Kriter > Dosya > Dosya / NATO Ankara Zirvesi |

Yeni Soğuk Savaş Döneminde NATO: Klasik İttifaktan Topyekûn Savunma Ekonomisine


NATO üyelerinin savunma ve güvenlikle bağlantılı yatırımlarını GSYH'lerinin yüzde 5'i seviyesine taşıma iradesi, ittifak tarihindeki en önemli ekonomi-politik dönüşümlerden biridir. NATO'nun yüzde 5 hedefi, bir muhasebe kararı değil, bir üretim doktrini olmak zorundadır. Yeni dönemde NATO'nun temel sorusu, "Müttefikler ne kadar harcıyor?" değil, "İttifak ne kadar üretebiliyor, ne kadar hızlı yenileyebiliyor, ne kadar süre dayanabiliyor ve savaş halinde üretimini ne kadar çabuk artırabiliyor?" olmalıdır. Tam da bu noktada NATO'nun klasik ittifaktan topyekûn savunma ekonomisine geçmesi gerekiyor.

Yeni Soğuk Savaş Döneminde NATO Klasik İttifaktan Topyekà n Savunma

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından kurulan 80 yıllık küresel düzen çözülüyor. Atlantik sisteminin güvenlik mimarisi, Bretton Woods kurumlarının ekonomi-politik çerçevesi, serbest ticaretin karşılıklı bağımlılığı artırarak çatışmaları azaltacağına dair liberal öngörü, ucuz enerjiye ve düşük maliyetli üretime dayanan küresel tedarik zincirleri artık yeni dönemin ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Dünya, giderek daha sert biçimde, “İkinci Merkantilizm" olarak tanımladığımız yeni bir küresel rekabet düzenine geçiyor.

Bu yeni düzende ticaret artık sadece ticaret değildir. Bir yarı iletken fabrikası, bir konteyner limanı, bir veri merkezi, bir nadir toprak elementi madeni, bir LNG terminali, bir uydu ağı, bir deniz altı kablosu, bir tersane veya bir mühimmat fabrikası aynı anda ekonomik, teknolojik, jeopolitik ve askeri güç unsuru haline dönüşmüş durumda. Devletler artık yalnız pazar payı için değil; üretim kapasitesi, kritik teknoloji, enerji güvenliği, lojistik hatlar, stratejik madenler, veri akışları ve tedarik zincirleri üzerinde hakimiyet için mücadele ediyor.

Dolayısıyla dünya ekonomisi ile dünya güvenlik sistemi arasındaki eski ayrım ortadan kalktı. Ekonomi güvenlikleştiriliyor, güvenlik sanayileşiyor, teknoloji jeopolitikleşiyor, ticaret ise giderek daha açık biçimde milli güç mücadelesinin aracına dönüşüyor. İşte NATO'nun geleceği, tam da bu büyük kırılmanın ortasında duruyor.

20. yüzyılda iki büyük blok arasında ideolojik, askeri ve nükleer bir denge vardı. Bugün ise rekabet çok daha parçalı, çok daha teknolojik ve çok daha ekonomik karakterde. Rusya yakın ve doğrudan askeri meydan okumayı; Çin uzun vadeli endüstriyel, teknolojik ve sistemik rekabeti; bölgesel güçler füze, insansız sistemler ve vekalet savaşlarını; devlet dışı aktörler ise asimetrik tehditleri temsil ediyor.

Siber alan, uzay, deniz altı altyapısı, enerji ağları, kritik mineraller, yapay zekâ ve tedarik zincirleri yeni mücadele sahalarına dönüşüyor. Böylesi bir dünyada, NATO'nun 1949'un klasik askeri ittifak mantığıyla yoluna devam etmesi mümkün değildir.

 

Yüzde 5: Bir Bütçe Hedefinden Çok Daha Fazlası

NATO üyelerinin savunma ve güvenlikle bağlantılı yatırımlarını GSYH'lerinin yüzde 5'i seviyesine taşıma iradesi, ittifak tarihindeki en önemli ekonomi-politik dönüşümlerden biridir. Ancak bu karar sadece "daha fazla para harcamak" şeklinde okunursa büyük hata yapılır. Çünkü para, tek başına caydırıcılık üretmez.

Bütçeyi artırabilirsiniz fakat yeterli mühimmat üretemiyorsanız savaşamazsınız. En gelişmiş platformlara sahip olabilirsiniz fakat kritik parçalarınız tek bir dış tedarikçiye bağlıysa sürdürülebilir bir savunma kapasitesi kuramazsınız. Mükemmel hava savunma sistemleri geliştirebilirsiniz ancak önleyici füze stokunuz birkaç haftalık yoğun çatışmada tükeniyorsa stratejik dayanıklılığınız kağıt üzerinde kalır. Çok pahalı savaş uçaklarına sahip olabilirsiniz fakat bunların bakım, motor, elektronik, yazılım ve mühimmat zinciri kırılgansa uzun süreli savaş ekonomisini yönetemezsiniz.

Rusya-Ukrayna Savaşı, Kızıldeniz'deki krizler, Ortadoğu'daki çatışmalar ve insansız sistemlerin savaş alanında oluşturduğu devrim, bize aynı gerçeği gösterdi: Yeni savaşın belirleyici unsuru, sadece teknolojik üstünlük değil; teknolojiyi ölçeklendirme, mühimmatı sürekli üretme, kayıpları hızla telafi etme ve sanayi kapasitesini savaşın temposuna uyarlama yeteneğidir.

Bu nedenle NATO'nun yüzde 5 hedefi, bir muhasebe kararı değil, bir üretim doktrini olmak zorundadır. Yeni dönemde NATO'nun temel sorusu "Müttefikler ne kadar harcıyor?" değil, "İttifak ne kadar üretebiliyor, ne kadar hızlı yenileyebiliyor, ne kadar süre dayanabiliyor ve savaş halinde üretimini ne kadar çabuk artırabiliyor?" olmalıdır. Tam da bu noktada NATO'nun klasik ittifaktan topyekûn savunma ekonomisine geçmesi gerekiyor.

 

NATO'nun Yeni İhtiyacı: Topyekûn Savunma Ekonomisi

Topyekûn savunma ekonomisi kavramı, bütün ekonominin askeri ekonomiye dönüştürülmesi anlamına gelmez. Mesele, savunma ile ekonomi arasındaki duvarların yeni çağın şartlarına göre yeniden düzenlenmesidir.

NATO artık askeri planlama ile sanayi planlamasını birbirinden ayrı düşünemez. Savunma bakanlıkları başka, ekonomi ve sanayi bakanlıkları başka, enerji politikaları başka, kritik altyapı yatırımları başka dünyalarda yaşayamaz. Çünkü yeni savaşta, cephe hattı ile fabrika hattı arasındaki mesafe ortadan kalkmıştır.

Bu nedenle ittifakın yeni ekonomik modeli beş temel sütun üzerine kurulmalıdır:

Birincisi, uzun vadeli ve öngörülebilir ortak talep oluşturulmalıdır. Savunma şirketlerinden kapasite artırmaları isteniyorsa, onlara üç yıllık değil 10-15 yıllık sipariş perspektifi verilmelidir. Fabrikalar siyasi açıklamalarla değil, sürdürülebilir talep garantileriyle büyür.

İkincisi, ortak tedarik mekanizmaları güçlendirilmelidir. Aynı mühimmatın onlarca farklı standardı, aynı ihtiyacın birbirinden kopuk ulusal ihaleleri, müttefikler arasında tekrarlanan yatırımlar ve ölçek ekonomisini engelleyen siyasi korumacılık azaltılmalıdır.

Üçüncüsü, kritik üretim zincirlerinde yedeklilik kurulmalıdır. Yeni NATO ekonomisinde hiçbir stratejik ürün tek fabrikaya, tek ülkeye veya tek şirkete bağlı olmamalıdır. Motor, patlayıcı, güdüm sistemi, yarı iletken, optik, radar bileşeni, batarya, kritik mineral ve yazılım altyapısında alternatif üretim merkezleri oluşturulmalıdır.

Dördüncüsü, ortak stok ekonomisine geçilmelidir. Mühimmat, yakıt, kritik yedek parça, hava savunma önleyicileri ve stratejik hammaddeler yalnız ulusal stok mantığıyla değil, ittifakın toplam dayanıklılığı üzerinden planlanmalıdır.

Beşincisi ise savaş halinde üretim-dönüşüm kapasitesi oluşturulmalıdır. Otomotivden elektroniğe, kimyadan metalürjiye, yazılımdan lojistiğe kadar sivil sanayinin hangi unsurlarının kriz anında savunma üretimine destek verebileceği bugünden planlanmalıdır.

Bu yeni mimarinin bir "NATO Savunma Ekonomik Alanı" anlayışına doğru evrilmesi gerektiği kanaati ciddi manada güçlenmiş durumda. Bu alan; ortak standartları, uzun vadeli siparişleri, karşılıklı yatırımları, sınır aşan üretim kümelerini, kritik hammaddelerde koordinasyonu, KOBİ'lerin sisteme dahil edilmesini, ortak test ve sertifikasyon süreçlerini ve ittifak içi savunma ticaretinin önündeki siyasi engellerin azaltılmasını kapsamalıdır.

Çünkü İkinci Merkantilizm çağında savunma sanayisi, sadece şirketlerin faaliyet gösterdiği bir sektör değildir. Milli gücün, teknolojik egemenliğin ve ittifak dayanıklılığının ana sütunlarından biridir.

NATO üyesi ülkelerin savunma harcamasının GSYH’ye oranı, AA İNFO
NATO üyesi ülkelerin savunma harcamasının GSYH’ye oranı. (Elif Acar / AA, 7 Temmuz 2026)

 

İttifak Kendi İçinde "Kör Döğüş" Yaşayamaz

Ancak NATO'nun önünde yalnızca Rusya, Çin veya diğer küresel meydan okumalar yoktur. İttifakın aşması gereken en önemli sorunlardan biri de kendi içindeki stratejik dikkat dağınıklığıdır.

NATO, kimi zaman müttefiklerin birbirlerini rakip gibi gördüğü, ikili siyasi anlaşmazlıkların ortak güvenliği rehin aldığı, savunma sanayii kısıtlamalarının ittifak üyelerine yöneltildiği, kısa vadeli iç politika hesaplarının uzun vadeli stratejik hedeflerin önüne geçtiği bir "kayıkçı kavgası" görüntüsünden kurtulmak zorundadır.

Daha açık söylemek gerekir ise, NATO yeni Soğuk Savaş'a kendi içinde bir "kör döğüş" yaşayarak hazırlanamaz. Bir müttefikin savunma kapasitesini siyasi gerekçelerle zayıflatmak, ittifakın toplam caydırıcılığını zayıflatmaktır. Bir müttefikin üretim zincirini kesintiye uğratmak, kriz anında NATO'nun ihtiyaç duyacağı kapasiteyi azaltmaktır. Bir müttefikin stratejik platformlarına parça, motor, mühimmat veya teknoloji kısıtlaması uygulamak ve sonrasında da aynı müttefikten ittifak savunmasına daha fazla katkı beklemek sürdürülebilir değildir.

Üstelik dünya çok daha büyük bir sistemik rekabete doğru giderken NATO'nun enerjisini kendi iç anlaşmazlıklarına tüketmesi, gerçek rakiplerine stratejik alan açmaktadır.

İttifak, üyeler arasındaki her siyasi sorunu ortadan kaldıramaz. Böyle bir beklenti gerçekçi değildir. Ancak ikili ihtilafların müşterek savunma kapasitesini felç etmesine izin vermemelidir. Savunma sanayii iş birliği, kısa vadeli siyasi gerilimlerin ilk kurbanı olmaktan çıkarılmalıdır. Bu noktada, Türkiye örneği son derece öğreticidir.

 

Yüzde 5 Kararı Türkiye İçin Tarihi Bir Ekonomik Fırsat

NATO'nun yüzde 5 kararı, Türkiye açısından yalnız bir güvenlik kararı değildir; Cumhuriyet tarihinin en büyük dış savunma talebi fırsatlarından birini doğurabilecek yeni bir ekonomik konjonktürdür.

Kimi NATO ülkeleri, yakın geçmişte Türkiye'nin savunma sanayisine koydukları siyasi engel ve ambargoların, ittifakın küresel iddiası adına gerçekleşmesi zorunlu yüzde 5 hedefiyle bütünüyle çeliştiğini ve Türkiye'nin sürdürülebilir, güçlü üretim kapasitesine ihtiyaç duyduklarını içselleştirmek zorundalar.

Çünkü yüzde 5 hedefi, kağıt üzerinde bütçe artırarak gerçekleştirilemez. Bu hedefin gerçek anlamı; daha fazla mühimmat, daha fazla hava savunma sistemi, daha fazla insansız platform, daha fazla elektronik harp kapasitesi, daha güçlü deniz unsurları, daha dayanıklı lojistik ağlar, daha büyük stoklar ve daha hızlı üretim hatlarıdır. Ve bunların tamamı sanayi kapasitesi gerektirir.

Türkiye ise yeni döneme savunma sanayisini sıfırdan kurmaya çalışan bir ülke olarak girmiyor. Son 20 yılda oluşturduğu geniş ekosistemle; İHA ve SİHA sistemlerinden akıllı mühimmata, kara platformlarından askeri gemilere, elektronik harpten radara, füze teknolojilerinden haberleşme sistemlerine kadar çok geniş bir alanda üretim kabiliyetini geliştirmiş bir Türkiye var.

Dahası, Türkiye'nin en önemli avantajı sadece teknoloji geliştirmesi değildir. Esas avantaj; maliyet-etkin, ölçeklenebilir, farklı coğrafyaların ihtiyaçlarına uyarlanabilir ve önemli ölçüde sahada tecrübe edilmiş sistemler üretebilmesidir. Yeni savaş ekonomisinin aradığı özellik tam da budur.

Çünkü önümüzdeki dönemde, en pahalı platforma sahip olan değil; kaybını en hızlı telafi eden, en ucuz biçimde çoğaltan, mühimmatını kesintisiz üreten ve teknolojisini savaş alanından gelen verilerle sürekli güncelleyen ülkeler avantaj sağlayacaktır. Türkiye'nin savunma sanayisi, NATO'nun tam da bu dönüşüm noktasında yükseliyor.

Bu nedenle yüzde 5 hedefi, Türkiye'yi yalnızca daha fazla savunma harcaması yapacak bir NATO üyesi haline getirmeyecektir. Çok daha önemlisi, diğer NATO ülkelerinin artan harcamalarının oluşturacağı devasa dış talebin en önemli potansiyel tedarikçilerinden biri konumuna taşıyacaktır. Bu, Türk savunma ihracatı açısından gerçek bir çarpan etkisi üretebilir.

Avrupa'nın mühimmat stoklarını yenilemesi, hava savunma kapasitesini büyütmesi, insansız sistemlerini artırması, kara kuvvetlerini modernize etmesi ve elektronik harp, radar, füze, deniz güvenliği ve kritik altyapı korumasına daha fazla yatırım yapması gerekiyor.

Türkiye bütün bu alanların önemli bir bölümünde üretim kapasitesine sahiptir. Dolayısıyla önümüzdeki dönemin temel sorusu, Türkiye'nin NATO için önemli olup olmadığı değildir. Bu zaten aşılmış bir tartışmadır. Esas soru, NATO'nun yeni savunma ekonomisinin Türkiye'nin üretim kapasitesi olmadan ne ölçüde sürdürülebilir olacağıdır.

 

Türkiye NATO'nun Kanadı Değil Stratejik Menteşesidir

Türkiye'nin NATO içindeki rolünü yalnız "güney kanadı" kavramıyla açıklamak artık yetersizdir. Bu, Soğuk Savaş'ın coğrafi terminolojisidir. Yeni dönemde Türkiye, bir kanattan çok stratejik menteşedir.

Karadeniz ile Akdeniz arasında, Balkanlar ile Kafkasya arasında, Avrupa ile Ortadoğu arasında, Hazar havzası ile Doğu Akdeniz arasında, Avrupa-Atlantik sistemi ile Türk dünyası arasında yer alan Türkiye, farklı güvenlik coğrafyalarını birbirine bağlayan merkez ülkedir. Kanat çevrededir; menteşe ise sistemin farklı parçalarını birbirine bağlar.

Türkiye'nin önemi, bu nedenle sadece Boğazlardan, askeri üslerden veya büyük ordusundan kaynaklanmıyor. Türkiye aynı anda bir üretim, lojistik, enerji, ulaştırma, teknoloji ve diplomasi merkezidir.

Karadeniz güvenliği söz konusu olduğunda Türkiye vardır. Kafkasya söz konusu olduğunda Türkiye vardır. Balkanlar söz konusu olduğunda Türkiye vardır. Ortadoğu söz konusu olduğunda Türkiye vardır. Doğu Akdeniz söz konusu olduğunda Türkiye vardır. Afrika'ya uzanan güvenlik ve savunma ilişkileri söz konusu olduğunda yine Türkiye vardır. Yeni Soğuk Savaş'ın coğrafyası genişledikçe Türkiye'nin stratejik değeri azalmıyor, katlanıyor.

Buna bir de savunma sanayii kapasitesi eklendiğinde Türkiye'nin NATO içindeki konumu nitelik değiştiriyor. Türkiye artık yalnız asker sağlayan, üs sağlayan veya coğrafya sağlayan bir müttefik değildir. Türkiye, ittifakın ihtiyaç duyduğu sistemleri geliştirebilen, üretebilen, ihraç edebilen ve bunları farklı operasyonel şartlara uyarlayabilen bir güçtür.

Bu nedenle NATO ülkelerinin yüzde 5 hedefi, Türkiye açısından yalnızca pazar büyümesi anlamına gelmeyecektir. Doğru stratejiyle Türkiye; ortak üretim merkezlerinin, teknoloji konsorsiyumlarının, uzun vadeli tedarik anlaşmalarının ve sınır aşan savunma sanayii yatırımlarının merkezlerinden biri olabilir.

Burada hedef sadece "daha fazla Türk savunma ürünü satmak" olmamalıdır. Hedef, Türkiye'yi NATO'nun yeni savunma ekonomisinin kurucu üretim merkezlerinden biri haline getirmektir.

 

Yeni Savaş İçin Yeni Platform ve Mühimmat Seferberliği

NATO'nun topyekûn savunma ekonomisi, 20. yüzyılın platform mantığını aynen tekrar edemez. Yeni savaş alanı, pahalı ve az sayıdaki sistemlerle ucuz ve kitlesel sistemlerin birlikte kullanıldığı hibrit bir yapıya dönüşüyor. Bu nedenle ittifakın yeni savunma sanayii seferberliği birkaç temel alana odaklanmalıdır.

İlk alan, düşük maliyetli ve kitlesel insansız sistemlerdir. İHA'lar, SİHA'lar, kamikaze sistemleri, dolaşan mühimmatlar, lojistik dronları, insansız kara ve deniz araçları artık yardımcı unsur değil, savaşın asli bileşenleridir.

İkinci alan, antidron ve katmanlı hava savunmadır. Milyonlarca dolarlık füzelerle on binlerce dolarlık dronları vurmak sürdürülebilir bir ekonomik model değildir. NATO; elektronik harp, yönlendirilmiş enerji, düşük maliyetli önleyiciler ve yapay zekâ destekli erken uyarı sistemlerini aynı mimaride birleştirmelidir.

Üçüncü alan, mühimmat üretimidir. 155 milimetre topçu mühimmatından hassas güdümlü mühimmatlara, seyir füzelerinden hava savunma önleyicilerine kadar yüksek hacimli üretim kapasitesi kurulmalıdır. Yeni savaş, stokların ne kadar hızlı tükendiğini göstermiştir.

Dördüncü alan, uzun menzilli hassas vuruş kabiliyetidir. Savaş alanının derinliği büyürken komuta merkezleri, lojistik düğümler, hava üsleri ve stratejik altyapılar daha uzak mesafelerden tehdit edilmektedir.

Beşinci alan, elektronik harp ve spektrum üstünlüğüdür. Geleceğin savaşında elektromanyetik spektrumu kontrol edemeyen, haberleşmesini koruyamayan ve rakibin sistemlerini körleştiremeyen güçler, en gelişmiş platformlarını dahi etkin kullanamayacaktır.

Altıncı alan, deniz altı altyapısının korunmasıdır. Enerji hatları, fiber optik kablolar ve kritik deniz altı sistemleri küresel ekonominin görünmeyen sinir sistemidir.

Yedinci alan, uzay ve uydu mimarisidir. Büyük ve kırılgan birkaç sistem yerine dağıtılmış, yedekli ve hızla yenilenebilir uydu ağları kurulmalıdır.

Sekizinci alan ise yapay zekâ destekli C4ISR sistemleridir. Veriyi toplayan değil veriyi anlamlandıran, sensörleri birbirine bağlayan, karar süresini kısaltan ve farklı kuvvet unsurlarını ortak operasyonel resimde buluşturan ordular üstünlük sağlayacaktır.

Bütün bunların üzerinde ise tek bir temel ilke yükselmelidir: Yeni savaşta en pahalı platforma sahip olan değil; en hızlı yenileyen, en ucuz çoğaltan, en uzun süre mühimmat üreten ve kaybını en çabuk telafi eden kazanacaktır.

 

NATO'nun Yeni Caydırıcılığı Fabrikada Başlayacak

Yeni Soğuk Savaş döneminde caydırıcılık sadece füze sayısıyla ölçülemez. Gerçek caydırıcılık, rakibinize şu mesajı verebilmektir: İlk darbede beni zayıflatabilirsin fakat üretim kapasitemi tüketemezsin, stoklarımı yenilerim, kayıplarımı telafi ederim, tedarik zincirlerimi yeniden kurarım, müttefiklerimle birlikte üretirim ve savaşı senden daha uzun süre sürdürebilirim.

İşte topyekûn savunma ekonomisinin özü budur. NATO, 80 yıllık düzenin çözüldüğü ve İkinci Merkantilizm çağının yükseldiği bir dünyada, sadece askeri planlarını değil, ekonomi-politik zihniyetini de değiştirmek zorundadır. İttifak içi siyasi kavgalarla zaman kaybeden, kendi üyelerine savunma sanayii engelleri koyan, aynı sistemleri birbirinden kopuk biçimde üreten, kritik tedarik zincirlerini ittifak dışındaki aktörlere bağımlı bırakan bir NATO, yeni küresel rekabeti yönetemez.

Gerçek rakiplere odaklanmak için önce ittifak içindeki stratejik akıl dağınıklığı sona ermelidir. Bu yeni dönemde Türkiye'nin rolü ise geçmişte olduğundan çok daha büyüktür. Türkiye'nin coğrafyası vazgeçilmezdir. Ordusu vazgeçilmezdir. Savunma sanayii kapasitesi giderek daha vazgeçilmez hale gelmektedir.

Üretim ölçeği, maliyet etkinliği, teknolojik dinamizmi ve farklı coğrafyalardaki operasyonel tecrübesi, Türkiye'yi NATO'nun yeni savunma ekonomisinin doğal merkezlerinden biri yapmaktadır. Dolayısıyla NATO'nun yüzde 5 kararı, Türkiye açısından yalnızca daha yüksek güvenlik harcamaları dönemi değildir. Bu karar, Cumhuriyet tarihinin en büyük dış savunma talebi fırsatlarından birini doğurabilecek yeni bir ekonomik konjonktürdür.

Türkiye bu fırsatı sadece ihracat artışı olarak değil; ortak üretim, teknoloji ortaklığı, sınır aşan yatırım, uzun vadeli tedarik anlaşmaları ve stratejik sanayi derinliği üzerinden okumalıdır. Kimi NATO ülkeleri de artık bir gerçekle yüzleşmelidir: Yakın geçmişte Türkiye'nin savunma sanayisine koydukları siyasi engel ve ambargolar, ittifakın küresel iddiası adına gerçekleşmesi zorunlu yüzde 5 hedefiyle bütünüyle çelişmektedir. Yeni dönemin ihtiyaç duyduğu üretim hacmi, mühimmat kapasitesi, insansız sistemler, deniz platformları, elektronik harp çözümleri ve sürdürülebilir tedarik zincirleri Türkiye dışlanarak kurulamaz.

Türkiye'yi sınırlayan bir NATO ile Türkiye ile birlikte üreten bir NATO arasında büyük fark vardır. Birincisi geçmişin siyasi refleksidir. İkincisi geleceğin stratejik zorunluluğudur. Yeni Soğuk Savaş döneminde NATO'nun önündeki tercih tam da budur: Klasik ittifak alışkanlıklarının, iç çekişmelerin ve kısa vadeli siyasi hesapların esiri olmak mı, yoksa yeni küresel düzenin şartlarına uygun bir topyekûn savunma ekonomisi kurmak mı? Cevap açık ve nettir; 21. yüzyılın NATO'su sadece daha fazla silahlanan bir ittifak olmamalıdır. Daha hızlı üreten, daha dayanıklı tedarik zincirleri kuran, teknolojiyi daha hızlı ölçeklendiren, müttefiklerinin kapasitesini birbirine karşı değil ortak rakiplere karşı kullanan ve savunma sanayisini müşterek caydırıcılığın merkezine yerleştiren yeni bir yapı olmalıdır.

Ve bu yeni yapının stratejik merkezlerinden biri, hiç şüphesiz Türkiye olacaktır. Çünkü Türkiye artık NATO'nun yalnız güney kanadı değildir. Türkiye, yeni Soğuk Savaş coğrafyasının stratejik menteşesi; İkinci Merkantilizm çağının yükselen üretim güçlerinden biri ve NATO'nun topyekûn savunma ekonomisinin vazgeçilmez sanayi omurgalarından biridir.

 


Etiketler »  

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "veri politikamızı" inceleyebilirsiniz. Daha fazlası