Bugünlerde Silikon Vadisi’nden Washington ve Seul’a kadar küresel strateji mahfillerinde bir espri dolaşıyor. “Eğer 2025’te duyurulan her ‘Manhattan Projesi’ için bir dolarım olsaydı, muhtemelen kendi yarı iletken dökümhanemi finanse edebilirdim.”
Önce Kasım’da, ABD Enerji Bakanlığı, Amerikan bilimsel üretkenliğini on yıl içinde ikiye katlamayı hedefleyen ve yapay zekanın Manhattan Projesi olarak adlandırılan “Genesis Misyonu”nu başlattı. Ardından, daha bu hafta Pekin, 2030’a kadar EUV (Aşırı Ultraviyole) litografi ablukasını kırmak için devlet destekli bir seferberlik olan kendi “Çin Manhattan Projesi”ni duyurdu. Görünüşe göre herkes bir bomba inşa ediyor. Ancak 1945’in aksine, bu projelerin patlayıcı gücü TNT kilotonlarıyla değil, işlem gücü petaflopları ve transistör yoğunluğu nanometreleriyle ölçülüyor.
Dünya bu retorik enflasyonla oyalanırken, 11 Aralık 2025’te çok daha önemli, yapısal bir değişim meydana geldi. Washington tarafından açıklanan Pax Silica Deklarasyonu ile Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya’dan BAE’ye tüm ortaklar, bir proje başlatmanın ötesinde teknolojik bir rejim kurma beyanında bulundular.
“Pax Silica”, Latince pax (barış) ve dijital varlığımızın temeli olan kimyasal bileşikten (silika) türetilmiş akılda kalıcı bir yeni terimden ibaret değil. Yeni bir tekno-politik dünya düzeninin resmi ittifaklarından birisi şeklinde kurgulanıyor. Bu girişim, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana uluslararası ilişkilerdeki en önemli yeniden düzenlemelerden birini temsil ediyor. Uçak gemileri ve nükleer şemsiyelerle korunan Pax Americana’dan; tedarik zinciri münhasırlığı, ihracat kontrolleri ve karşılıklı bağımlılığın silah haline getirilmesiyle korunan Pax Silica’ya geçişin son aşaması olarak ortaya çıkıyor.
Tekno-Politik İttifak
Onlarca yıl boyunca ittifaklara, coğrafya ve askeri birlikte çalışabilirlik merceğinden baktık. NATO, Fulda Geçidi’ni korumakla ilgileniyordu. SEATO, Pasifik’te komünizmi çevrelemekle meşguldü. Pax Silica ise farklı. Sınırlarla değil, yarı iletken ve yapay zekâ ekosisteminin değer zinciriyle tanımlanan, bitişik olmayan, işlevsel bir ittifak olarak dizayn ediliyor.
Bu, “tekno-politik” ittifakın en saf hali. Devlet-şirket ilişkileri üzerine yürütülen çalışmalarda, 21. yüzyılda egemen devlet ile stratejik şirket arasındaki çizgilerin bulanıklaştığı sıkça savunuluyor. Pax Silica işte bu gerçeği kanunlaştırıyor. İmzacılar sadece hükümetler değil, adeta ASML, TSMC, Samsung, Nvidia ve G42 gibi şirketlerin siyasi vekilleri. ABD Dışişleri Müsteşarı Jacob Helberg, “zorlayıcı bağımlılıkların azaltılmasından” bahsettiğinde, aslında kurumsal risk yönetimi dilini büyük strateji diline tercüme ediyor.
İttifak yapısı oldukça manidar. Çin’i dışlayarak, Demirperde’den çok daha geçirimsiz bir “Silikon Perdesi” oluşturuyor. Demirperde, insanların ve ideolojilerin hareketini engelliyordu. Silikon Perdesi ise mantık kapılarının ve litografi ışık kaynaklarının hareketini engelliyor.
Bu durum bizi anlaşmanın tekno-politik doğasına getiriyor. Geleneksel ittifaklar, saldırganlığı askeri güç tehdidiyle caydırır. Pax Silica ise revizyonizmi teknolojik boğma tehdidiyle caydırıyor. ABD, taraf ülkeler arasında ihracat kontrollerini, yatırım taramalarını ve anti-damping önlemlerini koordine ederek, etkili bir şekilde kapalı bir inovasyon döngüsü hazırlıyor. Döngünün içindeyseniz, HBM bellekten gelişmiş paketlemeye kadar yapay zekâ ekonomisinin full stack (tam yığın) erişimine sahipsiniz. Dışındaysanız, eski nesil düğümlere ve geriden gelen temel modellere mahkumsunuz demektir.
Çin’in de Manhattan Projesi Varmış
Bu dışlanmışlık, bu hafta Pekin’den gelen telaşlı haberleri açıklıyor. Çin’in EUV litografisi için başlattığı “Manhattan Projesi” hakkındaki haberler, akut bir tekno-politik klostrofobi belirtisi olarak okunmalı.
Çin yıllarca sivil-askeri füzyon ve devasa sübvansiyonlar yoluyla Batı'nın tıkanma noktalarını (choke points) aşmaya çalıştı. Ancak Pax Silica'nın daralan çemberi, onları hamle yapmaya zorladı. EUV ışık kaynaklarında devlet güdümlü bir atılım duyurusu, zaman çizelgesi ne kadar şüpheli olursa olsun, Pekin'in bu ablukanın varoluşsal doğasını anladığının bir işaretidir. Rekabet etmeye çalışmıyorlar; nefes almaya çalışıyorlar.
Ancak, buna “Manhattan Projesi” adını vermelerindeki ironiyi kaçırmamalıyız. Orijinal Manhattan Projesi, tek bir düşmana karşı tek bir cihaz inşa etmek için yapılan bir yarıştı. Yarı iletken tedarik zinciri ise tam tersi dinamikleri ihtiva ediyor; hiçbir ülkenin, ABD veya Çin bile olsa, tamamen yerlileştiremeyeceği kadar hiper-karmaşık, dağıtık bir karşılıklı bağımlılık ağı. Çabalarını kendi kendine yeten bir “proje” olarak çerçeveleyen Çin, tekno-politik yerçekimi yasalarına meydan okumaya çalışıyor. Yatay olarak entegre olmuş bir dünyada, dikey olarak entegre edilmiş bir silo inşa etmeye çalışıyorlar. Buna karşılık Pax Silica, bu yatay entegrasyonu silah haline getirerek küresel iş bölümünü Çin’in katılamayacağı bir kulübe dönüştürüyor.
İstihbarat Dönüşümü
Pax Silica, istihbarat ve güvenlik alanı için istihbarat zanaatında derin bir değişimi işaret ediyor. Bugün, neyin istihbarat teşkil ettiğine dair bir değişime tanık oluyoruz. Soğuk Savaş sırasında birincil istihbarat sorusu şuydu: “Düşmanın kaç tankı var?” Bugün, Pax Silica rejimi altında sorular şunlar: “Düşmanın 2-nanometre wafer’larının verimlilik oranı nedir?”, “Fotodirençleri için öncül kimyasalları kim tedarik ediyor?”, “GPU, Küresel Güney’deki paravan şirketler üzerinden mi yönlendiriliyor?”
İstihbarat servisleri artık birlik hareketlerini izlemenin ötesine geçecek, tedarik zincirlerini denetleyecekler. CIA’den Japon ve Hollanda istihbarat birimine birçok teşkilat, bu tekno-politik ablukanın icra kolları haline geliyor. Askeri ve endüstriyel casusluk çağından, gezegen ölçeğinde post-endüstriyel karşı istihbarat çağına geçiyoruz. Pax Silica’daki güvenlik, işgali önlemenin ötesinde sızıntıyı, yani fikri mülkiyetin ve donanımın “endişe kaynağı ülkelere” yetkisiz akışını, önlemekle ilgili.
Kayıp Halka: Eskişehir ve “Silika” Gerçeği
Ancak Pax Silica mimarisinde göze çarpan bir boşluk var. Bu bizi Anadolu’nun kalbine getiriyor.
Girişimin adı Pax Silica, çiplerin silikon tabanını vurguluyor. Ancak çipler sadece silikondan yapılmaz. Mıknatıslar için neodimyum, ısı direnci için disprosyum ve lensler için lantanyum gibi Nadir Toprak Elementleri (NTE) başta olmak üzere, periyodik tablonun neredeyse tamamını kapsayan Kritik Hammaddelere (CRM) ihtiyaç duyarlar.
Halihazırda Çin, bu elementlerin işleme kapasitesinin yaklaşık yüzde 90’ını kontrol ediyor. Eğer Pax Silica, ABD resmi duyurularındaki gibi “zorlayıcı bağımlılıkları azaltmak” için tasarlandıysa, yığının en temel seviyesinde başarısız oluyor demektir. Motorları, sensörleri ve lazerleri inşa etmek için gereken toprağı birincil hasmınız işliyorsa, “güvenli bir yapay zekâ tedarik zinciri” inşa edemezsiniz.
Türkiye denkleme tam bu noktada giriyor ve tekno-politik haritanın yeniden çizilmesi gereken yer burası.
Ankara’dan sadece birkaç saatlik sürüş mesafesinde, Eskişehir’in Beylikova ilçesinde, dünyanın en büyük ikinci nadir toprak elementi rezervi yatıyor. Tahmini 694 milyon ton. Bu teorik bir kaynak değil, pilot üretim halihazırda devam ediyor. Rezerv, savunmadan yenilenebilir enerjiye, elektrikli araçlardan uzay teknolojilerine kadar geniş bir yelpazede kritik elementler içeriyor.
Girişimin elinde litografi (Hollanda), tasarım (İngiltere-ABD), üretim (Tayvan-Güney Kore) ve sermaye (BAE) var. Ancak hammaddeleri yok. Adeta bir Ferrari motoru inşa ediyorlar ama benzin istasyonu rakiplerinin elinde.
Türk basını, özellikle Türkiye Today’den Enes Kılıç, bu kopukluğu doğru bir şekilde tespit etti. Türkiye’nin Beylikova kartının tekno-politik dünyanın strateji masasına giriş bileti olduğuna dair artan bir konsensüs var. Ancak bu ekonomiyle ilgili olduğu kadar güvenlik mimarisiyle de ilgili.
Türkiye’nin ekosisteme katkısı halinde, NATO’daki köklü rolünün ötesinde, küresel yapay zekâ ve yarı iletken tedarik zincirinin merkezi bir düğümüne dönüşme potansiyeli taşıyor. Karşılıklı fayda esasına dayalı bir iş birliğiyle, gerçek teknoloji transferi, katma değerli üretim ve fikri mülkiyet standartları dahil, hem Türkiye’nin stratejik varlıklarının değer kazanması hem de ittifakın hedeflerinin daha sağlam temellere oturması ihtimali doğuyor.
Sonuç: İki Kutuplu Tekno-Dünya
2026’ya ilerlerken, yeni dünyanın şekli netleşiyor. “Tarihin Sonu”ndan çıkıyor ve “Tekno-Politik Çağ”a giriyoruz. Küresel sistem iki farklı işletim sistemine ayrılıyor.
Biri, standartları, tedarik zincirlerini ve güvenlik garantilerini paylaşan gelişmiş ülkeler ve stratejik ortaklardan oluşan, ABD liderliğindeki, yüksek güvenli bir ağ olan Pax Silica küresi.
Diğeri ise Çin liderliğindeki, devlet seferberliği, sivil-askeri füzyon ve kapanan fırsat penceresine karşı bir kendi kendine yeterlilik dürtüsüyle ortaya konan alternatif küre.
Bu iki küre arasındaki sürtüşme, önümüzdeki on yılı tanımlayacak. Bu savaş Donbas siperlerinde veya çatışmalı coğrafyaların sahalarında değil, yarı iletken fabrikalarının temiz odalarında ve yapay zekâ laboratuvarlarının yönetim kurullarında verilecek.
Analistler için yeni zorluk, bu yeni güç dilini çözmek olarak görünüyor. Bir ASML EUV makinesi sevkiyatının engellenmesinin, bir deniz ablukası kadar güçlü bir jeopolitik eylem olduğu iyi anlaşılmalı.
Pax Silica treni istasyondan kalkarken, Türkiye nadir topraklarla motorun anahtar yakıtını sağlama potansiyeline sahip. Bu süreçte müzakere masasında güçlü bir koltuk edinmek, stratejik varlıklarımızın doğal sonucu olabilir.
2025’in manşetleri “Manhattan Projeleri” olabilir, ancak asıl tarih kitabını Pax Silica gibi tekno-politik ittifaklar yazacak. Doğru bölümde yer almak her şeyden çok önemli.
