İstanbul Şehir Hatları
Kriter > Siyaset |

Yeni Anayasada Yargı


Türkiye neredeyse 1982 Anayasası’nın ilk kabulünden itibaren anayasa tartışması yaşıyor. 1982 Anayasası defalarca değişikliğe uğramış ve yeni anayasa yapmak için çeşitli girişimler olmuştu.

Yeni Anayasada Yargı

Türkiye neredeyse 1982 Anayasası’nın ilk kabulünden itibaren anayasa tartışması yaşıyor. 1982 Anayasası defalarca değişikliğe uğramış ve yeni anayasa yapmak için çeşitli girişimler olmuştu. 2011 seçimleri sonrası güçlenen yeni anayasa umutları, iki yıl çalışan Anayasa Uzlaşma Komisyonunun bir metin üzerinde anlaşamayarak dağılması sonucu kaybedilmişti. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası partiler kısa bir anayasa paketi hazırlamak için anlaşmış ve yargı ağırlıklı yedi maddelik bir metin oluşturmuştu. Ancak sonradan siyasetin geriliminin artması sonucu bu girişim devam ettirilmedi. Sonunda MHP lideri Bahçeli’nin sürpriz bir çıkış yaparak hükümet sistemindeki belirsizliği çözmek amacıyla AK Parti’nin hazırlayacağı bir anayasa değişikliğine destek vereceğini açıklaması yeni bir sürecin başlangıcı oldu.

AK Parti başkanlık sistemini içeren Anayasa değişikliği önerisini hazırladı ve MHP ile müzakereler yürüterek Anayasa teklifini Meclise sundu. Mecliste kabul edilen teklifin temel amacı 1982 Anayasası’ndaki halihazırda saf bir parlamenter sistem özelliği göstermeyen, geçmişte birçok siyasal krize neden olan modelin terk edilmesi ve başkanlık sistemine geçişin sağlanmasıydı. Önerilen yönetim sisteminin temel özellikleri başkanlık sistemine benzemekle birlikte özgün yönleri de bulunduğu için Cumhurbaşkanlığı sistemi olarak adlandırıldı. Hükümet sistemine ilişkin hükümlerin yanında teklifteki en önemli düzenlemelerin yargıya ilişkin olması dikkat çekmektedir. Bu düzenlemeleri birkaç başlık altında inceleyebiliriz.

Yargının Tarafsızlığı

Teklifin 1. maddesi ile Anayasa’nın yargı yetkisini düzenleyen 9. maddesine “tarafsız” ibaresi eklenerek yargının bağımsızlığının yanında tarafsızlığı da vurgulanmıştır. 1982 Anayasası’nda yargı bağımsızlığı açık bir şekilde düzenlenmiş, çok sayıda maddede bağımsızlığın gerekleri ve hakimlik teminatları güvence altına alınmıştır. Ancak yargının bağımsızlığı ile yakın ilişkisi olan tarafsızlık kavramına Anayasa’da yer verilmemiştir. Teklif bu eksikliği giderme amacına yöneliktir.

Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığını ayrı düşünmek mümkün değildir. Bağımsızlık yargının her türlü çevresel etkiye karşı bireysel veya kurumsal, yargı içinden veya dışından korunmasını ifade ederken, tarafsızlık hakimin uyuşmazlığın tarafları ya da dava hakkındaki her türlü önyargı ve peşin hükümden sıyrılması ve sadece hukuka göre karar vermesidir. Yani hakimin çıkar, ideoloji, inanç ve dünya görüşlerinden bağımsız olarak karar vermesidir. Bu açıdan bağımsızlık ilkesinin nihai amacı da tarafsızlığı sağlamaktır. Adalet ilkesini simgeleyen “Themis”in gözünün kapalı olması, onun davanın taraflarını görmeden ve herhangi birini tutmadan tarafsız karar vermesini ifade eder.

Tarafsızlık ilkesi temel hak ve özgürlüklerin korunması için de son derece önemlidir. Bu sebeple uluslararası insan hakları belgelerinde tarafsızlık daima bağımsızlık ilkesinin yanında yer alır. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 10. maddesi, Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 14. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma hakkına ilişkin 6. maddesi yargının tarafsızlığı ilkesini vurgulamaktadır. Bu örnekler 1982 Anayasası’na yargının tarafsızlığı ilkesinin eklenmesi şeklindeki Anayasa teklifinin insan hakları sözleşmeleri ile uyumlu olduğunu ve hatta mevcut hükümdeki eksikliğin giderilmesinin gerekli olduğunu göstermektedir.

Bu düzenlemenin bir diğer sebebi Türkiye’de uzun yıllar devam eden bürokratik vesayet ile ilgilidir. 1961 Anayasası ile kurulan ve temel unsuru ordu olan vesayetçi yapının, siyasi iktidarı sınırlamak ve denetlemek için başvurduğu araçlardan birisi de yargıydı. Yargı bu dönemde temel hakları koruma ya da hukukun üstünlüğünü tesis etmeyi değil vesayetçi devlet iktidarını siyasi iktidarlara karşı korumayı ve ayrıcalıklarını savunmayı tercih etmiştir. Yargının bu yöndeki faaliyetleri daima yargının bağımsızlığı öne çıkarılarak savunulmuş ancak devletin temel ideolojisini tercih ederek ihlal ettiği tarafsızlık ilkesi göz ardı edilmiştir. Yani teklifteki tarafsızlık vurgusu, siyasi iktidarın demokratik yönetme yetkisini yargı görünümü altında elinden almaya çalışan bürokratik vesayet sistemine duyulan tepkinin bir sonucudur.

Hakimler ve Savcılar Kurulu

Teklifle öncelikle sembolik bir düzenleme yapılmış, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun (HSYK) ismindeki “yüksek” ibaresi çıkarılarak Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) ifadesi tercih edilmiştir. Sonrasında ise Kurulun yapısında önemli değişikliklere gidilmiştir. Kabul edilen metinle Kurul üye sayısı 22’den 13’e düşürülmüş ve bu üyelerden bir kısmının hakim ve savcılar tarafından doğrudan seçilmesi usulüne son verilmiştir. Teklife göre Adalet Bakanı Kurulun başkanı ve müsteşarı da doğal üyesi olacaktır. Geri kalan 11 üyeden dördünü adli ve idari yargı hakim ve savcıları arasından Cumhurbaşkanı, yedisini de Meclis seçecektir. Meclis bu üyelerden üçünü Yargıtay üyeleri arasından, üçünü hukukçu öğretim üyeleri ve avukatlar arasından, birini ise Danıştay üyeleri arasından seçecektir.

Burada dikkat çeken ilk husus, HSK üyelerinin bir kısmının hakim ve savcılarca seçilmesi yönteminden vazgeçilmesidir. Bu yöntem demokratik olduğu düşüncesi ile ilk defa 2010 yılında yine AK Parti döneminde gündeme getirilmişti. Ancak yaklaşık yedi yıllık uygulama ve iki seçim tecrübesi, bu yöntemin çok tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. FETÖ mensuplarının seçim yönteminin sağladığı imkanlarla yargı üzerinde kurdukları hakimiyet yargıda büyük hasara sebep oldu. Seçim usulü adliyeleri son bir yıl boyunca kilitleyerek hakim ve savcıları asli görevlerinden alıkoyuyor, kamplaştırıyor ve adliyeleri siyasallaştırıyordu. Seçim yarışı adayların liyakatleri ve kariyerleri ya da projeleri üzerinden değil siyasal görüşleri, inançları, etnik ve mezhepsel kimlikleri üzerinden yürütülüyor ve yargı için hiçbir şekilde kabul edilemeyecek değerlendirmelere şahit olunuyordu. 2010 ve 2014 yıllarında yapılan HSYK seçimleri öncesi ve sonrasındaki basında çıkan haberler tarandığında bu gerçek açıkça görülmekteydi. Ayrıca üyelerin seçimle belirlenmesinden yargıdaki tüm taraflar ve siyasi partiler de şikayetçiydi. Ana muhalefet partisi CHP’nin Anayasa önerisinde sadece yüksek mahkemelere Kurul üyesi seçme imkanı tanınırken, MHP’nin önerisinde ise seçim usulü tamamen kaldırılmıştı. Yani bu düzenleme sadece AK Parti’nin bir tercihi değildi.

İkinci önemli husus ise Meclisin seçeceği üyeler için yapılacak oylamada basit çoğunluğun yeterli görülmemesidir. Teklife göre önce Adalet ve Anayasa Komisyonları başvurular arasından üçte iki, olmazsa beşte üç çoğunlukla, eğer bu çoğunluk da sağlanamazsa kura yöntemi ile üç aday belirler ve Genel Kurula sunar. Genel Kurulda her bir üyelik için sunulmuş olan üç aday arasından sırasıyla üçte iki ve beşte üç çoğunluğun aranacağı iki oylama yapılır. Çoğunluk sağlanamadığı takdirde her bir üyelik için son oylamada en çok oy almış iki aday arasında kura çekilir. Görüldüğü üzere TBMM’nin seçeceği yedi üye için Meclisin nitelikli çoğunlukla seçim yapacağı belirtilerek, iktidar partilerinin basit çoğunlukla üyeleri seçmesi önlenmek istenmiş ve iktidar partileri uzlaşma aramaya zorlanmıştır. Örneğin mevcut Meclis kompozisyonu ile AK Parti tek başına HSK üyelerini seçemeyecektir.

Bu olumlu düzenlemelere karşılık, HSK üyelerinin bir kısmını seçme yetkisinin Yargıtay ve Danıştay’a tanınmamasının, demokratik hukuk devletlerindeki benzer yapılarla karşılaştırıldığında bir eksiklik olduğunu söyleyebiliriz.

Askeri Yargının Kaldırılması

Askeri yargı, 1961 Anayasası ile kurulan ve sonrasında geliştirilen vesayetçi sistemin en etkili unsurlarından birisi olmuştur. 1960 darbesi sonrası Askeri Yargıtay anayasaya girmiş, 1971 askeri muhtırası sonrası da Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) kurulmuştur. 1980 darbesi sonrasında ise askeri yargı, özerkliği artırılarak daha güçlü bir konuma getirilmiştir. 1960 darbesi ve devamında ordunun müdahalesi ile yaşanan her anayasal değişim askeri yargının vesayet işlevini pekiştirmiştir. Mevcut Anayasa askeri mahkemelerin görev alanını demokratik bir hukuk devletinde kabul edilemeyecek derecede geniş belirlemişti ve 2010 Anayasa değişikliği ile bu sorunlar kısmen giderilmişti. Teklif askeri yargının tamamen kaldırılmasını öngörmektedir. Teklifin konuya ilişkin 13. maddesi “Disiplin mahkemeleri dışında askeri mahkemeler kurulamaz. Ancak savaş halinde, asker kişilerin görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevli askeri mahkemeler kurulabilir” şeklinde düzenlenmiştir.

Son yıllarda askeri yargının demokratik hukuk devleti standartlarına çekilmesi konusunda atılan adımlara rağmen, Türk yargı sistemindeki iki başlılık -yani askeri yargının adli yargının yanında ayrı bir yargı kolu olarak varlığı- korunmuştur. Batı demokrasilerinde artık bağımsız bir askeri yargı kolu ve askeri yüksek yargı çok nadirdir. AYİM ise benzeri olmayan istisnai bir örnektir. Askeri yargının, ordunun sivil denetimden bağımsız kendi özerk alanını oluşturma düşüncesinin sonucunda geliştiği, askeri ve yargısal vesayet sisteminin önemli bir aracı olduğu ve yargıda iki başlı bir yapı oluşturduğu görülmektedir. Nitekim anayasa taslaklarında siyasi partilerin dördü de askeri yargının tümünün veya sadece askeri yüksek yargının kaldırılmasını önermişlerdir. Ayrıca 15 Temmuz darbe girişimi sonrası kurulan komisyonun uzlaştığı konulardan birisi de buydu.

Son olarak 15 Temmuz darbe girişiminin faili FETÖ’nün vesayetçi yapısından yararlanmak amacıyla örgütlendiği en önemli kurumlardan birisinin askeri yargı olduğunu vurgulamak gerekir. FETÖ’yü yakından takip edenler askeri yargıda çok güçlü olduklarını, askeri yüksek yargıyı ise neredeyse tamamen kontrol ettiklerini ve Genelkurmay Adli Müşavirliği gibi birçok önemli pozisyona ulaştıklarını darbe girişiminden önce de dile getirmekteydi. Ayrıca Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 15 Temmuz öncesinde FETÖ hakkında hazırladığı iddianamede bu durum açık bir şekilde vurgulanmıştı. Ancak askeri yargı ile ilgili sorunun sadece FETÖ ile mücadele kapsamında değerlendirilemeyeceği ve bu örgüt mensubu hakim ve savcıların ihracı ile çözülemeyeceğini belirtmek gerekir. Bu sebeple askeri yargının kaldırılması yerinde olmuştur. Esasa ilişkin bir konu olmamakla beraber askeri yargının kaldırılması ile iki yüksek askeri mahkemeden Anayasa Mahkemesine seçilen üyelerin yokluğunda Anayasa Mahkemesinin üye sayısı 17’den 15’e düşecektir. Ayrıca hükümet sisteminin değişmesinden dolayı Cumhurbaşkanının işlemlerini yargı denetimi dışında bırakan hükmün anayasadan çıkarılması ile ordu mensuplarına ilişkin temel kararların alındığı Yüksek Askeri Şura (YAŞ) kararlarını yargı denetimi dışında bırakan hükmün kaldırılması yargı denetimini güçlendiren düzenlemeler olarak dikkat çekmektedir.

Sonuç olarak teklifte hükümet sistemine ilişkin hükümlerin temel gerekçesi olarak anayasal vesayet sistemi ile millet iradesi ve iktidara ortak olmak isteyenlere vurgu yapılmıştır. Bu tür vesayetçi yapılarla mücadelenin, yargı ile ilgili hükümlerin de asıl amacı olduğu hem askeri yargının kaldırılması hem de HSK’nin oluşumuna ilişkin maddelerde açıkça görülmektedir.


Etiketler »