imkân sağlıyor. Örneğin İran’ın balistik füzelerinin ABD ve bazı Avrupalı NATO üyeleri tarafından nasıl sorunsallaştırıldığı düşünüldüğünde, Türkiye’nin ittifak üyesi olmasının bu alandaki faaliyetlerine söz konusu ülkelerden eleştiri gelmesini engellediğini ifade etmek mümkündür. Aksine NATO’da özellikle ABD’den gelen baskılar sonucunda askeri harcamaların artırılması yönünde alınan kararlar, Türkiye’nin askeri kapasitesini İran gibi ülkelerin maruz kaldığı baskılardan muaf olarak artırmasına yardımcı oluyor. Ayrıca yine NATO üyeliği sayesinde Türkiye’nin bazı Batılı silah teknolojilerine erişimi daha kolay oluyor. Bu konuda yakın zamana kadar gerek ABD gerekse bazı Avrupalı ülkelerin Türkiye’ye ambargo uyguladıkları biliniyor ama yine NATO üyesi olması sayesinde Türkiye’nin Finlandiya ve İsveç’in ittifaka üye olmalarını bir süre bloke ederek bu ambargoların kaldırılmasını sağladığını hatırlamak gerekir.
Son olarak, NATO üyesi olmanın Türkiye’yi başka ülkelerden gelebilecek saldırılara karşı ne kadar koruyacağını söyleyebilmek zordur belki ama her şeye rağmen bu açıdan da ittifaka üye olmanın olmamaya göre daha fazla caydırıcılık sağladığı söylenebilir. Ankara Zirvesi sonuç bildirgesinde İttifak üyeleri yeniden 5. maddeye olan bağlılıklarını, yani üyelerden birine saldırı olması durumunda ona yardım edeceklerini teyit ettiler ama gerçekte bütün üyelerin buna ne kadar güveneceği meselesi hep spekülasyonlara açık bir konu olmuştur. İran’a karşı bir “saldırı savaşına” giren Trump yönetiminin ittifak üyelerinden beklediği yardımı alamayınca bazı NATO üyelerine yönelik eleştirilerini artırması, bu konudaki şüpheleri artırdı. Bu tartışmalara rağmen NATO üyesi olmanın üye ülkelere ittifak dışından gelebilecek saldırılara karşı caydırıcılık sağladığını söylemek mümkündür.
NATO üyesi olmanın Türkiye için yol açtığı dezavantajlara gelince ilk olarak, ittifak üyesi olmanın Rusya ve Çin gibi ülkelerden bazı silah platformları alma açısından bir sorun oluşturduğu tespitini yapmak gerekir. Türkiye’nin Patriot füze savunma sistemi tedariki konusunda ABD ile yaşadığı sorunların ardından Rusya’dan S-400 füzeleri alması nedeniyle ABD ve diğer bazı NATO üyelerinin hangi baskılarına maruz kaldığı hatırlanırsa, ittifak üyesi olmanın bu açıdan maliyeti daha iyi anlaşılır. Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkeler de ABD’nin müttefikleri olmalarına rağmen, NATO üyesi olmadıkları için Rusya ve Çin ile daha yakın askeri iş birliklerine girebilirken Türkiye için bu tür iş birlikleri ittifak üyeliği nedeniyle sorun teşkil edebiliyor.
İkinci olarak, ABD gibi saldırgan üyelere sahip bir ittifaka mensup olmak, bu ülkelerin uluslararası hukuka aykırı saldırgan eylemlerinde destek ve dayanışma beklemesine neden olabiliyor. 2003’te ABD ve bazı müttefiklerinin Irak’ı hedef alan hukuksuz saldırısı sırasında Türkiye bu beklenti ve baskıya maruz kaldı ve söz konusu saldırıya destek vermediği için Amerikan yaptırımlarının hedefi oldu. Ancak günümüzde bu tür baskı ve yaptırımlara direnme kapasitesi daha çok artan Türkiye için bu tür sorunların azaldığını söylemek mümkündür. Ayrıca bu tür baskıların sadece NATO gibi örgütlere üye olmaktan gelen etkiler olmadığını, ikili ittifaklarda da bu tür beklenti ve taleplerin söz konusu olabileceğini ifade etmek gerekir.
